Elimde 9 tane konu var. Bunlar: •Reina saldırısı •Bozkurt efsanesi •60’lardan 2000’lere Türkiye •Dünya’nın oluşumu •Dinozorlar •Dyatlov Geçidi •Petra Kenti •İpek Yolu •Türklerde Şamanlık Bunlar var. Hangisini paylaşayım?
İnsanların gizli varlıklara inanma alışkanlığı bitmiyor. Sahneye Reptilian conspiracy theory yani reptilyan teorisi giriyor. Kısaca anlatırsak bu teoriye göre bazı sürüngen benzeri varlıklar insan kılığına girebilir ve dünyadaki siyasi ya da ekonomik güçleri gizlice kontrol eder. Kulağa bilim kurgu gibi…devamıİnsanların gizli varlıklara inanma alışkanlığı bitmiyor.
Sahneye Reptilian conspiracy theory yani reptilyan teorisi giriyor. Kısaca anlatırsak bu teoriye göre bazı sürüngen benzeri varlıklar insan kılığına girebilir ve dünyadaki siyasi ya da ekonomik güçleri gizlice kontrol eder. Kulağa bilim kurgu gibi geliyor çünkü… zaten büyük ölçüde öyle.
Reptilyan fikrinin kökeni aslında oldukça eskiye gider. Antik kültürlerde insan ile hayvan özelliklerini birleştiren varlıklardan söz edilirdi. Örneğin Mezopotamya ve Mısır mitolojilerinde yarı insan yarı hayvan tanrılar bulunur. Bazı teoriler bu anlatıların daha sonra reptilyan fikrinin oluşmasına zemin hazırladığını iddia eder.
Ancak modern anlamdaki reptilyan teorisi özellikle 20. yüzyılın sonlarında popülerleşmiştir. Bu teorinin en bilinen savunucularından biri David Icke adlı yazardır. Icke’ye göre sürüngen görünümlü uzaylılar insan formuna girebilir ve dünyadaki bazı güçlü aileler aslında bu varlıkların soyundan gelmektedir.
Bilimsel açıdan bakıldığında ise reptilyanların varlığına dair hiçbir kanıt bulunmamaktadır. İnsan biyolojisi ve evrimsel tarih incelendiğinde insanların memeliler sınıfına ait olduğu açıkça görülür. Evrimsel süreçte sürüngenlerle ortak atalar milyonlarca yıl önce yaşamıştır. Bu süreç Evrim Teorisi ile açıklanır. Yani insanların gizlice sürüngen türü bir canlıya dönüşmesi ya da böyle bir türle karışması biyolojik olarak mümkün görünmez.
Buna rağmen reptilyan teorisinin popüler olmasının bazı psikolojik nedenleri vardır. İnsan beyni karmaşık olayları basit açıklamalarla anlamlandırmaya eğilimlidir. Büyük siyasi olaylar, ekonomik krizler veya dünya çapındaki değişimler bazen insanlara çok karmaşık görünür. Bu durumda bazı kişiler bu olayların arkasında gizli bir güç olduğunu düşünmeye daha yatkın olur.
Sosyoloji ve psikoloji araştırmaları, komplo teorilerinin çoğu zaman belirsizlik ve güvensizlik dönemlerinde daha hızlı yayıldığını göstermektedir.
Bilim insanları ayrıca insan beyninin “örüntü arama” eğilimine dikkat çeker. Beyin bazen rastgele olaylar arasında bile bir bağlantı varmış gibi algılayabilir. Bu durum psikolojide Apofeni olarak bilinir. Komplo teorilerinin yayılmasında bu tür zihinsel eğilimlerin etkili olduğu düşünülür.
Sonuç olarak reptilyanlar popüler kültürde oldukça ilgi çekici bir fikir olsa da bilimsel olarak desteklenen bir gerçek değildir. Bu kavram daha çok komplo teorileri, bilim kurgu ve internet kültürü içinde yaşamaya devam eder. İnsanların bilinmeyen şeyleri açıklamak için bazen uzaylı sürüngenler icat etmesi garip görünebilir. Ama tarih boyunca insanlar gizemli olaylara fantastik açıklamalar getirmeyi hep sevmiştir. İnsan zihni bazen gerçeklerden çok hikâyeleri tercih eder.
