Baran’ın Zihni - [ ] Yolculukların en yollusu sürgündür. - [ ] İnsan her yaşa, bir damla yaş borçludur. - [ ] Yolları yamaladık saysınlar - [ ] Tütüncüler tütünde misiniz diye sorar köstebek - [ ] Mezura, antik mısır…devamıBaran’ın Zihni
- [ ] Yolculukların en yollusu sürgündür.
- [ ] İnsan her yaşa, bir damla yaş borçludur.
- [ ] Yolları yamaladık saysınlar
- [ ] Tütüncüler tütünde misiniz diye sorar köstebek
- [ ] Mezura, antik mısır tanrısı gibi aslında ama terzilerin elinde oyuncak olmuş
- [ ] Sandalyeleri renkli yapıp oturacak kadar dünyayı seviyor musunuz
- [ ] Basamakları atlamak? Ne oluyor yani? Niye yani?
- [ ] Yağmura engel olmamak için güneş köklü eşyayı bıraktım
- [ ] Ayıptır ya, ses telimden anla biraz
- [ ] Yazdım, yazdım sonra baktım baktım
- [ ] Tın tın tın tıntıntın hayallerim çürür
- [ ] Denizin düzlüğüne ufuk adını koymuşlar
- [ ] Tüm binaları piramit yaparsak hem görsel hem yapısal anlamda sağlam oluruz
- [ ] Allah affetsin ama her şey çok saçma
- [ ] Soldu çiçek yapısı yerine, sağdı çiçek demek lazım.(Ölüyor sonuçta, siyasi görüş değiştirmiyor)
- [ ] Türkçe’nin azizliği ve yıldırımlığına aşığım
- [ ] Toprak olsam almam seni
- [ ] Kısaca ben yani.
Baran’ın Zihni - [ ] Altı kere patlamayabiliriz - [ ] Rengi belli renksizliğin - [ ] Zehri ve panzehiri aynı anda alıyoruz - [ ] İskeletlerimiz dünyayı ayakta tutuyor - [ ] Hangi kulvarda yarışıyoruz - [ ] Beynim…devamıBaran’ın Zihni
- [ ] Altı kere patlamayabiliriz
- [ ] Rengi belli renksizliğin
- [ ] Zehri ve panzehiri aynı anda alıyoruz
- [ ] İskeletlerimiz dünyayı ayakta tutuyor
- [ ] Hangi kulvarda yarışıyoruz
- [ ] Beynim eriyor, bir sonraki canlı milkshake
- [ ] Şarkılar afyon etkisi yapıyor
- [ ] Açılın ulan, büyümeye çalışıyoruz
- [ ] Papazın paraya ihtiyacı yoktur
- [ ] Yılanların rüyaları
- [ ] UYAK(Hakan Günday kitap ismi olabilir)
- [ ] Bembeyaz al ama tamam mı
- [ ] C’EST LA VİLE
- [ ] Hiçbir yere girmesek, hallolurdu
- [ ] Kıtalar niye ada sayılmıyor
- [ ] Kafamda kallavi bi motor piste dönüyor
- [ ] Çer çöp toplarken işçi problemi gibiyiz
- [ ] Güzellerin memurları yok mu?
- [ ] Rehberlikte iyi para var musa
- [ ] Kısaca ben yani
Spoiler içeriyor
Orta Doğu, tarihin her kesiminde leşlerle gübrelenme konusunda dünyanın en verimli bölgesi olmuştur. Bu sebeptendir ki kavgası asla bitmez. Her ölen insan kavgasını meyvelerine bırakır, her doğan insan savaş tohumunu etrafa bırakıp göç eder. Ve eğer bu coğrafyada dünyaya geldiyseniz,…devamıOrta Doğu, tarihin her kesiminde leşlerle gübrelenme konusunda dünyanın en verimli bölgesi olmuştur. Bu sebeptendir ki kavgası asla bitmez. Her ölen insan kavgasını meyvelerine bırakır, her doğan insan savaş tohumunu etrafa bırakıp göç eder. Ve eğer bu coğrafyada dünyaya geldiyseniz, dininiz, ırkınız, teninizin rengi fark etmeksizin maalesef işkenceniz doğumunuzda başlamıştır.
