Gün Olur Asra Bedel adlı kitabın konusunu araştırırken çok garip ama bir o kadar da tanıdık gelen bir hikâyeyle karşılaştım. Kitapta anlatılan olaylar arasında özellikle dikkatimi çeken şey mankurt efsanesi oldu. Mankurt efsanesine göre esir alınan gençlerin başı kazınır, kafalarına…devamıGün Olur Asra Bedel adlı kitabın konusunu araştırırken çok garip ama bir o kadar da tanıdık gelen bir hikâyeyle karşılaştım. Kitapta anlatılan olaylar arasında özellikle dikkatimi çeken şey mankurt efsanesi oldu.
Mankurt efsanesine göre esir alınan gençlerin başı kazınır, kafalarına taze deve derisi sıkıca sarılır ve güneş altında bırakılırdı. Deve derisi kurudukça daralır ve dayanılmaz acılar yaratırdı. Bu süreçten sağ çıkan kişilerin hafızasını kaybettiğine inanılırdı. Artık kim olduklarını, nereden geldiklerini ve geçmişlerini hatırlamazlardı. Geçmişini bilmeyen bu insanlar efendilerine körü körüne bağlı hale gelirdi. Onlara ne söylenirse yaparlardı çünkü kendi kimlikleri tamamen yok olmuş olurdu.
Bu efsane ilk bakışta eski bozkır hikâyelerinden biri gibi görünse de biraz düşününce oldukça tanıdık geliyor. Günümüzde insanlar fiziksel olarak böyle bir işkence görmeden de geçmişlerinden kopabiliyor. Kendi tarihini ve kimliğini bilmeyen insanlar başkalarının düşüncelerini sorgulamadan kabul edebiliyor. Bu yüzden mankurt hikâyesi sadece geçmişe ait bir anlatı gibi değil, daha çok bir uyarı gibi duruyor.
Kitapta dikkatimi çeken bir diğer konu ise uzayla ilgili olan bölümlerdi. Hikâyenin bir kısmında bir uzay üssünde çalışan insanlar anlatılır ve uzaya gönderilen kozmonotların başka bir uygarlıkla temas kurma ihtimali ortaya çıkar. Bu uygarlık, insanlıktan daha gelişmiş ve daha barışçıl bir toplum olarak anlatılır. Buna rağmen dünyadaki yöneticiler bu gelişmeyle ilgilenmek yerine bundan korkar ve bu bağlantının kurulmasını istemezler. İnsanların daha büyük bir geleceğe yönelmesi yerine mevcut düzenin korunması tercih edilir.
Bu kısım da bana oldukça tanıdık geldi. İnsanlık bir yandan ilerlediğini söylerken diğer yandan bilinmeyene karşı büyük bir mesafe koyuyor. Yeni olan şeyler çoğu zaman bir fırsat olarak değil, tehdit olarak görülüyor. Kitapta geleceğe açılabilecek bir kapının kapatılması, insanların bilinçli olarak sınırlı tutulduğu fikrini düşündürüyor.
Kitaptaki bu iki anlatım sanki birbirine paralel ilerliyor gibi duruyor. Bir yanda geçmişini unutturulan insanlar var, diğer yanda ise geleceğe yaklaşması engellenen bir toplum. Biri geçmişten koparılmış, diğeri geleceğe yaklaştırılmıyor. Ortada kalan şey ise yönünü kaybetmiş bir insanlık oluyor.
Bu yüzden bu kitabı araştırırken karşıma çıkan mankurt hikâyesi ve uzayla ilgili bölümler bana sadece bir romanın parçaları gibi gelmedi. Daha çok günümüz dünyasıyla benzerlik taşıyan bir anlatım gibi göründü. İnsanların geçmişten kopması ve aynı zamanda daha büyük bir geleceğe adım atmaktan çekinmesi bugün de farklı şekillerde karşımıza çıkıyor. Bu yüzden bu eser sadece bir bozkır hikâyesi değil, insanın geçmişle gelecek arasında sıkışmasını anlatan oldukça düşündürücü bir anlatı gibi duruyor.
