Spoiler içeriyor
"İnsan olmak çok zor, kafalarınız çok küçük, kuyruğunuz da yok. Sürekli yalan söylüyorsunuz!" "Dünya çok bozuldu, kimseye güvenemezsin. Belki de dünya kimseye güvenemediğin için bozulmuştur.." Güvenmek mi daha tehlikelidir yoksa güvenememek mi? Raya and the Last Dragon, dışarıdan bakıldığında bir…devamı"İnsan olmak çok zor, kafalarınız çok küçük, kuyruğunuz da yok. Sürekli yalan söylüyorsunuz!"
"Dünya çok bozuldu, kimseye güvenemezsin. Belki de dünya kimseye güvenemediğin için bozulmuştur.."
Güvenmek mi daha tehlikelidir yoksa güvenememek mi?
Raya and the Last Dragon, dışarıdan bakıldığında bir macera hikâyesi gibi görünüyor; ama aslında merkezinde çok daha derin bir şeyi anlatıyor: Güven ve güvensizlik çatışması.. Filmde Kumandra diye bir yerden söz ediliyor. Film boyunca Raya'ın "gerçek bir Kumandra" olmakla neyi kastettiğini bir türlü anlayamamıştım fakat filmin sonunda çok iyi bir şekilde anlamış oldum. Şöyle ki gerçek bir Kumandra olmak, insanların tam anlamıyla birbirlerine güvenebilmesi demekti aslında.. Bu bağlamda Kumandra sadece bir ülke değil. Başta tek bir bütünken, zamanla parçalanmış bir yapı. Bu parçalanma fiziksel olduğu kadar zihinsel. Çünkü insanlar artık birbirini "birlikte yaşanacak biri" olarak değil, "risk taşıyan biri" olarak görmeye başlıyor. İşte film tam burada kırılıyor: güven, yerini güvensizliğe bırakıyor... Ejderhaların insanlar taşlaşmasın diye kendilerini feda etmesiyle ortaya çıkan ejderha taşı, bu dünyanın merkezine yerleşiyor. Ama bu merkez, birleştirici bir güç olmaktan çok, insanların sahiplenme isteğini tetikleyen bir şeye dönüşüyor. Güç korunmuyor; paylaşılmıyor; üzerinde hak iddia ediliyor. Ve bu andan itibaren hikâye aslında bir güç hikâyesi değil, bir güven hikâyesi oluyor. Ya da güvensizlik mi demeliyim bilemiyorum... Kumandra’nın beş bölgeye ayrılması da tesadüf değil: Kalp, Diş, Omurga, Kuyruk ve Pençe. Her biri sadece bir yer değil, bir karakter. Bir zihniyet, bir tutum. Ülkenin bu isimlerle bölgelere ayrılması da tesadüf olamaz. Filmde alegorik bir anlatımla insani duyguların sembolleştirmesi vardır. Mesela Kalp, güveni temsil etmesi gerekirken kırılmanın başladığı yer oluyor. Güvenmek isteyen ama defalarca kırıldığı için hassaslaşan yerimiz. Sevme isteği var ama her kırıkta biraz daha çekinen, en kırılgan duygumuzu sembolize ederken, Diş; korkunun keskinleşmiş hâli. Kendini korumak için mesafe koyan, gerektiğinde sertleşen tarafımız. Güven yerine şüpheyi seçen aklı sembolize eder. Omurga ise dayanma gücümüzdür. Hayatın yüküne karşı "devam etmeliyim" diyen tarafımız. Ama zamanla duygudan çok sertliğe dönüşebilen dirençtir aslında.. Kuyruk, görülmeyen, geri planda kalan duygular. İhmal edilmiş, bastırılmış, hep geride bırakılmış hislerimizi sembolize eder. Pençe, kaybetme korkusuyla tutunma halimiz, anlara sıkı sıkıya yapışan; bırakmaktan korkan tarafımızdır. Fakat filmde ana çatışma Kalp ile Diş bölgeleri arasında gerçekleşir, diğer bölgeler fazla aktif değildir. Görüldüğü üzere coğrafya bile artık bir düşünce biçimine dönüşmüş durumda. Raya bu parçalanmış dünyanın içinde büyür. Onun güvensizliği bir karakter özelliği