Ara ara eski türk filmlerini izleme gibi bir huyum var. Bugün bu şansı 1974 yapımı, yönetmenliğini ve senaryosunu Natuk Baytan’ın üstlendiği, başrollerinde Cüneyt Arkın, Ferda Büyükgüneş ve Ahmet Mekin'in yer aldığı "Kin" filmine verdim. Hikayenin ana temasi intikam üzerine kurulu…devamıAra ara eski türk filmlerini izleme gibi bir huyum var. Bugün bu şansı 1974 yapımı, yönetmenliğini ve senaryosunu Natuk Baytan’ın üstlendiği, başrollerinde Cüneyt Arkın, Ferda Büyükgüneş ve Ahmet Mekin'in yer aldığı "Kin" filmine verdim.
Hikayenin ana temasi intikam üzerine kurulu olmasına rağmen her karesi sosyolojik mesaj veriyor. Karısının öldürülmesinden sonra hapisten çıkan Kenan(Cüneyt Arkın) intikam yolundan giderken adalet kavramını sürekli olarak izleyiciye sorgulatıyor. Tabii Cüneyt Arkın filmlerinin olmazsa olmazlarından biri olan mafya tipli adamlar burada da karşımıza çıkıyor. Halk adamlarla mücadele edemeyip yıllardır hapiste çürüyen Kenan abimizi hatırlıyor.(Bu arada işi düşmedikleri için bir kere ziyaret etmemişler.) Kenan abimiz kurtarıcı moduna da giriyor.
Kenan'ın yaşadığı trajedi, sahnelerde giren müziklerle birlikte izleyiciye duygusal anlar yaşatıyor. Hikayesi bireysel olmaktan çok toplumsal yapının bir ön izlemesine dönüşüyor. Filmde kavga sahneleri olmasına rağmen, Kenan bir kahraman değil çocuğunu görmek isteyen ve geçmişin ağırlığını üzerinde hisseden bir Baba...
İçimde burukluk bırakan bir film oldu.
Kitap, Meksika insanının ulusal karakterini ve tarihsel serüvenini anlatıyor. Anlatım biçimi bakımından şiirsel bir tarih anlatısı, destan ve kültürel antropoloji çalışmasının birleşimi olarak değerlendirilebilir. Yazar, Meksika insanını yalnızca temel özellikleri üzerinden ele almak yerine, onun daha derinlerine inerek dramatik yalnızlığına…devamıKitap, Meksika insanının ulusal karakterini ve tarihsel serüvenini anlatıyor. Anlatım biçimi bakımından şiirsel bir tarih anlatısı, destan ve kültürel antropoloji çalışmasının birleşimi olarak değerlendirilebilir. Yazar, Meksika insanını yalnızca temel özellikleri üzerinden ele almak yerine, onun daha derinlerine inerek dramatik yalnızlığına odaklanıyor. Meksika'nın tarihsel süreçteki yerini, yaşadığı dönüşümleri ve toplumsal yapısını duru ve etkileyici bir dille işliyor.
Kitabı okurken bazı bölümlerde, sanki bizim toplumumuzun insanı anlatılıyormuş gibi şaşırıyorsunuz. Meksikalı insan ile bizim insanımız arasında kültür, toplumsal davranışlar, içe kapanıklık, gurur ve hayata bakış açısından ne kadar fazla benzerlik bulunduğunu fark etmek kitabı daha da ilgi çekici hale getiriyor.
Kitap dokuz bölümden oluşuyor. Birinci bölümde, Meksika'dan Amerika'ya göç eden insanların kişilik tipleri ve yaşadıkları kimlik sorunları ele alınıyor. İkinci bölümde, Meksikalı insanın ve Meksika toplumunun genel bir değerlendirmesi yapılıyor. Üçüncü bölümde, "fiesta" olarak adlandırılan kutlamaların ve bayramların Meksika toplumundaki yeri ve önemi anlatılıyor. Dördüncü bölümde, Meksikalı insanın kişilik çatışmaları ele alınarak bu çatışmaların nedenleri ve çözüm yolları üzerinde duruluyor.
Beşinci bölümde, Meksika'nın fethi ve sömürgeleşme süreci özetleniyor. Altıncı bölümde, Meksika Devrimi, diktatörlük dönemleri ve ülkenin yaşadığı siyasal süreçler ortaya konuluyor. Yedinci bölümde, Meksikalı aydınlar ve onların ülkenin düşünsel hayatındaki etkileri tanıtılıyor. Sekizinci bölümde, az gelişmiş bir ülke olarak Meksika'nın İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki ekonomik, toplumsal ve yapısal durumu değerlendiriliyor.