Bugün anlatmak istediğim konulardan biri Türk mitolojisindeki mitolojik ögeler, yani eski Türklerin evreni açıklamak için düşündükleri tanrılar, ruhlar ve varlıklar. Yunan mitolojisinde Zeus, Poseidon ya da Hades gibi belirgin tanrılar vardır. Türk mitolojisini araştırınca ben de bizde böyle figürler var…devamıBugün anlatmak istediğim konulardan biri Türk mitolojisindeki mitolojik ögeler, yani eski Türklerin evreni açıklamak için düşündükleri tanrılar, ruhlar ve varlıklar.
Yunan mitolojisinde Zeus, Poseidon ya da Hades gibi belirgin tanrılar vardır. Türk mitolojisini araştırınca ben de bizde böyle figürler var mı diye merak etmiştim. Aslında var, ama Türk mitolojisi sözlü gelenekle aktarıldığı için daha dağınık görünüyor. Yine de evrenin yaratılışından doğa ruhlarına kadar uzanan oldukça geniş bir mitolojik dünya var.
Türk mitolojisinin merkezinde gökyüzü bulunur. En büyük güç Gök Tanrı inancıdır. Evrenin düzenini sağlayan en yüce varlık gökyüzüyle ilişkilendirilirdi. Ama bu inanç tek başına bir tanrıdan oluşmaz; gökyüzünde, yeryüzünde ve yeraltında yaşayan birçok varlık olduğuna inanılırdı.
Evrenin yaratılışıyla ilişkilendirilen önemli varlıklardan biri Kayra Han olarak bilinir. Kayra Han yaratıcı bir güç olarak anlatılır ve bazı inanışlara göre hayat ağacını yarattığı düşünülür. Gökyüzünün en üst katlarında yaşadığına inanılırdı.
Kayra Han’dan sonra gelen en önemli varlıklardan biri Ülgen’dir. Ülgen iyiliği ve düzeni temsil eder. İnsanların ve dünyanın yaratılmasında rol oynadığına inanılır. Gökyüzünün yüksek katlarında yaşadığı düşünülür ve şamanların bilgiyi ondan aldığına inanılırdı.
Ülgen’in karşıtı sayılan varlık ise Erlik’tir. Erlik yeraltı dünyasının efendisi olarak anlatılır. Ölümle ve karanlıkla ilişkilendirilir. Ölen insanların ruhlarının onun dünyasına gittiğine inanılırdı. Bazı anlatılarda insanlara hastalık ve kötülük getirdiği de söylenir.
Türk mitolojisinde en önemli kadın figürlerden biri Umay Anadır. Umay Ana çocukları ve anneleri koruyan bir varlık olarak düşünülürdü. Doğmamış çocukların ruhlarını koruduğuna inanılırdı. Bu yüzden özellikle kadınlar için önemli bir mitolojik figür sayılırdı.
Gökyüzüyle ilgili başka varlıklar da vardır. Mesela Güneş ve Ay bile mitolojik varlıklar olarak düşünülürdü. Güneş için Koyash adlı bir varlıktan söz edilir. Güneşin hayat verdiğine ve canlıları gökyüzüne bağladığına inanılırdı.
Ay için ise Ay Ata adlı bir figür vardır. Ay Ata gökyüzünde yaşayan bir varlık olarak anlatılır ve genellikle soğuklukla ilişkilendirilirdi.
Türk mitolojisinde sadece tanrılar yoktur. Aynı zamanda doğa ruhları da çok önemli bir yer tutar. Eski Türkler doğadaki her şeyin bir ruhu olduğuna inanırdı. Dağların, suların ve ağaçların bile ruhu olduğu düşünülürdü. Bu ruhlara genel olarak iyi ruhlar veya koruyucu ruhlar denirdi.
Mesela ateşin bile bir ruhu olduğuna inanılırdı. Ateş kutsal sayılırdı ve kirletilmemesi gerektiği düşünülürdü. Su ve toprak da aynı şekilde kutsal kabul edilirdi.