Nawal'ın hikayesi Lübnan'daki Hıristiyan bir köyde başlıyor. Çocukluğunu ve gençliğini bilmiyoruz hatta onun hakkında ilk gördüğümüz şey, aşkı. Güney Lübnan'da, bir zeytin ağacı altında Müslüman-Hıristiyan savaşının tam ortasında buluşan Müslüman ve Hıristiyan aşıklarımız, kaçmaya çalışırken yakalanır ve Nawal aşık olduğu kişiyi orada kaybeder. Kendisi de ölecektir aslında, hatta bundan hiç korkusu yoktur ama ninesinin seslenmesi sayesinde kurtulur. Ninesi ona eve aldıktan sonra, konuşma sırasında öğreniriz ki Nawal savaşın ortasında bir aşk meyvesine gebedir ve bu durum kabul edilemez. Dediğimiz gibi eğer Orta Doğu'daysanız, gebe- kökü sadece leşler için kullanılır, kadın gebeliği hep utançtır.
Çocuk doğar ve Nawal yavrusunu sadece orada görebilecektir ama bir gün belki buluşurlar diye nine onu tanıması için çocuğun ayak bileğine 3 nokta dövmesi yapar. Bu dövmenin anlamı, bazı kesimlerce "Mi Vida Loca" yani "Benim Çılgın Hayatım" anlamına gelmektedir, zor şartlarda, kenar mahallelerde yetişmiş anlamıyla ilişkilendirilebilir. Bazı kesimlerce kötülüğe bulaşmamak, bazıları için zorlukları aşmak, bazıları için geçmiş-şimdi-gelecek ve Hıristiyan bir köyde doğduğuysanız baba-oğul-kutsal ruh olabilir. Bu dövmenin anlamını söylemezler ama anlamlarına bakınca anladığımız kadarıyla nine, çocuğun kaderini çoktan orada yazmıştır. Zor şartlarda yetişecek, kötülükten kaçmaya çalışacak, geçmişi,şimdisi ve geleceği muamma olan Hıristiyan bir bebek. Bu doğum, bir bebekten çok daha fazlasını getirmiştir dünyaya.
Nawal, bebeğini bırakıp köyden ayrılır. Okumak için başka bir şehre gider. Sonra, üniversiteyi kapatırlar. İcat olunduğundan beri tanklar sanırım en fazla bu coğrafyada yürümüştür ve yine onlar kullanılır. Nawal, o şehirden de gidecektir ama Hıristiyan köylerine saldırılacağını duyunca, oğlunu bulmak ister. Yolda Hıristiyanlar otobüsü kurşunlar, şans eseri hayatta kalan Nawal ve bir anne-kız harici herkes ölmüştür. Otobüsü o şekilde yakacaklardır ve Nawal ben Hıristiyanım diyerek boynundaki haçını gösterir. Kız çocuğunu da, kızım diyerek otobüsten kurtarır ama otobüs yanarken kız gerçek annesine doğru koşunca ölmekten kaçamaz. Sonra Nawal oğlunu bulamaz ve kamplardaki katliamların öcünü almak için katliamların emrini veren Hıristiyan milliyetçi milislerin liderini, evinde çocuğuna özel ders verme bahanesiyle bir gün öldürür ve hapise atılır.
"Şarkı Söyleyen Kadın" orada bu ismi alacaktır. 15 sene o hapiste, işkenceler içinde kalır. Ve sürekli olarak şarkı söyler. Şarkı söylemek, en güzel devrimci eylemlerden biridir çünkü. Konuşturmaya çalışırlar işkencelerle ama konuşmaz. Sonra geçer hücresine ve onların tüm nefretlerini şarkı ile bastırır. Orta Doğu'da bu bir gelenektir. Kadınlar, bastırılmışlıklarını sesleriyle kırar. Her şeyimi alabilirsiniz ama sesimize engel olamazsın diye bağırırlar. Var olduğunu, sesinin ona ait olduğunu gösterir Nawal. Ta ki ünlü işkenceci Abou Tarek gelene kadar. Nawal'a işkence odasında tecavüz ederek, hamile bırakır. Hamileliğini dört duvar arasında geçirir Nawal ve doğumu da orda yapar. İkiz çocukları doğar, hapishanede ve bir tecavüzcüden.
Çocuklarını oradan çıktıktan sonra Kanada'da büyütür ve bu olayların hepsinden onları uzak tutar. Ölümüyle beraber onlara iki mektup bırakır. Biri babalarına, biri abilerine. Çocuklar abilerinin olmadığını ve babalarının da başına gelenleri söylerler ama vasiyet budur. Aksi halde mezar taşı olmadan ve dünyaya sırtını dönmüş bir şekilde gömülmek istemektedir Nawal.
