Gök Tengri inancı eski Türklerin dünya görüşünü anlamak için en önemli şeylerden biri aslında. Çünkü bu inanç sadece “din” gibi düşünülmüyor, insanların devlete bakışını, doğayla ilişkisini, savaş anlayışını, hatta günlük yaşamını bile etkiliyor. Bu inancın merkezinde Tengri var. Tengri en…devamıGök Tengri inancı eski Türklerin dünya görüşünü anlamak için en önemli şeylerden biri aslında. Çünkü bu inanç sadece “din” gibi düşünülmüyor, insanların devlete bakışını, doğayla ilişkisini, savaş anlayışını, hatta günlük yaşamını bile etkiliyor.
Bu inancın merkezinde Tengri var. Tengri en yüce güç olarak kabul ediliyor. Yeri, göğü, insanın kaderini yöneten varlık gibi düşünülüyor. Ama bugünkü dinlerdeki gibi ayrıntılı kurallar, kutsal kitaplar ya da belirli ibadet saatleri yok. Daha sade ve doğrudan bir inanç sistemi.
Eski Türkler için gök çok önemli bir şeydi çünkü yaşamlarının merkezindeydi. Göçebe yaşadıkları için sürekli açık arazideler. Gün boyunca göğün altında yaşıyorlar. Hava değişirse hayat değişiyor. Kuraklık olursa açlık başlıyor, sert kış gelirse insanlar ve hayvanlar ölebiliyor. Bu yüzden gök sadece fiziksel bir şey değil, hayatı yöneten büyük güç gibi görülüyor.
“Tengri” bazen direkt gökyüzü anlamında da kullanılıyor zaten. Ama sadece mavi göğe bakıp ona tapınma gibi düşünmemek lazım. Daha çok evrenin düzenini sağlayan kutsal güç gibi.
Bu inançta kader anlayışı da önemli. İnsanların yaşamının Tengri tarafından belirlendiğine inanılıyor. Özellikle hükümdarlar için bu daha da önemliydi. Kağanların yönetme hakkını Tengri’den aldığı düşünülüyordu. Buna “Kut” deniyor. Yani bir hükümdar başarılıysa, halkını koruyorsa Tengri’nin onu desteklediğine inanılıyor. Eğer devleti kötü yönetirse artık Tengri’nin desteğini kaybettiği düşünülüyor.
Bu yüzden eski Türklerde devlet çok kutsal bir yapı haline geliyor. Devletin ayakta kalması sadece siyasi mesele değil, aynı zamanda kutsal düzenin devamı gibi görülüyor.
Bir diğer önemli konu doğa. Gök Tengri inancında insan doğadan üstün görülmüyor. İnsan doğanın bir parçası gibi düşünülüyor. Bu yüzden dağlar, nehirler, ormanlar saygı duyulan şeyler. Çünkü evrendeki düzenin parçaları olarak görülüyorlar.
Ayrıca bu inançta ahlak anlayışı da var. Dürüstlük, cesaret, söze sadık olmak önemli özellikler kabul ediliyor. Özellikle savaşçı toplum yapısı olduğu için cesaret büyük değer taşıyor. Ama sadece savaşmak değil, halkı korumak da önemli görülüyor.
Ölüm konusunda da tamamen yok oluş fikri yok. İnsan öldükten sonra ruhunun yaşamaya devam ettiğine inanılıyor. Bu yüzden mezarlara eşyalar bırakılıyor. Çünkü öteki dünyada da yaşamın sürdüğü düşünülüyor.
Aslında Gök Tengri inancı biraz eski Türklerin yaşadığı coğrafyanın ve yaşam biçiminin yansıması gibi. Çok geniş bozkırlarda yaşayan, doğayla sürekli mücadele eden bir toplumun inancı. Bu yüzden karmaşık kurallardan çok güç, düzen, doğa ve kader gibi kavramlar ön plana
çıkıyor.
Bugün insanlar Gök Tengri inancını genelde sadece “Türklerin eski dini” diye kısa geçiyor ama içinde ciddi bir dünya görüşü var. Özellikle devlet anlayışı ve doğaya bakış açısından eski Türk kültürünü anlamada çok önemli bir yere sahip.