değil; yaşanmışlığın sonucudur. Güven duyup arkadaş olduğu birinin ona ihanet etmesi, onun dünyasında tek bir fikre dönüşür: "Güvenirsem kaybederim." Bu yüzden onun mesafesi aslında bir savunma biçimidir. Sisu ise bunun tam karşısında duruyor. O, güvenin kusursuz insanlara değil, kusurlu insanlara rağmen mümkün olduğunu savunuyor. Film bu iki bakış açısını sürekli birbirine çarptırıyor: deneyimle oluşan güvensizlik ve umutla ayakta kalan güven çatışması.. Bu çatışmanın arkasında ise görünmeyen bir güç var: Druun. Ama Druun aslında bir düşman değil; korkunun, şüphenin ve kopuşun kendisi. Ve en çarpıcı tarafı şudur: insanları taşlaştırması... kesinlikle bu da tesadüf değildir. Çünkü burada taşlaşma sadece fiziksel bir yok oluş değil, duygusal bir donma hâlidir. Güvenemeyen insan katılaşır, hissedemez hale gelir, bağ kuramaz; yani film aslında şunu söylüyor: insan, güveni kaybettikçe canlılığını da kaybeder. Taşlaşma, duygusuzluğun ve kopuşun bedensel bir karşılığıdır. Buradaki taşlaşma da bir metafordur. Güvenemeyen sevemeyen, vicdan ve merhametten yoksun, vs insanlar zamanla taşlaşır. Siz de bilirsiniz ki bazı insanlara laf olsun diye taş kalpli demeyiz.. çünkü gerçekten de kalpleri taştandır...
Kalbi diyarında yaşayan ve ejderha taşının muhafızı olan Benja’nın çağrısı ise bu döngüyü kırma girişimidir aslında. Diğer bölgeleri bir araya getirmek istemesi, aslında bir güç gösterisi değil, yeniden güven kurma denemesidir. Çünkü o güvenilmez ve ayrıca güvenmek ister. Çünkü insanların birbirine güvenmeyip sürekli çatışarak yok olacaklarını bilir .. Ama film burada acı bir gerçek gösteriyor: iyi niyet tek başına yeterli değildir. Çünkü güven tek taraflı kurulabilecek bir şey değildir.. filmde verilmek istenen o kadar çok mesaj var ki.. Fakat bana göre bu filmin vermek istediği mesaj, Kumandra bir yer değil, bir ihtimaldir. Ve bu ihtimal, insanların birbirine güvenmeyi seçmesiyle var oluyor ya da yok oluyor.
Ve belki de en sert gerçek şu: İnsanlar güveni kaybettikleri için parçalanmadı; parçalandıkları için güveni kaybetmeyi doğal hale getirdi ya da en başından beri birbirlerine güvenmeyerek parçalandılar...
Alt tarafı bir elma yedik beraber sjsjs "Yaşamanın tadı tuzu kalmadı artık.." BİR MEYVENİN PEŞİNDE KAYBOLAN DÜNYA.. İnsanın ilk sınavı olarak anlatılan o an... Adem ve Havva'nın cennette karşılaştığı "yasak meyve", aslında tek bir meyveden çok daha fazlasıdır. Tevrat'ta meyvenin…devamıAlt tarafı bir elma yedik beraber sjsjs
"Yaşamanın tadı tuzu kalmadı artık.."
BİR MEYVENİN PEŞİNDE KAYBOLAN DÜNYA..
İnsanın ilk sınavı olarak anlatılan o an... Adem ve Havva'nın cennette karşılaştığı "yasak meyve", aslında tek bir meyveden çok daha fazlasıdır. Tevrat'ta meyvenin adı geçmez; elma sonradan sembolleşir. Çünkü Latince "malus" hem elma hem de kötülük anlamına gelir. Bu yüzden elma, insanın ilk yanılgısının görsel sembolüne dönüşür. Hikâyenin temeli şudur: Cennette her şey serbesttir, ancak tek bir ağaçtan meyve yemek yasaktır. Bu yasak, bir cezadan çok, insanın özgür iradesini sınayan bir işarettir. İblis/Havva'nın zihnine şüpheyi fısıldar: "Bu meyveyi yerseniz gözleriniz açılacak, iyiyi ve kötüyü bileceksiniz."