İnsanlık tarihine bakınca insanların açıklayamadıkları şeyleri çoğu zaman doğaüstü varlıklarla açıklamaya çalıştığını görmek zor değil. Vampir inancı da bunun en ilginç örneklerinden biridir. Bugün korku filmleri ve romanlarla tanınan Vampir, aslında yüzyıllar önce Avrupa’da insanların gerçekten var olduğuna inandığı bir…devamıİnsanlık tarihine bakınca insanların açıklayamadıkları şeyleri çoğu zaman doğaüstü varlıklarla açıklamaya çalıştığını görmek zor değil.
Vampir inancı da bunun en ilginç örneklerinden biridir. Bugün korku filmleri ve romanlarla tanınan Vampir, aslında yüzyıllar önce Avrupa’da insanların gerçekten var olduğuna inandığı bir varlıktı. Vampirler genellikle öldükten sonra mezardan çıkan, yaşayan insanların kanını içerek hayatını sürdüren yaratıklar olarak düşünülüyordu. Ancak bu fikrin ortaya çıkışı yalnızca efsanelerden değil, insanların korkularından, hastalıklardan ve o dönemdeki bilgi eksikliğinden de etkilenmiştir.
Vampire benzeyen varlıklardan söz eden en eski anlatılar antik dönemlere kadar uzanır. Mezopotamya ve Antik Yunan’da geceleri ortaya çıkan ve insanların yaşam enerjisini emen yaratıklarla ilgili hikâyeler bulunur. Örneğin Antik Yunan mitolojisinde Lamia adlı varlık çocukları ve insanların kanını emen bir yaratık olarak anlatılmıştır. Yine Empusa adlı başka bir yaratığın da geceleri ortaya çıkarak insanlara zarar verdiğine inanılırdı. Bu anlatılar bugünkü vampir fikrine tam olarak benzese de, insanların çok eski zamanlardan beri kan emen ya da gece avlanan varlıklardan korktuğunu gösterir.
Modern vampir inancının en güçlü şekilde ortaya çıktığı yer ise Doğu Avrupa’dır. Özellikle 1600 ve 1700’lü yıllarda Balkanlar ve Orta Avrupa’da birçok insan mezardan çıkan ölülerin yaşayanlara saldırdığına inanıyordu. Bu inanç özellikle Sırbistan, Romanya ve Macaristan gibi bölgelerde oldukça yaygındı. Hatta bazı köylerde ölümler artınca insanların vampir saldırısına uğradığı düşünülüyordu.
Bu inanç yalnızca halk arasında kalmadı; bazı olaylar resmi kayıtlara bile geçti. Örneğin 1725 yılında Sırbistan’da yaşayan Petar Blagojević adlı bir adam öldükten sonra köyde bazı kişilerin gizemli şekilde öldüğü iddia edildi. Köylüler bunun onun vampir olarak geri dönmesi nedeniyle olduğunu düşündü. Yetkililer mezarı açtığında cesedin çok az çürümüş olduğunu gördüler ve bunun vampir olduğuna inandılar. Bunun üzerine cesedin kalbine kazık çakıldığı ve mezarın tekrar kapatıldığı kaydedildi.
Benzer bir olay da Arnold Paole adlı bir askerle ilgili anlatılır. Ölümünden sonra köyde birçok kişinin hastalanıp ölmesi üzerine mezarı açıldı ve vampir olduğuna inanılarak kalbine kazık çakıldı. Bu tür olaylar Avrupa’da “vampir panikleri” olarak bilinen bir döneme yol açtı.
İnsanlar vampir olduğuna inandıkları kişilerden korunmak için çeşitli yöntemler kullanıyordu. En yaygın yöntem mezarı açıp cesedi incelemekti.
Eğer ceset çürümemiş görünüyorsa ya da ağız kısmında kan benzeri bir sıvı varsa bunun vampir olduğuna inanılıyordu. Bu durumda kalbine tahta kazık çakılır, başı kesilir ya da ceset yakılırdı. Bazı bölgelerde ise mezardan çıkmasını engellemek için cesedin ağzına taş veya tuğla koyulurdu.
Arkeologlar bugün özellikle Polonya ve Bulgaristan gibi ülkelerde bu şekilde gömülmüş iskeletler bulmuştur.