Türk mitolojisinde bir diğer önemli unsur kutsal hayvanlardır. Özellikle kurt önemli bir semboldür. Türklerin türeyiş efsanelerinde bir dişi kurdun insanları büyüttüğü anlatılır. Bu yüzden kurt güç ve soyun devamı ile ilişkilendirilir.
Bunun yanında kartal da gökyüzünü temsil eden kutsal bir hayvan sayılırdı. Bazı inanışlarda gökyüzüyle insanlar arasında bağlantı kuran bir varlık olarak görülürdü.
Türk mitolojisinde ayrıca evrenin katmanlardan oluştuğu düşüncesi vardır. Gökyüzünün birçok katı olduğuna, yeraltının da katmanlara ayrıldığına inanılırdı. Şamanların ruh yolculukları sırasında bu katlar arasında dolaştığı düşünülürdü. (Şamanlık da başka bir günün araştırma konusu bu arada)
Türk mitolojisine baktığımda en ilginç gelen şey, bu mitolojinin sadece tanrılardan oluşmaması. Aynı zamanda doğa, hayvanlar ve ruhların birlikte olduğu bir dünya anlatıyor. Yunan mitolojisi daha çok tanrı hikâyeleri gibi görünürken Türk mitolojisi bana daha çok ruhlarla dolu bir doğa anlayışı gibi geliyor.
Başta Zeus gibi belirgin figürler yok sanmıştım ama aslında Türk mitolojisinin oldukça zengin olduğu görülüyor. Gökyüzü tanrıları, yeraltı varlıkları, doğa ruhları ve kutsal hayvanlar birlikte düşünüldüğünde Türk mitolojisi sandığımdan çok daha geniş ve derin bir mitolojik dünya oluşturuyor.
Bugün anlatacağım bir diğer ve son konu ise Dans Vebası diye adlandırılan bir olay ve belirtmeliyim ki bu olayda beni en çok hayrete düşüren şey yetkililerin tepkisi oldu araştırırken. Ayrıca bu olayın birkaç yazı önce anlattığım toplumsal histeri ile ilgisi…devamıBugün anlatacağım bir diğer ve son konu ise Dans Vebası diye adlandırılan bir olay ve belirtmeliyim ki bu olayda beni en çok hayrete düşüren şey yetkililerin tepkisi oldu araştırırken. Ayrıca bu olayın birkaç yazı önce anlattığım toplumsal histeri ile ilgisi de dikkat çekici ilginizi çekecekse okuyabilirsiniz :)
İlk duyduğumda bunun uydurma bir hikâye olduğunu düşünmüştüm çünkü insanların günlerce, hatta haftalarca durmadan dans etmesi kulağa gerçek gibi gelmiyor. Ama olay gerçekten yaşanmış ve tarihe geçmiş. Üstelik en tuhaf tarafı, bugün bile kesin olarak açıklanamamış olması.
Olay 1518 yılında, bugünkü Strazburg şehrinde gerçekleşiyor. Kaynaklara göre her şey tek bir kadınla başlıyor. Frau Troffea adlı bir kadın bir gün sokakta sebepsiz yere dans etmeye başlıyor. İlk başta insanlar bunun geçici bir şey olduğunu düşünüyor ama kadın saatlerce durmadan dans ediyor. Sonra ertesi gün yine devam ediyor.
Birkaç gün içinde olay daha da tuhaf bir hâl alıyor çünkü başka insanlar da dans etmeye başlıyor. Bir hafta içinde yaklaşık 30 kişi, bir ay içinde ise yüzlerce kişi aynı şekilde dans eder hâle geliyor. İnsanlar müzik olmadan, eğlenmeden, sanki zorlanıyormuş gibi dans ediyorlar.
Kaynaklara göre bazı kişiler yorgunluktan yere yığılıyor, bazıları ise kalp krizi ya da bitkinlik yüzünden ölüyor. İnsanların dans etmeyi bırakmak istemediği değil, bırakamadığı söyleniyor. Bazıları ağlayarak dans ediyor, bazıları acı içinde kıvranıyor ama yine de hareket etmeye devam ediyor.