İkizlerden kız olanı annesinin isteğini yerine getirmek üzere yola çıkar. Bütün hikayeyi yavaş yavaş okumaya başlar, doğduğu topraklarda. Sonra erkek kardeşi de ona yardım için gelir. Annelerinin köyden kovuluşunu, hapishaneye girişini, işkence görüşünü, farklı farklı insanlardan dinlerler. En son abilerini tanıyan kişinin yanına giderler.
Onun yakalandığını, küçük yaştan itibaren eğitim aldığını ve bölgenin en iyi keskin nişancılarından biri olduğunu anlatır adam. Ardından, işkenceci olarak görev aldığını ve bu süre boyunca Nihad olan adını Abou Tarek olarak değiştirdiğini de söyler. Hikaye ölümden sonra noktalanmıştır. Babaları ve abileri ortaya çıkmıştır. 1+1=1 etmiştir. Matematik düzgün işlememiştir, sayılar tutmamıştır, hesaplamalarda hata olmuştur ve en önemlisi bir ölüm olmuştur ama hikayenin sonu olmamıştır, izi kalmıştır.
Abi ve babalarını Kanada'da bulurlar ve mektupları ona verirler.
İlk mektup işkenceciyedir ve yazan kişi 72 numaralı tutsak olan orospudur.
İkinci mektup evladınadır ve yazan kişi Nawal Narman'dır
Orta Doğu'da yüzlerce yıldır, kayıp hikayeler ve kayıp insanlar hayatlarını devam ettiriyorlar ve aydınlanmayı bekliyorlar. Nawal'ın hikayesi ölümünden sonra kapanmış olabilir ama o coğrafyanın hikayedeki lekesi hala o topraklarda zehirli bir şekilde bekliyor. Acaba kaç kadın daha bunları yaşadı, acaba kaç çocuk annesini tanımadan büyüdü, acaba kaç aşk bu kavga yüzünden son buldu. Günün birinde o leke temizlenecek ve bu kavga bitecek, ışık tekrar bu topraklardan yükselecek ve o öfkeyi herkes unutacak Nawal.
Canlarım hikayeniz nerde başlıyor?
Doğduğunuzda mı? Öyle olsaydı aşk dolu olurdu.
Bence hikayeniz öfkeyi unutmak üzere verilmiş bir sözle başlıyor.
Sayenizde bugün o sözü tuttum öfkemi unuttum.
Sizi seviyorum.
Anneniz Nawal...
Biat Etmemiz Gereken Tek Şey: İnsanlık Gezegenimiz bizden önce onlarca farklı türe ev sahipliği yapmış, yaşam açısından gözlemlediğimiz tüm gezegenlerden daha elverişli durumda olan fevkalade bir yuva. Her ne kadar, bu türlerin %99’u çeşitli sebeplerden yok olmuş olsa bile hala…devamıBiat Etmemiz Gereken Tek Şey: İnsanlık
Gezegenimiz bizden önce onlarca farklı türe ev sahipliği yapmış, yaşam açısından
gözlemlediğimiz tüm gezegenlerden daha elverişli durumda olan fevkalade bir yuva. Her ne
kadar, bu türlerin %99’u çeşitli sebeplerden yok olmuş olsa bile hala binlerce türün evi
konumunda. Bugün çoğu hayvanın, bitkinin, böceğin bir sürü türü olduğunu biliyoruz. Ama
insan dediğimiz homo-sapiens türümüz şu an dünyada biricik. Diğer akrabalarımızı, çok uzun
yıllar önce tahtalı köye yollamış durumdayız. Onlarla beraber diğer canlılar için de bir seri
katilden farkımız yok aslında.
Peki bunu niye yaptık, niye böyle gaddar bir türe evrildik. Geçmişe bakılırsa, ilk insan
türleri besin zincirinin ortalarında bulunan, yırtıcılar için bir yemek, diğer hayvanlar içinse bir
avcıydı. Bu sebepten kabileler şeklinde yaşar, yemek yenecekse beraber yer, doğan çocuk
beraber büyütülürdü. Yani, aslında ölmemek için toplumu keşfetmiştik. Gelişen beynimiz ve
bununla beraber gelişen kurgu ve el becerilerimiz, bizi birlik olarak ve çeşitli aletler
kullanarak dünya üzerindeki her şeyi öldürebilecek bir türe çevirdi. Besin zincirindeki bu ani
sıçrayışımıza yetişemeyen doğa, bizden kaçamayacak hale geldi.