Bilim insanlarına göre vampir inancının yayılmasının birkaç nedeni vardır. O dönemlerde insanlar hastalıkların nasıl yayıldığını bilmiyordu.
Özellikle veba veya tüberküloz gibi hastalıklar aynı ailede birçok kişinin kısa sürede ölmesine neden olabiliyordu. İnsanlar bunun mezardan çıkan bir vampirin saldırısı olduğunu düşünüyordu. Ayrıca cesetlerin çürüme süreci de yanlış yorumlanıyordu. Bazen cesetler şişebilir veya ağızdan koyu renkli sıvılar çıkabilir; bu da insanların cesedin kan içtiğini düşünmesine yol açıyordu.
Günümüzde insanların aklına gelen vampir görüntüsü ise büyük ölçüde edebiyattan gelmektedir. 1897 yılında yazılan Dracula romanı modern vampir imajını dünyaya yaydı. Romandaki Kont Dracula karakteri, geceleri yaşayan, insan kanı içen ve doğaüstü güçleri olan vampir fikrini popüler hale getirdi. Bu karakterden sonra vampirler sinema, edebiyat ve popüler kültürde sıkça kullanılan korku figürlerinden biri haline geldi.
Sonuç olarak vampirler büyük ihtimalle gerçek varlıklar değildi; ancak insanlar tarih boyunca onların var olduğuna ciddi şekilde inanmıştı. Bu inanç yüzünden mezarlar açıldı, cesetler yakıldı ve birçok tuhaf ritüel uygulandı. Vampir hikâyeleri aslında insanlığın bilinmeyenden duyduğu korkunun ve açıklayamadığı olaylara verdiği hayal gücü dolu cevapların bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. İnsanlar bazen karanlıkta bir canavar olduğuna inanmayı, gerçeğin daha karmaşık olmasını kabul etmekten daha kolay bulur.
Venüs’ün mitolojik yeri oldukça ilginç çünkü bu gezegen, gökyüzünde en parlak görülen cisimlerden biri olduğu için neredeyse bütün eski uygarlıklar tarafından fark edilmiş ve kutsal sayılmıştır. İnsanlar teleskop olmadan bile Venüs’ü rahatça görebildikleri için onu sıradan bir yıldız sanmamış, genellikle…devamıVenüs’ün mitolojik yeri oldukça ilginç çünkü bu gezegen, gökyüzünde en parlak görülen cisimlerden biri olduğu için neredeyse bütün eski uygarlıklar tarafından fark edilmiş ve kutsal sayılmıştır. İnsanlar teleskop olmadan bile
Venüs’ü rahatça görebildikleri için onu sıradan bir yıldız sanmamış, genellikle tanrılarla ilişkilendirmiştir. Sabah güneş doğmadan önce görülen hâline “sabah yıldızı”, gün batımından sonra görülen hâline ise “akşam yıldızı” denmiş ve uzun süre bunların aynı gök cismi olduğu bile anlaşılmamıştır.
En bilinen mitolojik anlamı Roma mitolojisinden gelir. Venüs gezegeni, aşk ve güzellik tanrıçası olan Venus ile özdeşleştirilmiştir. Bu tanrıça Yunan mitolojisindeki Aphrodite ile aynı kabul edilir.
Gökyüzünde diğer yıldızlardan daha parlak görünmesi, tanrıçanın güzelliğiyle ilişkilendirilmiştir. Bu yüzden Venüs, aşkın, çekiciliğin ve kadınsı gücün simgesi haline gelmiştir.
Daha eski uygarlıklarda Venüs’ün anlamı biraz daha farklıydı. Mezopotamya’da Venüs, hem aşk hem savaşla ilişkilendirilen güçlü bir tanrıça olan Inanna ya da Ishtar ile bağlantılıydı. İlginç olan şey, Venüs’ün gökyüzünde bir süre kaybolup sonra tekrar görünmesi, bu tanrıçaların ölüm ve yeniden doğuş hikâyeleriyle ilişkilendirilmişti. İnsanlar gezegenin ortadan kaybolup yeniden ortaya çıkmasını bir tür diriliş gibi yorumlamışlardı.