En ilginç noktalardan biri ise yetkililerin olaya verdiği tepki. O dönemin doktorları bunun bir hastalık olduğunu kabul ediyor ama çözümü çok garip buluyorlar. Onlara göre insanların içinde "fazla sıcak kan" vardı ve bunun dışarı atılması gerekiyordu. Yani çözüm olarak insanların daha fazla dans etmesine izin veriliyor.
Hatta dans edenler için sahne kuruluyor, müzisyenler getiriliyor ve insanların daha rahat dans etmesi sağlanıyor. Bugün düşününce bu karar oldukça garip geliyor çünkü zaten yorulan insanların daha fazla dans etmesi ölümleri artırmış olabilir.
Bir süre sonra yetkililer bunun işe yaramadığını fark ediyor. Bu kez dans eden insanları başka yerlere götürmeye başlıyorlar. Bazıları kutsal sayılan mekânlara götürülüyor çünkü olayın ilahi bir ceza olduğuna inanılıyor.
Bu olayın neden gerçekleştiği konusunda birkaç farklı teori var.
En çok konuşulan teorilerden biri toplumsal histeri teorisidir. O dönemde Avrupa’da savaşlar, hastalıklar ve açlık yaygındı. İnsanlar sürekli korku ve stres altındaydı. Bazı tarihçilere göre insanlar bu baskı yüzünden psikolojik bir kriz yaşamış olabilir ve bu kriz fiziksel hareketlere dönüşmüş olabilir.
Bir diğer teori ise zehirlenme teorisi. Bazı araştırmacılar insanların çavdar ekmeğinde bulunan bir mantardan zehirlenmiş olabileceğini söylüyor. Bu mantar halüsinasyonlara ve kontrolsüz hareketlere neden olabiliyor. Ama bu teori tam olarak kabul görmüyor çünkü zehirlenen insanların haftalarca ayakta kalması pek mümkün görünmüyor.
Bir başka görüş ise insanların gerçekten lanetlendiğine inandıkları yönünde. O dönemde insanlar hastalıkları çoğu zaman doğaüstü sebeplerle açıklıyordu. Bir kişinin dans etmeye başlaması diğer insanları da etkilemiş olabilir.
Bence Dans Vebası'nı ilginç yapan şey sadece insanların dans etmesi değil, insan zihninin bazen ne kadar garip davranabildiğini göstermesi. İnsanlar görünmeyen bir korkunun etkisiyle aynı davranışı sergileyebiliyor. Bir kişiyle başlayan bir olay yüzlerce kişiye yayılabiliyor.
Şimdi bakınca bunun daha çok insanların korkularının ve inançlarının birleşmesi gibi göründüğünü düşünüyorum. Yine de insanların günlerce durmadan dans ettiğini hayal etmek bile tuhaf geliyor ve bu yüzden Dans Vebası tarihteki en garip olaylardan biri olarak anılmaya devam ediyor.
Bugün seçtiğim konu Sümela Manastırı'nın kısaca tarihsel gelişimi ilginizi çekiyorsa okumaya devam edebilirsiniz Manastır, Karadeniz’de sarp kayalıkların içine kurulmuş bir manastırdır. Yapının bulunduğu yer özellikle seçilmiş gibi duruyor çünkü hem ulaşılması zor hem de doğal olarak korunaklı. Bu yüzden manastır…devamıBugün seçtiğim konu Sümela Manastırı'nın kısaca tarihsel gelişimi ilginizi çekiyorsa okumaya devam edebilirsiniz
Manastır, Karadeniz’de sarp kayalıkların içine kurulmuş bir manastırdır. Yapının bulunduğu yer özellikle seçilmiş gibi duruyor çünkü hem ulaşılması zor hem de doğal olarak korunaklı. Bu yüzden manastır sadece ibadet yeri değil, aynı zamanda güvenli bir sığınak gibi düşünülmüş.
Manastırın kuruluşu yaklaşık 4. yüzyıla, yani Bizans dönemine kadar gidiyor. Rivayete göre iki keşiş aynı rüyayı görür. Rüyalarında Meryem Ana’nın ikonunun bulunduğu bir mağarayı işaret ettiğini söylerler. Bunun üzerine bölgeye gelirler ve kayaların içindeki doğal mağarayı bulurlar. İlk yapı aslında büyük bir bina değil, küçük bir mağara kilisesidir.