İnsanlık bazen sorun çözmek yerine sorunun kaynağını kesip atmayı tercih ediyor. Löbotomi de tam olarak böyle bir “çözüm”. Kulağa bilimsel geliyor, ama içine girdikçe insanın içini sıkan bir hikâyeye dönüşüyor. Löbotomi, 20. yüzyılın ortalarında özellikle ağır psikiyatrik hastalıkları “tedavi etmek”…devamıİnsanlık bazen sorun çözmek yerine sorunun kaynağını kesip atmayı tercih ediyor. Löbotomi de tam olarak böyle bir “çözüm”. Kulağa bilimsel geliyor, ama içine girdikçe insanın içini sıkan bir hikâyeye dönüşüyor.
Löbotomi, 20. yüzyılın ortalarında özellikle ağır psikiyatrik hastalıkları “tedavi etmek” amacıyla kullanılan bir beyin ameliyatıydı. Temel fikir basit ve bir o kadar ürkütücü: beynin ön kısmı olan prefrontal korteks ile diğer bölgeler arasındaki bağlantıları kesmek. Bunun sonucunda hastanın yoğun duyguları, kaygısı, saldırganlığı azalacaktı.
Yani insanın sorunları çözülmeyecek, sadece hissetme kapasitesi törpülenecekti. Bugün kulağa distopik bir deney gibi geliyor ama o dönemde bu yöntem ciddi ciddi umut olarak sunuluyordu.
Bu yöntemi popülerleştiren kişi António Egas Moniz. 1930’larda geliştirdiği bu teknikle psikiyatrik hastalıkları kontrol altına alabileceğini iddia etti. Hatta işin en tuhaf kısmı, bu çalışmaları sayesinde 1949’da Nobel Ödülü aldı. Evet, yanlış duymadın, insanların beyin bağlantılarını keserek “iyileştirdiğini” söyleyen bir yöntem ödüllendirildi.
O dönem psikiyatri alanında çaresizlik çok büyüktü; ilaçlar yetersizdi, hastaneler doluydu ve doktorlar bir çıkış yolu arıyordu. Löbotomi de bu boşlukta parlayan tehlikeli bir fikir oldu.
Zamanla yöntem daha da “pratik” hâle getirildi.
Özellikle Walter Freeman adlı doktor, işi bambaşka bir noktaya taşıdı. Onun geliştirdiği “transorbital löbotomi” yöntemi, ameliyathaneye bile ihtiyaç duymuyordu. Göz çukurundan ince, buz kıracağına benzeyen bir alet sokuluyor, ince kemik tabaka kırılıyor ve beyin dokusu içinde hareket ettirilerek bağlantılar koparılıyordu. Çoğu zaman lokal anestezi bile doğru düzgün uygulanmıyordu. İşlem dakikalar içinde bitiyordu.
Hızlı, ucuz ve korkunç derecede kontrolsüz.
Peki sonuç? Bazı hastalarda gerçekten sakinleşme görülüyordu. Ama bunun bedeli ağırdı. İnsanlar duygusal olarak düzleşiyor, kişilikleri silikleşiyor, karar verme yetileri bozuluyor, hatta çocuklaşmış gibi davranmaya başlıyorlardı. Kimi hasta konuşma yetisini kaybediyor, kimi temel ihtiyaçlarını bile karşılayamaz hâle geliyordu. Yani “iyileşme” diye sunulan şey, çoğu zaman insanın kendisinden geriye çok az şey kalmasıydı.
Depresyonu olan biri artık üzülmüyordu belki, ama sevinemiyordu da. Sorun yoktu çünkü his de yoktu.
Bu operasyonlar sadece gerçekten ağır vakalara da yapılmadı. Dönemin bakış açısı o kadar sorunluydu ki, “uyumsuz”, “asi” ya da “topluma ayak uyduramayan” insanlar bile bu yönteme maruz kaldı. Kadınlara daha sık uygulanması da ayrı bir mesele. Toplumun beklentilerine uymayan davranışlar bile tıbbi sorun gibi görülüp beyne müdahale edilmesi normalleştirildi. Yani mesele sadece tıp değil, doğrudan sosyal kontrol.