Eski Türk inanışlarında Venüs doğrudan bir tanrıçaya bağlanmasa da “Çolpan” ya da “Çoban Yıldızı” adıyla bilinirdi. Sabahları gökyüzünde görüldüğü için yol gösterici bir yıldız sayılırdı.
Göçebe hayat yaşayan toplumlarda sabah yıldızının görünmesi, günün başladığını haber veren bir işaret olarak kabul edilirdi.
Venüs’ün mitolojik öneminin temel nedeni aslında çok basit: Gökyüzünde Ay’dan sonra en parlak görülen cisimlerden biridir ve dikkat çekmemesi imkânsızdır. Eski insanlar parlak olan her şeyi kutsal saymaya eğilimliydi.
Bu yüzden Venüs bazen aşk tanrıçası, bazen savaş tanrıçası, bazen de yol gösteren bir yıldız olarak yorumlanmıştır.
Kısaca Venüs mitolojide sadece bir gezegen değil, insanların gökyüzüne bakıp anlam yükleme ihtiyacının en eski örneklerinden biridir. Aynı parlak nokta, farklı kültürlerde aşkı, gücü, yeniden doğuşu ya da yön bulmayı temsil etmiştir. İnsanlık göğe bakmış ve o ışık noktasına kendi hikâyelerini yazmıştır.
Bugün seçtiğim konu dejavu yaşamak ilginiz varsa okuyabilirsiniz:) Dejavu yaşamak, yani bir anı daha önce yaşamış gibi hissetme durumu. Bu hissi yaşayan çoğu kişi gibi ben de ilk yaşadığımda bunun neden olduğunu merak etmiştim. Çünkü o an gerçekten çok tanıdık…devamıBugün seçtiğim konu dejavu yaşamak ilginiz varsa okuyabilirsiniz:)
Dejavu yaşamak, yani bir anı daha önce yaşamış gibi hissetme durumu. Bu hissi yaşayan çoğu kişi gibi ben de ilk yaşadığımda bunun neden olduğunu merak etmiştim.
Çünkü o an gerçekten çok tanıdık gelir ama bunu nerede ve ne zaman yaşadığını hatırlayamazsın. Bu durum birkaç saniye sürer ve sonra kaybolur. İlginç olan şey ise bilim insanlarının dejavuyu tamamen açıklayamasa da oldukça güçlü bazı açıklamalar geliştirmiş olmasıdır.
Bilimsel olarak dejavunun en güçlü açıklamalarından biri hafıza sistemleriyle ilgilidir.
Beynimizde hatıraları depolayan bölgeler ile tanıdıklık hissini oluşturan bölgeler birbirinden biraz farklı çalışır. Normalde bir olayı hatırladığımızda hem anı hatırlama hem de tanıdıklık hissi birlikte oluşur. Ama dejavu sırasında sadece tanıdıklık hissi oluşur, gerçek bir hatıra ortaya çıkmaz. Bu yüzden kişi “bunu yaşamıştım” diye hisseder ama detayları hatırlayamaz.
Beynin özellikle hipokampus ve temporal lob bölgelerinin dejavuda rol oynadığı düşünülür. Bu bölgeler hafızayla ilgilidir. Özellikle temporal lob epilepsisi olan bazı kişilerde dejavu çok daha sık görülür. Bu durum dejavunun gerçekten nörolojik bir temeli olduğunu gösteren önemli kanıtlardan biri sayılır.
Bir başka güçlü açıklama çift işleme teorisi olarak bilinir. Buna göre beyin aynı bilgiyi iki farklı yoldan işler. Normalde bu işlemler aynı anda gerçekleşir.
Ama eğer çok küçük bir gecikme olursa beyin ikinci algıyı “daha önce yaşanmış” gibi yorumlayabilir. Yani aslında yaşadığımız olay yeni olsa bile beyin onu birkaç milisaniye önce algıladığı için tanıdık hissedebilir.
Bir diğer bilimsel açıklama benzerlik teorisidir.
Bazen bulunduğumuz bir ortam geçmişte gördüğümüz bir ortama çok benzeyebilir. Mesela bir odanın düzeni, ışık açısı veya kokular daha önce fark etmeden yaşadığımız bir anıya benzeyebilir. Beyin bu benzerliği tam hatırlayamaz ama tanıdıklık hissi oluşturur. Bu da dejavu gibi algılanabilir.