Dokuzuncu ve son bölümde ise yazar; yalnızlık, aşk ve kadın gibi daha evrensel konuları felsefi bir çerçevede ele alıyor ve bu kavramları diyalektik bir bakış açısıyla değerlendiriyor.
Genel olarak kitap, yalnızca Meksika tarihini anlatan bir eser değil; aynı zamanda bir toplumun ruhunu, yalnızlığını, kimlik arayışını ve tarih boyunca yaşadığı kırılmaları anlamaya çalışan derinlikli bir çalışma. Bu yönüyle Meksika'yı anlatırken zaman zaman başka toplumlara, hatta bize de ayna tutuyor.
Kısa kısa denemelerden oluşan bir kitap. Yazar, kendi hayal dünyasını şiirsel bir dille süsleyerek okuyucuya aktarıyor. Eserin genelinde eski Türklük dönemlerine ve geçmişe duyulan belirgin bir özlem hissediliyor. Milliyetçi ve muhafazakar duygularını doğrudan nasihat vermek yerine farklı imgeler ve semboller…devamıKısa kısa denemelerden oluşan bir kitap. Yazar, kendi hayal dünyasını şiirsel bir dille süsleyerek okuyucuya aktarıyor. Eserin genelinde eski Türklük dönemlerine ve geçmişe duyulan belirgin bir özlem hissediliyor. Milliyetçi ve muhafazakar duygularını doğrudan nasihat vermek yerine farklı imgeler ve semboller üzerinden anlatmayı tercih etmiş. Türklük ve Müslümanlık üzerine öğüt vermekten çok, yaşanan değişime ve kaybolduğunu düşündüğü değerlere karşı bir sitem ön plana çıkıyor. Bütün bu düşüncelerin sonunda ise Allah sevgisinin güçlü bir şekilde öne çıktığını görüyoruz.
Genel olarak kitabı beğendiğimi söyleyebilirim. Ancak yazarın bazı kavramları ve kelimeleri sık sık tekrar etmesi zaman zaman beni yordu. Özellikle “ve” bağlacının gereğinden fazla kullanıldığını düşünüyorum. Bu tekrarlar bazı bölümlerde anlatımın akıcılığını biraz azaltmış.
Bir insanın iman aşkını, kendi hayal dünyasından süzülen kelimelerle anlatışını; geçmişe duyduğu özlemi, bugüne yönelik rahatsızlığını ve özellikle gençlere dair düşüncelerini okumak istiyorsanız kitaba göz atmanızda fayda var.
Bir apartman dolusu insan ve ortak kullanım alanlarından kaynaklı yaşanmışlıklar... Evet! Kitabı kısaca böyle özetleyebilirim. Ayaşlı ve Kiracıları aslında bu kadar öz bir hikaye sunuyor bize. İçimizden insanlar, gündelik yaşantılar ve akan giden zaman. Cumhuriyet sonrası Ankara'sında, Ayaşlı İbrahim Efendi…devamıBir apartman dolusu insan ve ortak kullanım alanlarından kaynaklı yaşanmışlıklar...
Evet! Kitabı kısaca böyle özetleyebilirim. Ayaşlı ve Kiracıları aslında bu kadar öz bir hikaye sunuyor bize. İçimizden insanlar, gündelik yaşantılar ve akan giden zaman.
Cumhuriyet sonrası Ankara'sında, Ayaşlı İbrahim Efendi para kazanmanın güzel bir yolunu bulmuş. Tuttuğu odaları kiraya verip geçimini sağlıyor. Odalar ayrı ama mutfak ve banyo gibi alanlar herkes tarafından ortak kullanılmaktadır. Bu vesileyle herkes birbirinin hayatının içine ister istemez dahil oluyor. Çünkü insanlar odalara kapanıp birbirinden bağımsız yaşamıyorlar. Sürekli karşılaşıyor, birbirlerinin konuşmalarını duyuyor, dedikodularını yapıyor ve ister istemez birbirlerinin hayatlarının parçası oluyorlar. Küçücük bir apartmandan bize böyle bir kitap çıkıyor işte.
Kitabın adı Ayaşlı ve Kiracıları olmasına karşın roman genç bir banka memurunun gözünden aktarılıyor. Şahit olduğumuz olaylarda kişiliğinden bazı doneler aktarılsada ana karakterimizin ismi kitapta geçmez. İnsanlarla konuşuyor, onları dinliyor, bazı olayların doğrudan veya dolaylı içine giriyor, bazılarında ise sadece gözlemci olarak bulunuyor. Bu şekilde olması romanın gerçekçi ve doğal yapısına direkt olarak etki etmiş diyebilirim. Yazar zaten okura ''bu insan iyidir veya kötüdür'' şeklinde bir yargı vermiyor. İnsanları anlatıcının karşılaştığı halleri ile görüp onlar hakkındaki kararları tamamen kendimiz veriyoruz.