1950’lerden sonra durum yavaş yavaş değişmeye başladı. Psikiyatrik ilaçların gelişmesi, özellikle antipsikotiklerin bulunmasıyla birlikte löbotomiye olan ihtiyaç sorgulanır hâle geldi. Aynı zamanda bu operasyonların sonuçları daha açık görülmeye başlandı: geri dönüşü olmayan hasarlar, kalıcı kişilik değişimleri ve ciddi etik problemler. Tıp dünyası da nihayet “bir dakika biz ne yapıyoruz” demeye başladı. Löbotomi büyük ölçüde terk edildi ve modern psikiyatride neredeyse tamamen yasaklandı.
Bugün löbotomi, tıp tarihinin en tartışmalı uygulamalarından biri olarak anılıyor. Bir yandan dönemin çaresizliğini ve çözüm arayışını gösteriyor, diğer yandan da kontrolsüz bilimin ne kadar tehlikeli olabileceğini. İnsan zihnini “tamir edilecek bir makine” gibi görmek kolay, ama o makineyi parçalayınca geriye çoğu zaman insan kalmıyor.
Sonuç olarak löbotomi, bilimin etikle sınırlandırılmadığında neye dönüşebileceğinin net bir örneği. İnsanlar sorunları çözmek yerine bazen sadece susturmayı seçiyor. Ve bu “sessizlik”, çoğu zaman sandığımızdan çok daha pahalıya mal oluyor.
Kayaların içine oyulmuş dev yapılar, dar geçitler ve çölde saklanmış bir şehir fikri kulağa biraz efsane gibi geliyor. Ama Petra aslında tamamen gerçek ve insan eliyle yapılmış en etkileyici şehirlerden biri olarak kabul ediliyor. Bu yüzden çoğu kişi Petra’dan “kayıp…devamıKayaların içine oyulmuş dev yapılar, dar geçitler ve çölde saklanmış bir şehir fikri kulağa biraz efsane gibi geliyor. Ama Petra aslında tamamen gerçek ve insan eliyle yapılmış en etkileyici şehirlerden biri olarak kabul ediliyor. Bu yüzden çoğu kişi Petra’dan “kayıp şehir” diye bahsediyor.
Petra yaklaşık iki bin yıl önce Nabatîler adı verilen bir halk tarafından kurulmuş. Nabatîler çöl ticaret yollarını kontrol eden çok zengin bir toplumdu. Arabistan’dan gelen baharat ve tütsüler, doğudan gelen ipekler ve başka değerli mallar Petra üzerinden taşınırdı. Bu ticaret sayesinde şehir oldukça zenginleşmiş ve büyük yapılar inşa edilmiş.
Petra’nın en ilginç tarafı ise şehirdeki yapıların çoğunun taş taş üstüne koyularak değil, doğrudan kayalara oyularak yapılmış olmasıdır. Ustalar önce kayanın yüzeyini düzleştiriyor, sonra yukarıdan aşağıya doğru oyarak sütunları ve odaları oluşturuyordu. Bugün en çok bilinen yapı olan "Hazine" olarak adlandırılan cephe bile aslında tek bir kaya kütlesinin oyulmasıyla yapılmıştır. Bu yapıları yapan insanların ne vinçleri ne de modern aletleri vardı. Buna rağmen ölçüleri son derece düzgün olan dev yapılar ortaya çıkarmışlardı.
Petra’nın kurulacağı yer de rastgele seçilmemişti. Şehir dar bir kanyonun içinde yer alır. Bu dar geçit sayesinde dışarıdan bakıldığında Petra’yı görmek neredeyse imkânsızdır. Bu durum şehri hem koruyordu hem de gizliyordu. Uzun süre boyunca Petra'nın varlığı dış dünyada pek bilinmediği için sonradan “kayıp şehir” olarak anılmaya başlanmış.
Ama Petra’yı asıl etkileyici yapan şey sadece yapıları değil, su sistemidir. Çölün ortasında bulunan bu şehirde insanlar suyu kayalardan açılan kanallar ve depolarla topluyordu. Yağmur suyu biriktiriliyor ve şehirde dağıtılıyordu. Çöl şartlarında böyle bir sistemi kurabilmek oldukça büyük bir mühendislik başarısı sayılıyor.