Zamanla bu küçük ibadet yeri büyür. Özellikle Bizans imparatorları döneminde manastıra destek verilir ve yapı genişletilir. Yani Sümela bir anda yapılmış bir yer değildir; yüzyıllar boyunca eklemeler yapılarak bugünkü hâline yaklaşmıştır.
Asıl zor olan kısmı ise yapım sürecidir. Çünkü manastırın bulunduğu yer düz bir arazi değil, dik bir kaya duvarıdır. İnşaat için taşların ve ahşapların aşağıdan yukarı taşınması gerekiyordu.
Büyük ihtimalle halatlar, makaralar ve insan gücü kullanıldı. O dönemde vinç veya modern makineler olmadığı düşünülürse bu işin ne kadar zor olduğu daha iyi anlaşılır.
Önce kayaların içine oyuklar açıldı ve düz yüzeyler oluşturuldu. Bazı odalar doğrudan kayanın içine oyularak yapıldı. Bazıları ise taş duvarlarla dışarı doğru inşa edildi. Yani manastırın bir kısmı doğanın içindedir, bir kısmı ise sonradan eklenmiştir.
En dikkat çekici bölümlerden biri de merdivenler ve geçitlerdir. Manastıra ulaşmak zaten zor olduğu için içeride de dar geçitler yapılmış. Bu hem savunma açısından avantaj sağlıyordu hem de alanı verimli kullanmayı mümkün kılıyordu.
Manastırın içinde kilise, keşiş odaları, mutfak, depo ve misafir bölümleri bulunuyordu. Yani burası sadece ibadet edilen bir yer değil, insanların uzun süre yaşayabildiği küçük bir yaşam alanıydı.
Duvarlardaki freskler ise daha sonraki dönemlerde yapılmış. Bu resimler genellikle dini hikâyeleri anlatır. Boyaların bir kısmı hâlâ görülebiliyor ve bu da yapının ne kadar eski olduğunu düşününce insanı şaşırtıyor.
Bence Sümela Manastırı’nı asıl ilginç yapan şey hikâyesinden çok insanların imkânsız gibi görünen bir yere yerleşebilmiş olması. Günümüzde bile böyle bir yere bina yapmak zor olurdu. O dönem insanlarının sadece inançları ve sabırlarıyla böyle bir yapı ortaya çıkarması gerçekten etkileyici görünüyor.
Bu yüzden Sümela sadece tarihi bir yapı değil, aynı zamanda insanların ne kadar zor şartlarda bile büyük işler yapabildiğini gösteren bir örnek gibi duruyor.
Bugün seçtiğim ikinci ve son konu din kavramı ilginizi çekecekse okuyabilirsiniz:) İnsanlık tarihi aslında biraz da anlam arayışının tarihi. İnsan ne zaman gökyüzüne bakıp “Ben buraya neden geldim?” diye sorduysa, orada din başlamış gibi geliyor bana. En eski dönemlerde, yazıdan…devamıBugün seçtiğim ikinci ve son konu din kavramı ilginizi çekecekse okuyabilirsiniz:)
İnsanlık tarihi aslında biraz da anlam arayışının tarihi. İnsan ne zaman gökyüzüne bakıp “Ben buraya neden geldim?” diye sorduysa, orada din başlamış gibi geliyor bana.
En eski dönemlerde, yazıdan önce bile insanlar doğayı kutsallaştırmış. Gök, güneş, ay, ateş… Hepsi bir güç olarak görülmüş. Avcı-toplayıcı toplumlarda animizm dediğimiz inanç sistemi yaygındı. Yani her şeyin bir ruhu olduğu düşünülüyordu. Ağaçların, hayvanların, hatta rüzgârın bile. Bu bana çok insani geliyor. Bilmediğin şeyi anlamlandırmanın en doğal yolu ona bir bilinç atfetmek.