Araştırmalar dejavunun özellikle 15–25 yaş arasında daha sık görüldüğünü gösterir. Bunun sebebi genç insanların hafıza sistemlerinin daha aktif olması olabilir. Yaş ilerledikçe dejavu sıklığı genellikle azalır.
Bazı çalışmalar dejavunun yorgunluk ve stresle bağlantılı olabileceğini de gösterir. Uykusuz kalındığında beynin bilgi işleme düzeni bozulabilir ve bu tür hafıza karışıklıkları daha kolay ortaya çıkabilir.
Bir başka ilginç bilimsel görüş ise dejavunun aslında hafızanın sağlıklı çalıştığını gösteren bir işaret olabileceği yönündedir. Çünkü beyin sürekli olarak yeni bilgileri eski bilgilerle karşılaştırır.
Dejavu bu karşılaştırma sırasında oluşan küçük bir hata olabilir. Yani bir bakıma beynin sürekli kontrol yaptığını gösteren bir yan etki gibi düşünülebilir.
Bilimsel açıdan önemli bir nokta da şu: Dejavu yaşayan insanlar genellikle bunun garip ama gerçek olmadığını bilir. Yani kişi gerçekten geçmişi hatırladığını düşünmez, sadece öyle hisseder. Bu durum dejavuyu bazı psikolojik rahatsızlıklardan ayıran önemli bir özelliktir.
Bence dejavuyu ilginç yapan şey şu: İnsan zihni normalde çok düzenli çalışıyor gibi görünür ama aslında çok küçük bir sinyal hatası bile gerçeklik duygusunu değiştirebiliyor. Sadece birkaç saniyelik bir his bile insanın zaman algısını karıştırabiliyor. Bu yüzden dejavu bana doğaüstü bir olaydan çok, beynin ne kadar karmaşık bir sistem olduğunu gösteren küçük bir hata gibi görünüyor.
Gün Olur Asra Bedel adlı kitabın konusunu araştırırken çok garip ama bir o kadar da tanıdık gelen bir hikâyeyle karşılaştım. Kitapta anlatılan olaylar arasında özellikle dikkatimi çeken şey mankurt efsanesi oldu. Mankurt efsanesine göre esir alınan gençlerin başı kazınır, kafalarına…devamıGün Olur Asra Bedel adlı kitabın konusunu araştırırken çok garip ama bir o kadar da tanıdık gelen bir hikâyeyle karşılaştım. Kitapta anlatılan olaylar arasında özellikle dikkatimi çeken şey mankurt efsanesi oldu.
Mankurt efsanesine göre esir alınan gençlerin başı kazınır, kafalarına taze deve derisi sıkıca sarılır ve güneş altında bırakılırdı. Deve derisi kurudukça daralır ve dayanılmaz acılar yaratırdı. Bu süreçten sağ çıkan kişilerin hafızasını kaybettiğine inanılırdı. Artık kim olduklarını, nereden geldiklerini ve geçmişlerini hatırlamazlardı. Geçmişini bilmeyen bu insanlar efendilerine körü körüne bağlı hale gelirdi. Onlara ne söylenirse yaparlardı çünkü kendi kimlikleri tamamen yok olmuş olurdu.
Bu efsane ilk bakışta eski bozkır hikâyelerinden biri gibi görünse de biraz düşününce oldukça tanıdık geliyor. Günümüzde insanlar fiziksel olarak böyle bir işkence görmeden de geçmişlerinden kopabiliyor. Kendi tarihini ve kimliğini bilmeyen insanlar başkalarının düşüncelerini sorgulamadan kabul edebiliyor. Bu yüzden mankurt hikâyesi sadece geçmişe ait bir anlatı gibi değil, daha çok bir uyarı gibi duruyor.
Kitapta dikkatimi çeken bir diğer konu ise uzayla ilgili olan bölümlerdi. Hikâyenin bir kısmında bir uzay üssünde çalışan insanlar anlatılır ve uzaya gönderilen kozmonotların başka bir uygarlıkla temas kurma ihtimali ortaya çıkar. Bu uygarlık, insanlıktan daha gelişmiş ve daha barışçıl bir toplum olarak anlatılır. Buna rağmen dünyadaki yöneticiler bu gelişmeyle ilgilenmek yerine bundan korkar ve bu bağlantının kurulmasını istemezler. İnsanların daha büyük bir geleceğe yönelmesi yerine mevcut düzenin korunması tercih edilir.