Zamanla ticaret yolları değişince Petra eski önemini kaybetmiş. İnsanlar yavaş yavaş şehri terk etmiş ve Petra sessizliğe gömülmüş. Yüzyıllar boyunca sadece bölgedeki göçebeler tarafından bilinen bir yer olarak kalmış. Batı dünyası Petra’yı yeniden 1800’lü yıllarda keşfedince şehir tekrar tanınmaya başlamış.
Petra bana göre sadece eski bir şehir değil, insanların doğayla nasıl birleşerek bir medeniyet kurabildiğinin çok ilginç bir örneği gibi görünüyor. Kayaların içine oyulmuş bu şehir bir bakıma zamanın içinde donmuş gibi duruyor. İnsan düşünmeden edemiyor: Bir zamanlar kalabalık ve canlı olan bu yer şimdi sessiz bir taş şehre dönüşmüş. Bu yüzden Petra’ya “kayıp şehir” denmesi aslında oldukça anlamlı görünüyor.
Dünya aslında oldukça şiddetli bir başlangıcın sonucunda oluştu. Bilim insanlarına göre her şey yaklaşık 4,6 milyar yıl önce başladı. O zamanlar ortada ne Dünya vardı ne de Güneş sistemi bugünkü hâlindeydi. Uzayda büyük bir gaz ve toz bulutu bulunuyordu. Bu…devamıDünya aslında oldukça şiddetli bir başlangıcın sonucunda oluştu.
Bilim insanlarına göre her şey yaklaşık 4,6 milyar yıl önce başladı. O zamanlar ortada ne Dünya vardı ne de Güneş sistemi bugünkü hâlindeydi.
Uzayda büyük bir gaz ve toz bulutu bulunuyordu. Bu buluta Güneş Bulutsusu adı verilir. Zamanla bu dev bulut kendi kütle çekimiyle çökmeye başladı. Çökme sırasında bulut dönmeye başladı ve ortasında yoğun bir enerji birikti. Bu yoğun bölge sonunda Güneş haline geldi.
Bulutun geri kalan kısmı ise boşluğa dağılmadı. Güneş’in etrafında dönen toz ve kaya parçaları küçük küçük kümeler oluşturmaya başladı. Bu küçük parçalar çarpışarak birleşti ve giderek daha büyük cisimler ortaya çıktı. Bilim insanları bu erken oluşum parçalarına gezegenimsiler yani planetesimal der. Milyonlarca yıl boyunca bu parçalar birbirine çarptı, birleşti ve büyüdü. İşte bu süreç sonunda Dünya oluşmaya başladı.
Ama o zamanki Dünya bugünkü mavi gezegen değildi. Yeni oluşan Dünya neredeyse tamamen erimiş kayalardan oluşan bir ateş topuydu. Gezegen sürekli meteorlarla bombardıman ediliyordu ve yüzeyi lavlarla kaplıydı. Ağır elementler merkeze doğru çökerken demir ve nikel gibi maddeler çekirdeği oluşturdu. Daha hafif maddeler ise yukarıda kaldı ve zamanla kabuk oluşmaya başladı.
Dünya’nın tarihinde en dramatik olaylardan biri ise Ay’ın oluşumu olabilir. En yaygın teoriye göre Dünya henüz gençken Mars büyüklüğünde bir gezegenimsi ona çarptı. Bu çarpışma teorisi Dev
Çarpışma Hipotezi olarak bilinir. Çarpışma sonucunda uzaya fırlayan dev kaya parçaları zamanla birleşerek Ayı oluşturdu.
Çarpışmalar zamanla azaldı ve Dünya yavaş yavaş soğumaya başladı. Soğudukça yüzeyde sert bir kabuk oluştu. Aynı dönemde volkanlardan çıkan gazlar atmosferin ilk hâlini meydana getirdi. Bu erken atmosfer bugünkü gibi oksijen dolu değildi; daha çok su buharı, karbondioksit ve çeşitli gazlardan oluşuyordu.