Sonra çok tanrılı dinler ortaya çıkıyor. Antik Mezopotamya’da, Mısır’da, Yunan dünyasında her doğa olayı ya da toplumsal düzen bir tanrıyla ilişkilendiriliyor. Örneğin Zeus göğü ve yıldırımı temsil ederken, Mısır’da Ra güneşle özdeşleştiriliyor. Tanrılar insan gibi düşünüyor, kızıyor, ödüllendiriyor, cezalandırıyor. Bu sistemde evren bir saray düzeni gibi tasarlanmış.
Daha sonra tek tanrılı inançlar güç kazanmaya başlıyor. Özellikle Yahudilik, ardından Hristiyanlık ve İslam ile birlikte Tanrı anlayışı evrenselleşiyor. Tek bir mutlak güç fikri ortaya çıkıyor. Bu sadece teolojik bir değişim değil, aynı zamanda siyasal ve toplumsal düzeni de etkileyen bir dönüşüm. Çünkü tek Tanrı fikri, tek yasa ve tek ahlak anlayışını da beraberinde getiriyor.
Aynı dönemlerde Doğu’da farklı bir yönelim görüyorum. Hinduizm, Budizm ve Taoizm gibi inanç sistemlerinde Tanrı kavramı bazen merkezi, bazen ise ikinci planda. Burada daha çok içsel arınma, karma, denge ve aydınlanma ön planda. Özellikle Budizm’de yaratıcı bir Tanrı fikrinden çok, insanın kendi bilinciyle yüzleşmesi önem kazanıyor.
Dinler tarihine baktığımda beni en çok etkileyen şey şu: İnanç sistemleri değişiyor ama sorular aynı kalıyor. Ölümden sonra ne var? Adalet var mı? Acının bir anlamı var mı? İnsan yalnız mı?
Ayrıca dinlerin sadece metafizik cevaplar üretmediğini düşünüyorum. Hukuk sistemlerini, sanat anlayışını, mimariyi, hatta takvimleri bile şekillendirmişler. Bir mabedin mimarisi ya da bir ilahinin sözleri, aslında o toplumun dünyayı nasıl gördüğünü anlatıyor.
Bugün dinler tarihi üzerine düşünürken çocukluk inançlarımdan daha farklı bir yerdeyim. Artık mesele “hangisi doğru?” sorusundan çok, “insan neden inanır?” sorusu gibi geliyor bana. Çünkü inanç, sadece kutsala değil, aynı zamanda insanın korkularına, umutlarına ve sınırlarına da ayna tutuyor.
Dinler tarihine ayna tutmak bana şunu hissettiriyor: İnsanlık ne kadar farklı kültürler üretmiş olursa olsun, temelde aynı boşluğa bakmış. Ve herkes o boşluğu kendi diliyle doldurmaya çalışmış. Bu bile başlı başına düşündürücü.
Herkese günaydın. Bugün anlatacağım konu, ‘toplumsal histeri vakaları’ olarak adlandırılıyor. Eğer merak ediyorsanız okumaya devam edebilirsiniz. Bir önceki yazımda Türk inanç ve kültürü hakkında notlarımı paylaşmıştım.(Tekrar belirtmek isterim ki bunlar, benim tuttuğum defterdeki notların yapay zekâ aracılığıyla düzenlenmiş hâlleridir.) -Bir…devamıHerkese günaydın. Bugün anlatacağım konu, ‘toplumsal histeri vakaları’ olarak adlandırılıyor. Eğer merak ediyorsanız okumaya devam edebilirsiniz. Bir önceki yazımda Türk inanç ve kültürü hakkında notlarımı paylaşmıştım.(Tekrar belirtmek isterim ki bunlar, benim tuttuğum defterdeki notların yapay zekâ aracılığıyla düzenlenmiş hâlleridir.)
-Bir insan tek başınayken mantıklı olabilir ama kalabalığın içinde bazen aklını askıya alır. Ve o askıya alınmış akıl, tarihin en karanlık anlarını üretir.