"Mademki kaderim ilgilendirmiyor seni, Beni umutsuzluğumla baş başa bırak.." Tiyatro metinleri okumayı, özellikle de komedi türünde olanlarını okumayı gerçekten çok seviyorum. Çünkü bu metinlerde hem eğlenme hem de düşünme aynı anda gerçekleşiyor. Zaten toplumu eğitmede en önemli araç gazeteden önce…devamı"Mademki kaderim ilgilendirmiyor seni,
Beni umutsuzluğumla baş başa bırak.."
Tiyatro metinleri okumayı, özellikle de komedi türünde olanlarını okumayı gerçekten çok seviyorum. Çünkü bu metinlerde hem eğlenme hem de düşünme aynı anda gerçekleşiyor. Zaten toplumu eğitmede en önemli araç gazeteden önce istisnasız tiyatrodur. :)
Molière’in eserlerinde beni etkileyen en önemli unsur, oyunlarında toplumun her kesiminden insanı görmek mümkün: din adamları, soylular, halktan insanlar vs… Yani toplumun farklı katmanları ve farklı karakterleri sahnede bir araya gelir. Ancak Molière bu tipleri yalnızca yüzeysel bir şekilde değil, oldukça gerçekçi ve tanıdık yönleriyle ele alır. Onun asıl gücü ise bunu mizah yoluyla yapmasındadır. Fakat bu, sıradan bir mizah değildir; ince, zekice ve yer yer alaycı bir anlatım söz konusudur. Okurken insan bir yandan gülerken bir yandan da "Aslında neye gülüyorum?" diye düşünmeden edemez. Molière’in neredeyse tüm eserlerini okumuş biri olarak söyleyebilirim ki, her birini ayrı ayrı çok seviyorum. Ona karşı ciddi bir hayranlığım var. Hatta zaman zaman keşke onunla aynı çağda yaşama fırsatım olsaydı diye düşündüğüm de olur. :) Burada ayrıca şunu da belirtmek gerekir: Molière’in Türk edebiyatına tanıtılmasında Ahmet Vefik Paşa ve Direktör Ali Bey gibi isimlerin katkısı büyüktür. Zannederim ki onların emeği olmadan bu eserleri bu kadar yakından tanımak mümkün olmazdı.Sonuç olarak Molière, yalnızca güldüren bir yazar değil; mizahın içine güçlü bir toplumsal eleştiri yerleştiren usta bir isimdir. Bu yüzden eserlerinin herkes tarafından okunması gerektiğini düşünüyorum.
Spoiler içeriyor
Bir hikâyeye nereden baktığın, aslında o hikâyeyi nasıl anlamlandıracağını tamamen değiştirir mi? Bence değiştirir.. Okuduğum bir yerde şöyle bir düşünce vardı ve bana gerçekten de düşününce çok mantıklı gelmişti. Parçada şöyle diyordu : "Bir aslanı gün boyu takip etseydiniz ve…devamıBir hikâyeye nereden baktığın, aslında o hikâyeyi nasıl anlamlandıracağını tamamen değiştirir mi?
Bence değiştirir..
Okuduğum bir yerde şöyle bir düşünce vardı ve bana gerçekten de düşününce çok mantıklı gelmişti. Parçada şöyle diyordu : "Bir aslanı gün boyu takip etseydiniz ve aslanın yaşamak için verdiği mücadeleye tanık olsaydınız günün sonunda bu aslanın bir ceylan yakalayıp yemesi sizi mutlu ederdi.
Aynı hikâyeyi ceylanı takip ederek başlasaydınız ve ceylanın yaşamak için verdiği mücadeleye tanık olsaydınız günün sonunda bu ceylanın bir aslan tarafından yenmesi sizde bir öfke uyandırırdı.
Yani başlangıç noktasını farklı seçersen aynı olay kişide iki farklı yargı oluşturabilir. Bu yüzden kişinin içindeki adalet duygusu, hangi hikayeyi ne kadar süreyle takip ettiğine bağlıdır..."