Bu kısım da bana oldukça tanıdık geldi. İnsanlık bir yandan ilerlediğini söylerken diğer yandan bilinmeyene karşı büyük bir mesafe koyuyor. Yeni olan şeyler çoğu zaman bir fırsat olarak değil, tehdit olarak görülüyor. Kitapta geleceğe açılabilecek bir kapının kapatılması, insanların bilinçli olarak sınırlı tutulduğu fikrini düşündürüyor.
Kitaptaki bu iki anlatım sanki birbirine paralel ilerliyor gibi duruyor. Bir yanda geçmişini unutturulan insanlar var, diğer yanda ise geleceğe yaklaşması engellenen bir toplum. Biri geçmişten koparılmış, diğeri geleceğe yaklaştırılmıyor. Ortada kalan şey ise yönünü kaybetmiş bir insanlık oluyor.
Bu yüzden bu kitabı araştırırken karşıma çıkan mankurt hikâyesi ve uzayla ilgili bölümler bana sadece bir romanın parçaları gibi gelmedi. Daha çok günümüz dünyasıyla benzerlik taşıyan bir anlatım gibi göründü. İnsanların geçmişten kopması ve aynı zamanda daha büyük bir geleceğe adım atmaktan çekinmesi bugün de farklı şekillerde karşımıza çıkıyor. Bu yüzden bu eser sadece bir bozkır hikâyesi değil, insanın geçmişle gelecek arasında sıkışmasını anlatan oldukça düşündürücü bir anlatı gibi duruyor.
Bugün anlatmak istediğim konulardan biri Türk mitolojisindeki mitolojik ögeler, yani eski Türklerin evreni açıklamak için düşündükleri tanrılar, ruhlar ve varlıklar. Yunan mitolojisinde Zeus, Poseidon ya da Hades gibi belirgin tanrılar vardır. Türk mitolojisini araştırınca ben de bizde böyle figürler var…devamıBugün anlatmak istediğim konulardan biri Türk mitolojisindeki mitolojik ögeler, yani eski Türklerin evreni açıklamak için düşündükleri tanrılar, ruhlar ve varlıklar.
Yunan mitolojisinde Zeus, Poseidon ya da Hades gibi belirgin tanrılar vardır. Türk mitolojisini araştırınca ben de bizde böyle figürler var mı diye merak etmiştim. Aslında var, ama Türk mitolojisi sözlü gelenekle aktarıldığı için daha dağınık görünüyor. Yine de evrenin yaratılışından doğa ruhlarına kadar uzanan oldukça geniş bir mitolojik dünya var.
Türk mitolojisinin merkezinde gökyüzü bulunur. En büyük güç Gök Tanrı inancıdır. Evrenin düzenini sağlayan en yüce varlık gökyüzüyle ilişkilendirilirdi. Ama bu inanç tek başına bir tanrıdan oluşmaz; gökyüzünde, yeryüzünde ve yeraltında yaşayan birçok varlık olduğuna inanılırdı.
Evrenin yaratılışıyla ilişkilendirilen önemli varlıklardan biri Kayra Han olarak bilinir. Kayra Han yaratıcı bir güç olarak anlatılır ve bazı inanışlara göre hayat ağacını yarattığı düşünülür. Gökyüzünün en üst katlarında yaşadığına inanılırdı.
Kayra Han’dan sonra gelen en önemli varlıklardan biri Ülgen’dir. Ülgen iyiliği ve düzeni temsil eder. İnsanların ve dünyanın yaratılmasında rol oynadığına inanılır. Gökyüzünün yüksek katlarında yaşadığı düşünülür ve şamanların bilgiyi ondan aldığına inanılırdı.
Ülgen’in karşıtı sayılan varlık ise Erlik’tir. Erlik yeraltı dünyasının efendisi olarak anlatılır. Ölümle ve karanlıkla ilişkilendirilir. Ölen insanların ruhlarının onun dünyasına gittiğine inanılırdı. Bazı anlatılarda insanlara hastalık ve kötülük getirdiği de söylenir.