Evet, gücü keşfetmiştik. Artık gezegenin tek hâkimi bizdik. Bizden başka kimse yoktu
ve istediğimizi yapabilirdik. Uzun yıllar bunu yaptık ama sonra bize o güç yetmedi,
birbirimize de güç geçirmeliydik. Farklı yerlerde yaşadıkça ve çoğaldıkça, farklı şekilde
geliştik, farklı şekilde dünyayı tanımaya ve ona hükmetmeye çalıştık. Sonra, bizle aynı
fikirde olmayanla savaşmayı ve onu yenip yok etmeyi marifet bildik. Sadece fikir yapısı ve
yaşadığımız toplumda da değildi mesele. Doğduğun anda seçemediğin kimlik de seni
belirliyordu. Damarlarında akan kandan dolayı seni sınıflara ayıranlar, göz renginden dolayı
seni uğursuz görenler, ten renginden dolayı başka bir türdenmişsin gibi bakanlar vardı.
Halbuki hepimiz en başında bir değil miydik? Beraber yükselmemiş miydik? Beraber
yaşayıp, beraber keşfetmiyor muyduk? Yetmiyordu, sınıflara ayırıp, sınıfımızdan olmayanları
yok etmeliydik.
Beyaz tenli ırkların yükselişinden sonra, artık insanlarda ikinci bir tür oluşmuştu.
Siyahiler. Beyazlara karşı gelemeyecek durumdalardı ve diğerleri gibi yaşamalarına gerek
yoktu. Alınıp satılmalı, zor işlerde kullanılmalı, keyfi bir şekilde öldürmelilerdi. Önemi
yoktu, çünkü gücün tarafı belliydi ve istediklerini yapabilirlerdi. Uzun yıllar böyle devam
etti. Ten rengi dışında fark bulunmayan o insanlar, hep lanetli görüldü, hep ezildi. Aslında bu
durumu Stanford hapishane deneyinden anlayabiliyoruz. Rastgele gruplara ayrılan
insanlardan bir kısmı gardiyan, bir kısmı mahkûm oluyor. Ve gücünü keşfeden gardiyanlar,
mahkumlara ağır işkenceler etmeye başlayınca deney daha başında sayılabilecek bir noktada
durduruluyor. Güç, bizi er ya da geç yozlaştırmaya başlıyor.
Two Distint Strangers filminde de bu sınıf farkı ve gücün yozlaştırmasını çok net bir
şekilde görüyoruz. Ana karakterimiz, kız arkadaşının evinden çıkıp, kendi evine gidip
köpeğini beslemek isterken beyaz bir polis memuru tarafından sürekli olarak öldürülüyor ve
sonra tekrar aynı noktada uyanıyor ve farklı şekilde ama suçsuz biri olarak tekrar ölüyor.
Ana karakterimizin köpeğini ve evini gördüğümüz sahnede evin duvarında onun ve
köpeğinin soylu bir şekilde resmedildiği bir tablo var. Ezilmiş olmasından dolayı, imrenerek
baktığı o kişilerden biri gibi olmak istediğini burada görüyoruz. Sürekli olarak öldüğünü fark
edip, kız arkadaşına bu durumu anlattığında da kız arkadaşı silahını vermeyi teklif ediyor,
şaşırıp senin silahın mı var diye sorulunca da “Amerika’da siyahi bir kadın olarak, tabii ki”
cevabını alıyor. Kendi korumak için yasalara güvenmiyor, çünkü o da yasaların onun için
işlemediğinin farkında. Ve son olarak ana karakterimizin polisle arabadaki sohbetindeki, biz
de beyazlarla aynı şeyleri yapıyoruz ama onlar ceza almazken biz müebbet yiyoruz sahnesi.
Polis bu söze yasaların herkes için aynı işlediğini ama siyahların suç işlediğini söylüyor.
Burada da görüyoruz ki aslında konu yasalar ya da suç değil, kimin işlediği.
Bu durumlara ve filme baktığımızda güç denen kavramın tehlikesini çok net bir
şekilde görüyoruz ama bizim olayımızın bu olmaması gerekiyor. Biz insanız, insanlığın
parçalarıyız, birbirimize baktığımızda boyamızdan, rütbemizden, soyumuzdan daha öte şeyler
görmeliyiz. Biz seven, acı çeken, acıkan, üşüyen korkan insanlarız. Ve hepimiz aynıyız.
George Floyd’un ‘I can’t breathe’ diyerek can vermesi, sadece o andaki durumunu
anlatmamalı bize. Dünyadaki her ayrıştırılan, ırkçılığa maruz kalanın nefes almakta zorluk
çektiğini anlatmalı. Biz insanız ve biat etmemiz gereken şey güç değil, insanlığımız.