Yani bu alıntıdan çıkarılabilecek ana fikir şudur: Bakış açısını değiştirdiğinde suçlu da değişiyor, masum da. Bir sahneye nereden baktığına göre "vahşet" dediğin şey bir anda "hayatta kalmaya" dönüşüyor. Bu noktada bir çatışma başlıyor: İnsan zihni bir şeyi aynı anda hem "acımasız" hem de "doğal" olarak kabul etmekte zorlanıyor. İşte bu ikilemi çözmek için çoğu zaman şu cümleleri sığınıyoruz: "Doğanın kanunu bu" ya da Besin zinciri."
Besin zincirinin temelinde çok basit bir gerçek var: yaşam, başka bir yaşamın devamı üzerine kurulu. Yani bir canlının hayatta kalması, çoğu zaman başka bir canlının yaşamını sonlandırmasıyla mümkün oluyor. Bu yüzden doğada iyi ve kötü diye bir ayrım yok; sadece enerji akışı ve hayatta kalma döngüsü var. Birileri yaşarken birileri ölüyor gibi görünse de bu, doğanın bilinçli bir seçimi değil, sistemin işleyişi...
Beyaz Diş filminde de hissettiğim şey tam olarak bu oldu. Hikâyeyi kurtların tarafından izlediğim için, yaptığı şeyler bana vahşet gibi gelmedi. Daha çok hayatta kalma mücadelesiydi.. Vahşet dediğimiz şey çoğu zaman sabit bir gerçek değildir; kimin hikâyesini dinlediğimize göre değişir. Aynı olay, anlatıldığı bakış açısına göre ya haklı bir hayatta kalma mücadelesi olur ya da acımasız bir saldırı gibi görünür...
Söz gelimi toparlayacak olursak şunu söyleyebilirim ki "olaya farklı yerden bakınca, suçlu da değişiyor masum da.. Hatta doğru ve yanlış diye bir şey de kalmıyor.. vahşilik kelimesi ise insanların uydurduğu uyduruk bir kelimeden öteye gidemiyor.." Aslında bu doğrultuda düşündüğüm bir soru var:
"Bir canlı doğuştan mı vahşidir, yoksa gördüğü muamele mi onu öyle yapar?"
Filmi izlerken en çok içime dokunan sahnelerden biri, yarı kurt yarı köpek olan anne ile yavrusu arasındaki bağdı. Annenin yavrusuna yiyecek bulabilmek için insanların arasına kadar girmesi ve bunun bedelini hayatıyla ödemesi, ardından son gücüyle yavrusunun yanına dönüp ona son bir kez bakması… Bu sahne, insanla hayvan arasında aslında duygusal olarak hiçbir fark olmadığını çok açık bir şekilde gösteriyor. Yavrunun, annesinin öldüğünü anlamadan onun yanında uyuması ve sonra yavaş yavaş gerçeği kavrayıp tek başına dış dünyaya adım atması, bir kayıp duygusunun en saf hâliydi..Film burada sadece bir hayvan hikâyesi anlatmıyor; bir yas sürecini, bir yalnız kalma hâlini anlatıyor. Ve bu, izlerken insanın içini gerçekten ağırlaştırıyor..
Diğer yandan filmde insanlara baktığımda ise çok daha sert bir tablo görüyorum. Para uğruna hayvanları kullanan, onları dövüştüren, acıları üzerinden kazanç sağlayan bir zihniyet var. Kendi aralarındaki çatışma yetmezmiş gibi, hayvanları da birbirine düşman edip bundan zevk alan bir düzen… Bu noktada insanın, vicdan ve merhametini kaybettiğinde ne kadar tehlikeli bir varlığa dönüşebileceği çok net bir şekilde ortaya çıkıyor..
Filmde en çok etkilendiğim sahnelerden biri Jack’in Beyaz Diş’i özgür bırakmaya karar verdiği andı. Onun doğaya ait olduğunu düşünerek onu ormana bırakır. Ama Beyaz Diş gitmez. Sanki terk edilmekle özgürlük arasında kalır gibi, olduğu yerde kalır. Jack elindeki sopayı göstererek onu uzaklaştırır; çünkü Beyaz Diş’in geçmişteki travmalarını bilir ve gitmesi gerektiğini düşünür. Beyaz Diş sonunda gitmek zorunda kalır. Ama Jack de hatasını fark eder, geri döner. Çünkü aslında ikisi de birbirine aittir, sonunda tekrar bir araya gelirler ve birlikte yaşamaya devam ederler. Bu film beni en çok, bir insan ile bir hayvan arasında kurulabilen bağın gücüyle etkiledi. Ama aynı zamanda şunu da düşündürdü: Şiddetle şekillenmiş bir varlık, sevgiyle yeniden değişebilir mi? Bu hikâye bana bunun mümkün olabileceğini gösterdi diyebilirim..