Kitabın her devirde güncelliğini koruyacağını düşünüyorum. Karakterlerin, konuşmalarına kadar varan doğallığı ve tipleri, günümüzdeki yaşadığımız çevrede her gün gördüğümüz insanlardan bazıları denebilir. Günlük hayattaki çıkar ilişkileri, dedikodu, geçim sıkıntısı, gösteriş, kolay para kazanma hırsı gibi durumları kim yaşamıyor ki?
Genel hatlarıyla beğendiğim bir kitap oldu. Özellikle okurken eğlendiğim pek çok bölüm vardı ve kitap oldukça rahat okunuyor. Yazar, son derece sıradan görünen insanlardan ve gündelik olaylardan oldukça keyifli bir hikaye çıkarmayı başarmış. Kısacası, bu kadar sıradan malzemeyle güzel bir tarif ortaya koymuş diyebilirim.
Evet, serinin ikinci filmiyle birlikte seriyi sonlandırmanın verdiği adrenalin ve dövüşme tutkusuyla karşınızdayım. Tekme ve yumruk atma isteğimi, parmaklarımı kullanarak bu incelemeyi yazmaya yönlendirmem sanırım daha yararlı oldu. En azından başıma bir iş gelmeyecek. Serinin ikinci filminde, bir binada kavga…devamıEvet, serinin ikinci filmiyle birlikte seriyi sonlandırmanın verdiği adrenalin ve dövüşme tutkusuyla karşınızdayım. Tekme ve yumruk atma isteğimi, parmaklarımı kullanarak bu incelemeyi yazmaya yönlendirmem sanırım daha yararlı oldu. En azından başıma bir iş gelmeyecek.
Serinin ikinci filminde, bir binada kavga edelim, temasını bırakıp bütün şehri işin içine katmayı düşünen yönetmene sevgilerimi iletiyorum. Büyük ihtimalle ilk film tutunca bütçe arttı ve kendisi de “Madem para var, neden sadece binayla yetinelim? Bütün şehri birbirine katalım.” diye düşünmüş.
Konu kısmında zaten çok fazla bir şey vaad etmesine gerek olduğunu düşünmüyorum. Ana karakterimiz Rama (evet, tereyağı markası gibi), yolsuzluğa bulaşan kişilerin adalete teslim edilmesini sağlamak amacıyla suç örgütlerinin arasına sızıyor. Örgütler arasındaki hesaplaşmalar ve güç savaşlarının ortasında kalan Rama abimiz, önüne geleni tekme tokat döverek görevini başarıyla yerine getirebilecek mi? Film de aşağı yukarı bu sorunun cevabını veriyor.
Filmde çok fazla saçmalık olması, durmaksızın devam eden aksiyon sayesinde pek göze batmıyor. Bazı dövüş sahnelerinde saçma sapan karakterler kullanılması da aynı şekilde çok sorun olmuyor. Çünkü film size “Bu adam neden beyzbol topuyla geziyor?” diye düşündürecek zamanı bile vermeden bir başkasını duvara fırlatıyor. Yönetmen resmen “Senaryoya fazla takılma, bak burada herkes birbirini masaya fırlatıyor." demiştir.
Genel hatlarıyla dövüş koreografilerini başarılı bulduğum, dövüşmek istediğinizde sizi tatmin edecek bir filmdir. Dipnot olarak serinin üçüncü filmi gelmeyecekmiş. Sebebi ise oldukça basit: Yönetmenin söylediğine göre Rama’nın(tereyağı) hikayesi burada tamamlanmış. Tabi yönetmen de haklı. Şehirde dövecek adam kalmadı ülkeyi dahil etmeyelim diye düşünmüştür.
Dövüş temalı filmleri çok sevmesem de bazen farklılık olsun diye bakarım. Türkçeye Baskın olarak çevrilen The Raid: Redemption, temposunu neredeyse hiç düşürmeyen sert bir aksiyon filmi. Hikayesi, bir polis timinin suç baronu olan bir apartmana düzenlediği operasyonu ve başlarına gelenleri…devamıDövüş temalı filmleri çok sevmesem de bazen farklılık olsun diye bakarım. Türkçeye Baskın olarak çevrilen The Raid: Redemption, temposunu neredeyse hiç düşürmeyen sert bir aksiyon filmi. Hikayesi, bir polis timinin suç baronu olan bir apartmana düzenlediği operasyonu ve başlarına gelenleri anlatıyor. Belli bir noktada zaten hikaye gibi şeyler aramıyorsunuz, çünkü filmde nefes almadan sürekli aksiyon var.