Gezegen biraz daha soğuyunca atmosferdeki su buharı yoğunlaşmaya başladı. Milyonlarca yıl süren yağmurlar sonunda ilk okyanusları oluşturdu. Böylece Dünya ilk kez bugünkü mavi görünümüne yaklaşmaya başladı.
Bu noktada gezegen artık daha sakin görünüyordu ama aslında hâlâ oldukça sert bir yerdi. Volkanlar aktifti, atmosfer farklıydı ve yaşam henüz ortaya çıkmamıştı. Buna rağmen Dünya artık bir gezegen olarak dengelenmişti.
İlginç olan şu: Biz insanlar bu uzun hikâyenin en son sayfasında ortaya çıktık. Dünya milyarlarca yıl boyunca değişti, şekillendi, felaketler yaşadı ve sonunda yaşanabilir bir gezegen hâline geldi. Biz ise o hikâyenin sadece son birkaç saniyesinde sahneye çıkan bir türüz.
İnsan bazen gökyüzüne bakınca dünyanın sabit ve değişmez olduğunu düşünüyor. Ama gerçek şu ki Dünya aslında kozmik kazalar, çarpışmalar ve uzun jeolojik süreçlerin sonucu oluşmuş bir gezegen. Oldukça dramatik bir başlangıç hikâyesi var. Gezegen romantik bir yer değil; daha çok dev bir laboratuvar gibi. Biz de onun en yeni deneylerinden biriyiz.
Bilim ilerlesin diye yapılan çalışmaların bir noktada insanlıktan tamamen kopması… İşte Nazi Almanyası döneminde yapılan insan deneyleri tam olarak böyle bir karanlığı temsil ediyor. Nazi Almanyası döneminde, özellikle II. Dünya Savaşı sırasında, toplama kampları sadece esir tutma yerleri değildi. Aynı…devamıBilim ilerlesin diye yapılan çalışmaların bir noktada insanlıktan tamamen kopması… İşte Nazi Almanyası döneminde yapılan insan deneyleri tam olarak böyle bir karanlığı temsil ediyor.
Nazi Almanyası döneminde, özellikle II. Dünya Savaşı sırasında, toplama kampları sadece esir tutma yerleri değildi. Aynı zamanda “bilimsel araştırma” adı altında sistematik işkencelerin yapıldığı merkezler hâline getirildi. Bu deneylerin büyük çoğunluğu Holokost sürecinde Yahudiler, Romanlar, engelliler ve savaş esirleri üzerinde gerçekleştirildi.
Deneylerin ortak özelliği şu: bilimsel etik diye bir şey yok, gönüllülük yok, insan hayatına dair en küçük bir değer yok.
En bilinen deneylerden biri, dondurma deneyleriydi. Nazi doktorları, özellikle Sigmund Rascher öncülüğünde, insanların aşırı soğukta ne kadar süre hayatta kalabileceğini anlamaya çalıştı. Kurbanlar buz dolu tanklara sokuluyor ya da çıplak şekilde dışarıda dondurucu havada bekletiliyordu. Vücut ısısı düştükçe bilinç kaybı, kas kontrolünün kaybı ve sonunda ölüm gerçekleşiyordu. Daha “ilginç” olan kısım ise bundan sonrası: bazı denekler tekrar ısıtılmaya çalışılıyordu. Sıcak suya batırma, hayvan derileriyle sarma ya da insan vücudu teması gibi yöntemler deneniyordu. Çoğu ya süreçte ya da hemen sonrasında ölüyordu.
Bir diğer korkunç alan yüksek irtifa deneyleriydi. Bu deneylerde basınç odaları kullanıldı. Amaç, pilotların yüksek irtifada karşılaşacağı koşulları simüle etmekti. Kurbanlar vakum benzeri ortamlara sokuluyor, oksijen yavaş yavaş azaltılıyordu. Sonuç olarak insanlar nefes alamıyor, gözleri dışarı fırlayacak gibi oluyor, iç organlarında ciddi hasar oluşuyordu. Birçok denek bu süreçte hayatını kaybetti. Ölenlerin otopsileri yapılarak “veri” toplanıyordu. Bilim adına yapılan şeyin geldiği nokta bu.