Onun dışında bence hayvanlar, insanların içlerini, kimin iyi kimin kötü olduğunu en önemlisi de asıl niyetlerinin ne olduğunu çok net bir şekilde görebiliyorlar..
Uzun lafın kısası, doğada vahşet diyebileceğimiz şey tamamen bizim bakış açımızla ilgili bir durum. Hayvanların vahşet kelimesiyle ilgili bir fikri olduğunu düşünmüyorum ahahjaja onların yaptıkları şey tamamen hayatta kalmak için. (Ya da bilemiyorum karnını doyurmak dışında keyfine göre ya da kendisine yan yan baktı diye birbirini öldüren hayvanlar var mıdır?) Fakat insanda ise vahşet çoğu zaman bir seçimdir. Ve bu seçim, merhametten uzaklaştıkça insanı gerçekten bir "canavara" dönüştürebiliyor.. Bunun dışında bahçelerdeki korkuluklar neden insan suretinde yapılmıştır hiç düşündünüz mü? Ünlü filozof Thomas Hobbes bunu şu sözleriyle açıklar:
"Hiç bir korkuluğu kurt, ayı veya leopar suretinde yapmamışlar. Sanırım ki, insandan daha korkuncunu bulamamışlar.." :)
Sonu Buraya Kadarmış :) / SON "Bak, bu da yolun son dersi. Olgunlukla veda etmeyi öğrenmeliyiz. Çamur atmadan, suçlu aramadan, sonu burasıymış, buraya kadarmış diyebilmeyi..." "Bir şeyleri elimde tutmak için uğraşmaya inanmıyorum artık, bırakmaya inanıyorum.."
2017 yapımını birkaç kez izlemiş biri olarak, 2014 yapımını da oldukça farklı ve başarılı buldum. Burada amacım iki yapımı kıyaslamak ya da hangisinin masala daha sadık olduğunu, hangisinin daha başarılı olduğunu söylemek değil. Sadece izleyecek olanların fikir sahibi olabilmesi için,…devamı2017 yapımını birkaç kez izlemiş biri olarak, 2014 yapımını da oldukça farklı ve başarılı buldum. Burada amacım iki yapımı kıyaslamak ya da hangisinin masala daha sadık olduğunu, hangisinin daha başarılı olduğunu söylemek değil. Sadece izleyecek olanların fikir sahibi olabilmesi için, gözlemlerimi karşılaştırmalı bir şekilde paylaşacağım. :) Ama yine de 2017 yapımı masalına daha yakındı sjhjh
Her iki yapımda da değişmeyen bir unsur var: Bir Kırmızı gül davası sjhjh Ama bunun dışında 2014 yapımı görsel açıdan o kadar zengin ki biraz ürpertici de olsa o renkler, şatonun ihtişamı, gül bahçeleri, orman... açıkçası o evrenden çıkmak istemedim.. Belle bile o canavarla orada yaşamanın bir yolunu bulduysa belki ben de bulurdum mesela bir ayıyla sjsjss neyse orman ve özellikle o mitolojik dokunuşlar—altın geyik, orman ruhları, karanlıklar, rüyalar, lanet, periler—hepsi filme ayrı bir masalsılık ve gizem katıyor, adeta büyülendim...