Özellikle yakın dövüş sahneleri oldukça iyi ve sert sunulmuş. Karakter derinliği konusuna değinmeye pek bir gerek yok. Kardeşlerimizin hepsi ne de olsa birbirine benziyor. Merak etmeyin, ana karakter dışında biri kafanızda kalmasa bile çok sorun olmayacaktır. Kimin kim olduğunu bırakıp aksiyona teslim olun.
Bu arada filmin yönetmeni olan arkadaşa ayrı bir parantez açmak gerekir. Kendisi dövüş koreografilerinin hazırlanmasında da doğrudan yer almış. Bu yüzden filmde sırf aksiyon olsun, birkaç kişi birbirine girsin diye konulmuş sahneler yok. Ciddi anlamda üzerine çalışılmış, sertliği hissettiren ve izlemesi keyifli dövüşler görüyoruz. Kamera kullanımı da bu sahnelerin hakkını veriyor. Filmde aksiyon çok fazla ama kaliteli aksiyon...
Uzun zamandır konusu bakımından bu kadar ilginç bir filme denk gelmemiştim. "Bir şeyler yerken gerçekten değerini bilip seviyor muyuz ya da sadece tüketiyor muyuz?" sorusuna cevap arayan bir filmdir. Kısaca konusuna değinecek olursam, lüks bir adadaki restorana davet edilen seçkin…devamıUzun zamandır konusu bakımından bu kadar ilginç bir filme denk gelmemiştim. "Bir şeyler yerken gerçekten değerini bilip seviyor muyuz ya da sadece tüketiyor muyuz?" sorusuna cevap arayan bir filmdir.
Kısaca konusuna değinecek olursam, lüks bir adadaki restorana davet edilen seçkin misafirlerin başlarına gelenler anlatılır. Unutulmaz bir akşam için hazırlanan menüde gecenin ilerleyen saatlerinde menünün sadece yemeklerden ibaret olmadığı anlaşılır.
Öncelikle salt korku ve kan görmek isteyenler için film, pek fazla tatmin edici olmayabilir. Bazı sahnelerde komedi unsurları iyi yedirilmiş ve filmin başından sonuna rahatsız edici bir gerilim havası var. Filmde zenginlerin ve gastronomi dünyasının süslü tabakları ile dalga geçildiği düşünülse bile ana tema daha derindir.
Şef Slowik hayatını başarılı bir şekilde sürdürmüş, çoğu başarıyı elde etmiş bir konuma gelmiştir. Mutlulukla yaptığı üretim artık başkalarının değer vermediği bir çöp haline gelmiştir. Artık sadece emek yerine marka, prestij ve gösteri sunmaktadır. İnsanlar onun yemeklerini tatmak yerine sadece lüks için gelir. Kariyerinin zirvesine ulaşan şef için hayatın bir anlamı kalmadığında son gösterisini büyük bir ihtişamla yapmak ister ve imzasını unutulmaz şekilde bırakır.
Şef Slowik, adanın sınırları içerisinde adeta bir tanrı figürüne dönüşür. Misafirlerin kaderi daha en başından çizilmiştir. Restoran ise yemek sunulan bir mekandan çok, günahların yargılandığı sembolik bir mahkeme gibidir. Servis edilen her tabak karakterlerin ahlaki çöküşünü ve iç boşluğunu temsil eder. Şefin tüm bu yaptıkları salt bir acı çektirme ziyafeti değildir. Çünkü filmin sonunda, Friedrich Nietzsche'nin meşhur "Tanrı öldü" sözünü hatırlatması gibi kendi ve çalışanları - tanrının melekleri- ölümle kucaklaşır.
Gösterinin sonunda Margot dışında herkes ölür. O, sistemin parçası olan dişlilerden biri değildir; rol yapmayı reddeder ve sıradan kalmayı seçer. Hayatını kurtaran kritik hamle ise şov yemekleri yerine aç olduğunu söyleyip basit bir hamburger istemesidir. Bu talep şef tarafından kabul edilir çünkü gösterişten uzak, samimi ve gerçektir; sistemin kurallarını kıran tek insani eylem haline gelir.