Türk mitolojisinde en önemli kadın figürlerden biri Umay Anadır. Umay Ana çocukları ve anneleri koruyan bir varlık olarak düşünülürdü. Doğmamış çocukların ruhlarını koruduğuna inanılırdı. Bu yüzden özellikle kadınlar için önemli bir mitolojik figür sayılırdı.
Gökyüzüyle ilgili başka varlıklar da vardır. Mesela Güneş ve Ay bile mitolojik varlıklar olarak düşünülürdü. Güneş için Koyash adlı bir varlıktan söz edilir. Güneşin hayat verdiğine ve canlıları gökyüzüne bağladığına inanılırdı.
Ay için ise Ay Ata adlı bir figür vardır. Ay Ata gökyüzünde yaşayan bir varlık olarak anlatılır ve genellikle soğuklukla ilişkilendirilirdi.
Türk mitolojisinde sadece tanrılar yoktur. Aynı zamanda doğa ruhları da çok önemli bir yer tutar. Eski Türkler doğadaki her şeyin bir ruhu olduğuna inanırdı. Dağların, suların ve ağaçların bile ruhu olduğu düşünülürdü. Bu ruhlara genel olarak iyi ruhlar veya koruyucu ruhlar denirdi.
Mesela ateşin bile bir ruhu olduğuna inanılırdı. Ateş kutsal sayılırdı ve kirletilmemesi gerektiği düşünülürdü. Su ve toprak da aynı şekilde kutsal kabul edilirdi.
Türk mitolojisinde bir diğer önemli unsur kutsal hayvanlardır. Özellikle kurt önemli bir semboldür. Türklerin türeyiş efsanelerinde bir dişi kurdun insanları büyüttüğü anlatılır. Bu yüzden kurt güç ve soyun devamı ile ilişkilendirilir.
Bunun yanında kartal da gökyüzünü temsil eden kutsal bir hayvan sayılırdı. Bazı inanışlarda gökyüzüyle insanlar arasında bağlantı kuran bir varlık olarak görülürdü.
Türk mitolojisinde ayrıca evrenin katmanlardan oluştuğu düşüncesi vardır. Gökyüzünün birçok katı olduğuna, yeraltının da katmanlara ayrıldığına inanılırdı. Şamanların ruh yolculukları sırasında bu katlar arasında dolaştığı düşünülürdü. (Şamanlık da başka bir günün araştırma konusu bu arada)
Türk mitolojisine baktığımda en ilginç gelen şey, bu mitolojinin sadece tanrılardan oluşmaması. Aynı zamanda doğa, hayvanlar ve ruhların birlikte olduğu bir dünya anlatıyor. Yunan mitolojisi daha çok tanrı hikâyeleri gibi görünürken Türk mitolojisi bana daha çok ruhlarla dolu bir doğa anlayışı gibi geliyor.
Başta Zeus gibi belirgin figürler yok sanmıştım ama aslında Türk mitolojisinin oldukça zengin olduğu görülüyor. Gökyüzü tanrıları, yeraltı varlıkları, doğa ruhları ve kutsal hayvanlar birlikte düşünüldüğünde Türk mitolojisi sandığımdan çok daha geniş ve derin bir mitolojik dünya oluşturuyor.
Bugün anlatacağım bir diğer ve son konu ise Dans Vebası diye adlandırılan bir olay ve belirtmeliyim ki bu olayda beni en çok hayrete düşüren şey yetkililerin tepkisi oldu araştırırken. Ayrıca bu olayın birkaç yazı önce anlattığım toplumsal histeri ile ilgisi…devamıBugün anlatacağım bir diğer ve son konu ise Dans Vebası diye adlandırılan bir olay ve belirtmeliyim ki bu olayda beni en çok hayrete düşüren şey yetkililerin tepkisi oldu araştırırken. Ayrıca bu olayın birkaç yazı önce anlattığım toplumsal histeri ile ilgisi de dikkat çekici ilginizi çekecekse okuyabilirsiniz :)
İlk duyduğumda bunun uydurma bir hikâye olduğunu düşünmüştüm çünkü insanların günlerce, hatta haftalarca durmadan dans etmesi kulağa gerçek gibi gelmiyor. Ama olay gerçekten yaşanmış ve tarihe geçmiş. Üstelik en tuhaf tarafı, bugün bile kesin olarak açıklanamamış olması.