En ürkütücü deneylerden biri de ikizler üzerinde yapılan çalışmalardı. Bu alanda adı en çok geçen kişi Josef Mengele. Özellikle Auschwitz kampında, ikiz çocuklar onun “özel ilgisi” altındaydı. Ama bu ilgi, laboratuvar faresine gösterilen ilgiden farksızdı. İkizler üzerinde genetik benzerlikleri incelemek için birine yapılan işlemin diğeriyle karşılaştırılması hedefleniyordu. Kan değişimleri, bilinçli enfeksiyonlar, organ çıkarma, hatta göz renklerini değiştirmek için kimyasal enjekte etme gibi uygulamalar yapıldı. Çoğu çocuk bu süreçleri atlatamadı.
Bir başka deney alanı ise hastalıklar ve ilaçlardı. Tifüs, sıtma, tüberküloz gibi hastalıklar bilinçli olarak insanlara bulaştırıldı. Amaç, yeni ilaçların etkisini görmekti. Ancak bu “testler” sırasında kullanılan dozlar, yöntemler ve koşullar tamamen kontrolsüzdü. İnsanlar tedavi edilmek için değil, sadece gözlemlenmek için kullanıldı. Deneklerin büyük kısmı ya hastalıktan ya da deneylerin yan etkilerinden öldü.
Sterilizasyon deneyleri de Nazi ideolojisinin bir parçasıydı. “İstenmeyen” grupların çoğalmasını engellemek amacıyla hızlı ve kitlesel kısırlaştırma yöntemleri geliştirilmeye çalışıldı. Radyasyon, kimyasal maddeler ve cerrahi müdahaleler kullanıldı. Bu işlemler çoğu zaman anestezi olmadan yapıldı ve ciddi iç hasarlara, enfeksiyonlara ve ölümlere yol açtı.
Bu deneylerin en rahatsız edici yönü, yapılanların “bilimsel çalışma” adı altında sunulmasıdır. Oysa bugün açıkça görüyoruz ki burada söz konusu olan şey bilim değil; ideolojiyle şekillenmiş, insan hayatını değersiz gören bir anlayıştır. Zaten modern bilimde etik kuralların bu kadar katı ve vazgeçilmez olmasının temel sebeplerinden biri de bu karanlık geçmiştir. İnsan üzerinde yapılan her araştırmanın sınırları olması gerektiği, ancak bu tür trajediler yaşandıktan sonra net biçimde kabul edilmiştir.
Üstelik bu deneyler, sözde bilimsel amaçlarına rağmen gerçek anlamda hiçbir bilimsel değer de taşımıyordu. Yöntemler düzensiz, sonuçlar güvenilmez ve süreç tamamen etik dışıydı. Yani ortada ne sistemli bir araştırma ne de insanlığa katkı sağlayacak bir bilgi üretimi vardı. Geriye sadece ideolojiyle yönlendirilen, kontrolsüz bir güç anlayışının yarattığı organize bir vahşet kalıyordu.
Savaş bittikten sonra bu suçlar Nürnberg Mahkemeleri kapsamında yargılandı. Bu süreç, modern tıp etiğinin temellerinden biri olan “Nürnberg Kodu”nun ortaya çıkmasına neden oldu. Yani ironik bir şekilde, bu korkunç olaylar insanlık için “bir daha asla” denmesi gereken kuralların yazılmasını sağladı.
Kısacası, Nazi insan deneyleri bilimsel meraktan çok, kontrolsüz güç ve ideolojinin insan hayatını nasıl hiçe sayabileceğinin en net örneklerinden biri. İnsanlar bazen gerçekten en büyük korku hikâyesini kendileri yazıyor.
Bazen insanlık kendi karanlığını üretmekte inanılmaz derecede başarılı oluyor. 2017 yılının ilk saatlerinde İstanbul’da yaşanan Reina Gece Kulübü Saldırısı bunun en acı örneklerinden biriydi açıkçası beni etkileyen olaylardan biri çünkü o dönem Reina hatrısayılır ve prestij kazanmış bir clubtı. Yılbaşı…devamıBazen insanlık kendi karanlığını üretmekte inanılmaz derecede başarılı oluyor. 2017 yılının ilk saatlerinde İstanbul’da yaşanan Reina Gece Kulübü Saldırısı bunun en acı örneklerinden biriydi açıkçası beni etkileyen olaylardan biri çünkü o dönem Reina hatrısayılır ve prestij kazanmış bir clubtı. Yılbaşı gecesi insanlar yeni yılı kutlamak için eğlenirken, birkaç dakika içinde her şey bir trajediye dönüştü.