Toplumsal histeri, bir grubun ortak bir korku, panik ya da inanç etrafında kontrolsüz şekilde sürüklenmesi demek. Genelde ortada görünmez bir tehdit vardır. Ama insanlar o tehdidi gerçekmiş gibi yaşamaya başlar.
Bunun en bilinen örneklerinden biri Avrupa’daki cadı avlarıdır. Özellikle 15. ve 17. yüzyıllar arasında binlerce insan “cadı” oldukları iddiasıyla yargılandı ve idam edildi. Bu süreçte yayımlanan Malleus Maleficarum adlı kitap, cadıların nasıl tespit edileceğini anlattığını iddia ediyordu. Kitap, korkuyu sistemleştirdi. Bir söylenti, bir komşu ihbarı, bir çocuğun hastalanması bile yeterliydi.
Sonuç çoğu zaman yakılarak idamdı.
Bu histerinin Amerika’daki en bilinen örneği ise Salem Cadı Mahkemeleri oldu. 1692’de Massachusetts’te birkaç genç kızın “şeytani etkiler altında olduklarını” söylemesiyle başlayan süreç, onlarca insanın yargılanmasına ve 20 kişinin idamına yol açtı. Sonradan bunun bir korku dalgası olduğu kabul edildi. Ama o sırada kimse durup “Bir dakika” demedi. Çünkü korku mantıktan hızlı yayılır.
Toplumsal histeri sadece Orta Çağ’a ait değil. 20. yüzyılda bile benzer örnekler var. Amerika’da 1950’lerde yaşanan McCarthy Dönemi buna örnek. Komünist olmakla suçlanan insanlar sorgulandı, işlerinden edildi, toplumdan dışlandı. Delil çoğu zaman zayıftı.
Ben bu olaylara baktığımda şunu görüyorum: Toplumsal histeri genelde belirsizlik dönemlerinde ortaya çıkıyor. Savaş, salgın, ekonomik kriz, dini gerilim… İnsan bilinmezliğe tahammül edemiyor. Bir suçlu bulmak istiyor. O suçlu bazen “cadı”, bazen “hain”, bazen “öteki” oluyor.
En ürkütücü tarafı şu: O dönemde yaşayan insanlar kendilerini kötü görmüyordu. Aksine doğru olanı yaptıklarını düşünüyorlardı. İşte histerinin tehlikesi burada. İnsanlar kötülüğü, iyilik yaptıklarına inanarak gerçekleştirebiliyor.
Toplumsal histeri bana şunu hatırlatıyor: Akıl bireysel bir şeydir ama korku bulaşıcıdır. Ve kalabalık büyüdükçe, bireysel sorgulama küçülebilir.
Tarih bu yüzden önemli. Çünkü aynı hataların farklı isimlerle tekrar edilmemesi için hafıza gerekir. Yoksa insanlık, zaman değişse bile aynı panik butonuna tekrar tekrar basabilir.
Birkaç hafta önce küçük araştırmalar yaptığımı belirtmiştim ve biri araştırmalarımı paylaşmamı istemişti bu da araştırdığım şeylerden birisi eğer Türk mitolojisi ve kültürüne merakınız varsa okumaya devam edebilirsiniz:) (Bizzat kendi tuttuğum defterdeki notlarımı yapay zekaya düzenleterek attım) Eski Türk mitolojisini ve…devamıBirkaç hafta önce küçük araştırmalar yaptığımı belirtmiştim ve biri araştırmalarımı paylaşmamı istemişti bu da araştırdığım şeylerden birisi eğer Türk mitolojisi ve kültürüne merakınız varsa okumaya devam edebilirsiniz:) (Bizzat kendi tuttuğum defterdeki notlarımı yapay zekaya düzenleterek attım)
Eski Türk mitolojisini ve tarihini düşündüğümde gözümün önüne hep uçsuz bucaksız bir bozkır geliyor. Atların koşturduğu, gökyüzünün neredeyse yere değdiği bir dünya. Çünkü eski Türklerin inancı ve tarihi tam olarak bu iki şeyin arasında şekillenmiş: gök ve yer.