Olay 1518 yılında, bugünkü Strazburg şehrinde gerçekleşiyor. Kaynaklara göre her şey tek bir kadınla başlıyor. Frau Troffea adlı bir kadın bir gün sokakta sebepsiz yere dans etmeye başlıyor. İlk başta insanlar bunun geçici bir şey olduğunu düşünüyor ama kadın saatlerce durmadan dans ediyor. Sonra ertesi gün yine devam ediyor.
Birkaç gün içinde olay daha da tuhaf bir hâl alıyor çünkü başka insanlar da dans etmeye başlıyor. Bir hafta içinde yaklaşık 30 kişi, bir ay içinde ise yüzlerce kişi aynı şekilde dans eder hâle geliyor. İnsanlar müzik olmadan, eğlenmeden, sanki zorlanıyormuş gibi dans ediyorlar.
Kaynaklara göre bazı kişiler yorgunluktan yere yığılıyor, bazıları ise kalp krizi ya da bitkinlik yüzünden ölüyor. İnsanların dans etmeyi bırakmak istemediği değil, bırakamadığı söyleniyor. Bazıları ağlayarak dans ediyor, bazıları acı içinde kıvranıyor ama yine de hareket etmeye devam ediyor.
En ilginç noktalardan biri ise yetkililerin olaya verdiği tepki. O dönemin doktorları bunun bir hastalık olduğunu kabul ediyor ama çözümü çok garip buluyorlar. Onlara göre insanların içinde "fazla sıcak kan" vardı ve bunun dışarı atılması gerekiyordu. Yani çözüm olarak insanların daha fazla dans etmesine izin veriliyor.
Hatta dans edenler için sahne kuruluyor, müzisyenler getiriliyor ve insanların daha rahat dans etmesi sağlanıyor. Bugün düşününce bu karar oldukça garip geliyor çünkü zaten yorulan insanların daha fazla dans etmesi ölümleri artırmış olabilir.
Bir süre sonra yetkililer bunun işe yaramadığını fark ediyor. Bu kez dans eden insanları başka yerlere götürmeye başlıyorlar. Bazıları kutsal sayılan mekânlara götürülüyor çünkü olayın ilahi bir ceza olduğuna inanılıyor.
Bu olayın neden gerçekleştiği konusunda birkaç farklı teori var.
En çok konuşulan teorilerden biri toplumsal histeri teorisidir. O dönemde Avrupa’da savaşlar, hastalıklar ve açlık yaygındı. İnsanlar sürekli korku ve stres altındaydı. Bazı tarihçilere göre insanlar bu baskı yüzünden psikolojik bir kriz yaşamış olabilir ve bu kriz fiziksel hareketlere dönüşmüş olabilir.
Bir diğer teori ise zehirlenme teorisi. Bazı araştırmacılar insanların çavdar ekmeğinde bulunan bir mantardan zehirlenmiş olabileceğini söylüyor. Bu mantar halüsinasyonlara ve kontrolsüz hareketlere neden olabiliyor. Ama bu teori tam olarak kabul görmüyor çünkü zehirlenen insanların haftalarca ayakta kalması pek mümkün görünmüyor.
Bir başka görüş ise insanların gerçekten lanetlendiğine inandıkları yönünde. O dönemde insanlar hastalıkları çoğu zaman doğaüstü sebeplerle açıklıyordu. Bir kişinin dans etmeye başlaması diğer insanları da etkilemiş olabilir.
Bence Dans Vebası'nı ilginç yapan şey sadece insanların dans etmesi değil, insan zihninin bazen ne kadar garip davranabildiğini göstermesi. İnsanlar görünmeyen bir korkunun etkisiyle aynı davranışı sergileyebiliyor. Bir kişiyle başlayan bir olay yüzlerce kişiye yayılabiliyor.
Şimdi bakınca bunun daha çok insanların korkularının ve inançlarının birleşmesi gibi göründüğünü düşünüyorum. Yine de insanların günlerce durmadan dans ettiğini hayal etmek bile tuhaf geliyor ve bu yüzden Dans Vebası tarihteki en garip olaylardan biri olarak anılmaya devam ediyor.