Saldırı, İstanbul’un Ortaköy semtinde bulunan ünlü eğlence mekânı Reina’da gerçekleşti. 1 Ocak 2017’nin ilk saatlerinde silahlı bir saldırgan gece kulübüne girerek otomatik silahla ateş açtı. O sırada içeride yüzlerce kişi yeni yılı kutluyordu.
İnsanlar müzik dinliyor, dans ediyor ve yeni yılın başlamasını kutluyordu. Ancak saldırganın içeri girmesiyle birlikte mekânda büyük bir panik yaşandı. İnsanlar kaçmaya çalıştı, bazıları saklandı, bazıları ise panik içinde dışarı çıkmaya çalıştı.
Saldırıda 39 kişi hayatını kaybetti ve çok sayıda kişi yaralandı. Ölenler yalnızca Türkiye’den değildi; farklı ülkelerden insanlar da bu saldırıda yaşamını yitirdi. Bu durum olayın uluslararası yankı uyandırmasına neden oldu. Yaralanan onlarca kişi hastanelere kaldırıldı ve olay kısa sürede dünyanın birçok yerinde haber oldu.
Saldırıyı gerçekleştiren kişinin daha sonra Abdulkadir Masharipov olduğu tespit edildi. Saldırgan olaydan sonra kaçtı ve yaklaşık iki hafta süren bir operasyonun ardından İstanbul’da yakalandı. Yapılan soruşturmada saldırının terör örgütü IŞİD ile bağlantılı olduğu açıklandı. Bu örgüt daha önce de farklı ülkelerde sivillere yönelik saldırılar gerçekleştirmişti.
O gece yaşananlar sadece bir terör saldırısı değil, aynı zamanda insanların günlük hayatının ne kadar kırılgan olduğunu da gösteren bir olaydı. İnsanlar yeni yılı karşılamak için bir araya gelmişti ve kimse birkaç dakika içinde hayatlarının tamamen değişeceğini düşünmüyordu. Saldırı sonrasında Türkiye’de ve dünyada büyük bir üzüntü ve tepki oluştu. Birçok ülke saldırıyı kınadı ve hayatını kaybedenler için taziye mesajları yayımlandı.
Reina saldırısı, modern şehirlerde güvenlik, terör ve toplumsal dayanışma gibi konuların yeniden tartışılmasına neden oldu. Aynı zamanda bu tür saldırıların hedefinin çoğu zaman sıradan insanlar olduğunu bir kez daha gösterdi.
Tarih bazen büyük savaşlarla değil, böyle tek bir gecede yaşanan trajedilerle de hafızalara kazınır. İnsanlar eğlenmek için bir araya gelir, sonra biri çıkar ve tüm o geceyi tarihin karanlık sayfalarından birine dönüştürür. Bu da insanlığın ne kadar ilerlemiş görünse de hâlâ ne kadar kırılgan olduğunu hatırlatır.
(Biraz erken paylaştım) İnsanlık tarihine bakınca kendimizi dünyanın merkezinde sanmayı seviyoruz. Gezegen sanki bizim için hazırlanmış gibi davranıyoruz. Gerçek biraz farklı. Biz sahneye çok geç çıkan bir türüz. Bizden milyonlarca yıl önce dünyaya hâkim olan canlılar vardı: Dinozorlar. Dinozorların hikâyesi…devamı(Biraz erken paylaştım)
İnsanlık tarihine bakınca kendimizi dünyanın merkezinde sanmayı seviyoruz. Gezegen sanki bizim için hazırlanmış gibi davranıyoruz. Gerçek biraz farklı. Biz sahneye çok geç çıkan bir türüz. Bizden milyonlarca yıl önce dünyaya hâkim olan canlılar vardı: Dinozorlar.