Eski Türklerin temel inancı Tengricilik idi. En yüce varlık Kök Tengri yani Gök Tanrı’ydı. Ona göre kağan, yani hükümdar, gücünü gökten alırdı. Devlet yönetmek sadece siyasi bir iş değildi; gökle bağlantılı kutsal bir görevdi. Bu yüzden eski Türklerde devlet yıkıldığında bu sadece siyasi bir çöküş değil, kozmik düzenin bozulması gibi görülürdü.
Evren anlayışları da çok netti: gök, yer ve yeraltı. Bu üç katmanlı düzeni birbirine bağlayan kutsal bir hayat ağacı vardı. Doğadaki her şeyin bir ruhu olduğuna inanılırdı. Nehirlerin, dağların, rüzgarın… Bu yüzden doğaya zarar vermek sadece fiziksel bir zarar değil, ruhani bir dengesizlikti.
Mitolojik köken anlatılarında en dikkat çekici sembol ise kurttur. Bozkurt, Türklerin türeyiş destanlarında yol gösterici ve kurtarıcıdır. Bu, bir hayvana tapınma değil; güç, dayanıklılık ve yeniden doğuş sembolüdür. Bir milletin kendini bir kurtla anlatması bile karakteri hakkında çok şey söyler.
Tarih kısmına geçtiğimde ise elimizde somut bir kanıt var: Orhun Yazıtları. 8. yüzyılda dikilmiş bu yazıtlar, Türk adının geçtiği ilk yazılı belgelerden. İçlerinde hem devlet yönetimi hem de halka öğütler var. En çok hoşuma giden tarafı şu: Kağanlar halkına hesap verir gibi konuşuyor. “Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe…” diye başlayan o meşhur ifade, aslında devlet ile gök arasındaki bağı açıkça gösteriyor.
Zamanla Türkler farklı inançlarla tanıştı. Özellikle Uygurlar döneminde Budizm etkili oldu. Ama gök, doğa ve ruh anlayışı tamamen kaybolmadı; kültürün içine karışarak yaşamaya devam etti.
Ben eski Türk mitolojisine baktığımda sadece efsane görmüyorum. Bir dünya görüşü görüyorum. Doğayla kavga etmeyen, göğe saygı duyan, devleti kutsal ama halkı da merkezde tutan bir anlayış.
Ve garip bir şekilde, binlerce yıl önce yazılmış taş yazıtları okurken bile insan kendini o hikâyenin bir parçası gibi hissediyor.
Birkaç akşamdır devamlı olarak aklıma gelen bir şey var. Şimdi bu Epstein belgeleri vs. halka sunulduktan sonra insanların kafasında bir soru işareti daha oluştu. O da bu belgelerin insanlara sunulmasının asıl sebebinin ne olduğuydu. Bazı kişilere göre bunun, daha büyük…devamıBirkaç akşamdır devamlı olarak aklıma gelen bir şey var. Şimdi bu Epstein belgeleri vs. halka sunulduktan sonra insanların kafasında bir soru işareti daha oluştu. O da bu belgelerin insanlara sunulmasının asıl sebebinin ne olduğuydu. Bazı kişilere göre bunun, daha büyük ve daha sansasyonel bir olayı gölgelemek için yapıldığı düşünülüyor.
Mesela düşünüyorum: Eğer bu teori doğruysa, sakladıkları şey ne gibi büyük bir olay olabilir? Çünkü düşündüğümde, insan aklına gelebilecek tüm işkence ve kötülükleri zaten icra etmişler gibi geliyor. Dünya üzerindeki bütün kötülüklerin işlendiği bir ada gibi düşünüyorum ki zaten öyle.
Ama acaba bu teori doğruysa, akıl almaz kötülüklerin yapıldığı bu adanın ve bu adamın görüntülerini ve belgelerini bize sundularsa, insan aklının almayacağı daha ne olabilir? “Daha ne yapabilirler?” diye düşündüğümde, aklıma gelen günahların çoğunu zaten milyonlarca kez işlemiş olduklarını görüyorum ve elimde söyleyecek başka bir günah kalmıyor.
Gerçekten düşündürücü ve derin bir konu olduğu açık...