Tyler karakterine de ekstra bir paragraf ayırmak istiyorum. Onun durumu, restorana gelen diğer seçkin konuklardan farklıdır. O çevresinde ne olup bittiğini umursamaz. Tek gerçekliği yemek teknikleri ve şef olmuştur. Bilgisi vardır ama hiçbir şey üretemez. Oyuncu olmaktan çok sadece seyircidir. Yaratıcılıktan uzak modern insanların bir örneği gibidir.
Genel olarak içinde çok fazla anlam barındıran güzel bir filmdir. Özellikle tüketim dünyasında insanların hiçbir şeye değer vermeden yaşamasına, aslında kendi kendini tükenmesi üzerine düşündürür. Şov dünyasında herkes şovmen olmak üzere yer etmeye çalışırken emeğin değeri nedir?
Öyle bir film ki, ara ara izler ve ağlarım. Yıllar önce bir şişe viskiyi bu filmle bitirdiğim zaman olmuştu. Milyon dolarlık bütçeli filmler izlesem bile bu filmin verdiği duygusallık ve çaresizlik çoğu filmde yok. Filmin konusu basitçe, yoksul iki genç…devamıÖyle bir film ki, ara ara izler ve ağlarım. Yıllar önce bir şişe viskiyi bu filmle bitirdiğim zaman olmuştu. Milyon dolarlık bütçeli filmler izlesem bile bu filmin verdiği duygusallık ve çaresizlik çoğu filmde yok.
Filmin konusu basitçe, yoksul iki genç ve hasta bir çocuğun birlikte hayata tutunmaya çalıştığı bir dönemi anlatır. Ama anlatılan şey, ölümün soğuk çaresizliği karşısında insanların küçük mutluluklara sarılarak yaşamaya devam etme çabasıdır.
Basit bir bütçeyle günlük konuşmalardan oluşan filmde büyük ustaların oyunculukları zirveye ulaşır. Bu kadar duygusal yıkımı barındıran filimde komedi unsurları da vardır ve çok iyi kullanılmıştır. Film bir an yüzünüzde tebessüm oluştururken, birkaç dakika sonra boğazınıza bir düğüm oturtmayı başarır. Duygusal ve komedi öğelerinin olduğu sahnelerde müzik ahenkle uyum sağlamaktadır.
https://youtu.be/F5gGpdDsEAo?si=MdVRNKs0O1ia1hA-
Linkini paylaştığım, Cahit Oben'in bestesi, filmin ruhunu başlı başına taşıyan bir karakter gibidir. Bu müziği duyup hüzünlenmeyen bir insanoğlu olacağını düşünmüyorum.
Sayfalar dolusu kelimeler yazsam da bu filmin verdiği gerçekliği ve samimiyeti anlatamam. Benim için sadece bir film değil her izleyişimde aynı yarayı açan bir bıçak gibidir. Emeği geçen tüm ustalara şükranlarımı sunarım. Bu filmi izlemeden ölmeyin.
Sağlam bir konuya sahip olmasına rağmen zayıf kalmış bir yapım. Konusuna değinecek olursam; ailesini trafik kazasında kaybeden ve belden aşağısı felç kalan Tamer ile Asperger sendromlu Safa'nın yollarının kesişmesini ve zamanla gelişen arkadaşlıklarını anlatıyor. Filmi açarken gerek dram yönünden gerekse…devamıSağlam bir konuya sahip olmasına rağmen zayıf kalmış bir yapım.
Konusuna değinecek olursam; ailesini trafik kazasında kaybeden ve belden aşağısı felç kalan Tamer ile Asperger sendromlu Safa'nın yollarının kesişmesini ve zamanla gelişen arkadaşlıklarını anlatıyor.
Filmi açarken gerek dram yönünden gerekse hikaye anlatımı açısından doyurucu bir yapım izleyeceğimi düşünmüştüm. Ancak benim için büyük bir hayal kırıklığı oldu.
Film, sahip olduğu güçlü temaya rağmen karakterlerinin geçmişine ve iç dünyasına yeterince odaklanamıyor. Tempo çoğu zaman ağır ilerlemekten öte durağan bir hal alıyor ve hikaye uzun süre yerinde sayıyormuş hissi veriyor. Bu nedenle filmin içine girmek ve karakterlerle bağ kurmak oldukça zorlaşıyor. Bazı sahneler o kadar gereksiz eklenmiş ki ne bir anlamı var ne hikayeye katkısı.
Ayrıca sürpriz bir final yaratma çabasıyla bazı önemli detaylar filmin sonuna saklanmış. Fakat bu tercih, hikayeyi daha etkileyici kılmak yerine eksik anlatılmış hissi bırakıyor. Finalde verilen bilgiler, film boyunca oluşan boşlukları doldurmaya yetmiyor.