Dinozorların hikâyesi yaklaşık 230 milyon yıl önce başladı. Bu dönem Triyas Dönemi olarak bilinir. O zamanlar dünya bugünkünden çok farklıydı. Kıtaların büyük kısmı Pangea adlı dev bir kara parçası hâlindeydi. İklim daha sıcak ve kuruydu, gezegende sürüngen türleri hızla çeşitleniyordu.
İlk dinozorlar aslında sandığın kadar dev değildi.
Çoğu tavuk veya köpek büyüklüğünde küçük avcılardı. Erken türlerden biri Eoraptor olarak bilinir. Bu canlılar iki ayak üzerinde koşabilen çevik hayvanlardı ve zamanla farklı ortamlara uyum sağlayarak çeşitlenmeye başladılar.
Dinozorların gerçekten yükselişe geçtiği dönem ise Jura Dönemi oldu. Bu dönemde iklim daha nemli hale geldi, ormanlar genişledi ve dinozorlar devasa boyutlara ulaşmaya başladı. Uzun boyunlu otçullar ve büyük yırtıcılar ortaya çıktı. İnsanların en çok tanıdığı türlerden biri olan Tyrannosaurus rex biraz daha sonra, Kretase Dönemi sırasında yaşamış güçlü bir avcıydı.
Yaklaşık 160 milyon yıl boyunca dinozorlar dünyadaki baskın kara hayvanlarıydı. Bu süre insanlık tarihinden inanılmaz derecede daha uzun. O dönemde memeliler de vardı ama çoğu küçük, gece yaşayan ve dinozorların gölgesinde kalan canlılardı.
Sonra yaklaşık 66 milyon yıl önce bir şey oldu ve gezegenin tarihi bir anda değişti. Dinozorların büyük kısmı bir anda yok oldu. Bu olay bilimde Kretase-Paleojen yok oluşu olarak bilinir.
Bu yok oluş için birkaç teori var ama en güçlü teori asteroit çarpmasıdır. Bilim insanları Meksika’da bulunan Chicxulub Krateri adlı dev kraterin yaklaşık 10 kilometre genişliğinde bir göktaşı tarafından oluştuğunu keşfetti. Bu çarpışma o kadar güçlüydü ki atmosfere dev miktarda toz ve gaz yayıldı. Güneş ışığı uzun süre dünyaya ulaşamadı, bitkiler öldü ve besin zinciri çökmeye başladı.
Bazı bilim insanları ise tek sebebin asteroit olmayabileceğini düşünüyor. Aynı dönemde Hindistan’da gerçekleşen dev volkanik patlamalar, yani Deccan Traps Volkanizması, atmosferi büyük ölçüde değiştirmiş olabilir. Bu patlamalar milyonlarca yıl boyunca lav püskürtmüş ve iklimi ciddi şekilde etkilemiş olabilir.
Bir diğer teori ise iklim değişimleri ve deniz seviyelerindeki büyük değişikliklerin ekosistemleri zaten zayıflatmış olmasıdır. Yani bazı bilim insanlarına göre asteroit son darbeyi vurmuş olabilir.
Ama işin ironik tarafı şu: Dinozorlar tamamen yok olmadı. Bugün gökyüzünde uçan kuşlar aslında dinozorların yaşayan torunlarıdır. Modern kuşların kökeni küçük tüylü dinozorlara dayanır. Yani teknik olarak bakarsak dinozorlar hâlâ dünyada var, sadece şekil değiştirmiş durumdalar.
Sonuç olarak dinozorların tarihi milyonlarca yıl süren bir yükseliş ve ani bir çöküş hikâyesi. Küçük sürüngenlerden devasa canlılara dönüşen bir evrim süreci ve sonunda gezegen çapında bir felaket. İnsanlar bazen dünyanın kalıcı sahipleri olduklarını düşünüyor. Dinozorların hikâyesi ise gezegenin aslında kimseye ait olmadığını oldukça net gösteriyor. Dünya sahnesi sürekli değişiyor ve her türün zamanı bir gün sona eriyor. Bizimki de dahil. Neşeli düşünce değil, ama jeoloji romantizm sevmez.