Filmle ilgili tek eleştirim bu versiyonda ben duygusal bir derinlik bulamadım. Karakterler sanki biraz mesafeli, ilişkiler soğuk kalmış gibi.. Görsellik müthiş, şato, orman, ışıklar, renkler… hepsi göz alıcı, ama içten bir bağ kuramadım. Mesela Belle’nin Çirkin’e nasıl aşık olduğunu anlamak zor.. çünkü Çirkin Daha doğrusu namı değer canavar sempatik ve sevimli değil djhjhh Oysa 2017 yapımındaki çirkin utangaç, kırılgan ve duygusaldı sjhjhj şimdi bana "Canavarın da duygusalı mı olurmuş" demeyin lütfen sjhjhj Buradaki Çirkin daha sert, yer yer zorba ve ürkütücü Umarım rüyama falan girmez hjhjh yapımlardaki Canavar karakterlerini karşılaştırıyorum çünkü ben 2017 yapımında çirkin korkutmak için sivri dişlerini çıkarttığında korkmuyordum, aksine gülüyordum, çünkü sevimli ve komikti sjhjj Ama burada… burada bildiğin dümdüz canavar var... İçinde insanlık kalmamış, vahşi ve ürkütücü. Öyle ki bir sahnede bir domuzu çiğ çiğ yiyor, üstüne hiçbir şey olmamış gibi, Belle'i kendine mecbur ettiğini bilmiyormuş gibi ortada hiçbir duygusal bağ yokken gelip Belle’i öpmeye çalışıyor. Yani insan ister istemez "bir dişini fırçalasaydın bari" diyor. sjhjhj Belle’nin verilmiş sadakası varmış Allah'tan öpemedi sjhjhj burdaki Çirkin kesinlikle romantik bir figür değil; daha sert, daha vahşi, yer yer rahatsız edici, ayrıca zorba. Ama işin ilginç tarafı, bu da filmi daha sürükleyici ve heyecanlı yapıyor..
Ama yukarıda da bahsettiğim gibi her yapım aslına sadık kalmak zorunda değil bu da içeriği ve görselleri ile zengin ve özgün bir yapım olmuş.. İncelememi filmden sevdiğim alıntılarla bitirmek istiyorum, izleyecek olanlara şimdiden iyi seyirler diliyorum.. :)
"Üzgün bir kız görünce herkes kızgın olduğunu zanneder. Çok mutlu olduğunda da deli zannederler.."
"Kimi zaman insanın ruhu daralır, inancı sarsılır ve geriye sadece şüphe kalır."
"Bundan sonra bir canavarsın. Sadece bir kadın seni kurtarabilir. Ama hangi kadın seni sevebilir ki? Sonsuza dek bu lanetle yaşayacaksın!"
"Bir güle karşılık bir can vereceksin!"
"...çünkü insan hayatını değerli ve anlamlı kılan tek şey çok kısa olmasıdır. Ama yanlış anlama, sende öleceksin hem de birçok kez... ve bu da onlardan biri..."
Spoiler içeriyor
"Gel beni dinle, obana dön. Sana da benim gibi deli demesinler.!" Bamsı Beyrek filmi, Dede Korkut Hikâyeleri'nden uyarlanmış güçlü bir hikâyeyi anlatıyor. Kitaptaki cesur ve gözü kara Bamsı Beyrek karakteri filmde biraz daha sönük kalmış olsa da, erkek çocuklarına kahramanlık…devamı"Gel beni dinle, obana dön.
Sana da benim gibi deli demesinler.!"
Bamsı Beyrek filmi, Dede Korkut Hikâyeleri'nden uyarlanmış güçlü bir hikâyeyi anlatıyor. Kitaptaki cesur ve gözü kara Bamsı Beyrek karakteri filmde biraz daha sönük kalmış olsa da, erkek çocuklarına kahramanlık göstererek Dede Korkut tarafından isim verilmesi geleneği, beşik kertmesi , başlık parası, kılık değiştirerek düğüne son anda yetişme, Deli Karçar'ın Dede Korkut'a el kaldırırken elinin havada asılı kalıp taş kesilmesi motifi gibi temel motifler korunmuş. Dede Korkut karakteri de filmde biraz sönük kalmış açıkçası. Çünkü asıl hikayesinde Dede Korkut saygı duyulan, hürmet gösterilen, sevilen, her hikâyenin sonunda kopuz çalıp kıssadan hisseller anlatan bilge bir tiptir. Filmde ise Dede Korkut, ne zaman kopuz çalmak istese herkes oraya buraya kaçıyor kimse dinlemek istemiyor djsjsj Filmdeki anlatım da akıcı, sahneler eğlenceli ve izlerken sıkılmıyorsunuz. Yine de kitabını okuyup aslını öğrenmekte fayda var..