Baran’ın zihni (sonuncu falan sanırım) - [ ] Merzifonlu olmak vardı, yıllar evvel - [ ] Eyvallah lan gökyüzü - [ ] Ben intihar etmiyorsam, zihnimi taşıyacak halat bulamadığımdandır - [ ] Bedenime doğalgaz döşenmesini kabul edebilirim - [ ]…devamıBaran’ın zihni (sonuncu falan sanırım)
- [ ] Merzifonlu olmak vardı, yıllar evvel
- [ ] Eyvallah lan gökyüzü
- [ ] Ben intihar etmiyorsam, zihnimi taşıyacak halat bulamadığımdandır
- [ ] Bedenime doğalgaz döşenmesini kabul edebilirim
- [ ] Ezogelin bence yemek değil türkü olmalıydı
- [ ] Dile kolay, kas yapmak
- [ ] Radyanı bulan adam, adamın dibi midir
- [ ] Dişleri yüzünden odaklanamıyoruz
- [ ] ADAM 240 KİŞİ VURMUŞ
- [ ] Her dal sos olabilecek kapasitededir
- [ ] Bütün olay duvarlarda, sahip çıkalım
- [ ] Geçmişe gitsem, bugünü beklerim sanırım
- [ ] Kalp damarlarını genişletme işine inanmıyorum
- [ ] İhtimalsiz keşkelerle dolu kasetler
- [ ] Bir kızın Voodoo bebeği olmak istedim.
- [ ] Karanlık cüce ailesinin atasözleri
- [ ] Misafir her şeyi yer.
- [ ] Ben bir şey demeye çalışıyorum da nüksediyor
- [ ] Kısaca ben yani
Acelesi Olanlar İçin Kitaplar “70 yaşına geldiğinde, okumayan kişi yalnızca bir hayat yaşamış olacaktır. Okuyan ise 5000 yıl yaşamış olacaktır. Okumak, ölümsüzlüğü geriye doğru yaşamaktır.” — Umberto Eco İnsan ömrü her geçen gün teknolojik gelişmelerle, modern tıbbın ilerlemesiyle süresini arttırsa…devamıAcelesi Olanlar İçin Kitaplar
“70 yaşına geldiğinde, okumayan kişi yalnızca bir hayat yaşamış olacaktır. Okuyan ise 5000 yıl yaşamış olacaktır. Okumak, ölümsüzlüğü geriye doğru yaşamaktır.” — Umberto Eco
İnsan ömrü her geçen gün teknolojik gelişmelerle, modern tıbbın ilerlemesiyle süresini arttırsa da, "ölümsüzlük" dediğimiz kavram hâlâ bizden çok çok uzakta. Biyolojik saatimiz ne kadar yavaşlarsa yavaşlasın, bize bahşedilmiş sınırlı bir süre var sonuçta. Tarih çizgisinin alelade bir noktasında, bize sorulmadan içine atıldığımız ve içinde bulunduğumuz süree boyunca da yaşamak dışında başka bir şey öğrenemediğimiz o kısacık süre.
Bu süre boyunca birçok şey deneyimleyebiliriz elbette. Savaşlara tanıklık edebiliriz, hastalıklar yaşayabiliriz, batabiliriz ya da çıkabiliriz. Ancak bu yaşadıklarımızın hepsi tek ve biricik hayatımızın sınırları içinde kalacak. Yaşadıklarımızın fazlalığının yanında, yaşayamadığımız milyarlarca hayat insanlığın raflarında durmakta. Hepsini yaşamaya, diğer insanlardan miras alıp geleceğe bırakacak kadar geniş bir süremiz yok ve olmayacak da. Ama işte tam bu noktada "acelesi olanlar" için kitaplar devreye giriyor. Bir yere varmak, yetişmek için değil bu acele. Bir tane sayılan bu süreye, onlarca ömür sığdırabilmek için.
Yirmi birinci yüzyılda sıradan bir hayat süren insanlar olarak hiçbirimiz 2. dünya savaşında bulunan barut kokusuyla korkudan titreyen bir askerin ya da insan kaçakçısı bir babanın çocuğununun yaşadıklarını yaşamayacağız. Ya da Hiçbirimiz bir Raskolnikov gibi psikolojik savaş vermeyeceğiz, onun gözlerinden dünyaya bakmayacağız.
Bu deneyimlerin hiçbiri bizim deneyimlerimiz değiller ama kitaplarla birlikte hepsi bizim gerçeklerimizden biri olur. Kazandığımız bu deneyimler, saman alevi gibi olan bu sürenin içine sığdırdığımız, oyuna ekstra süreler sokmamıza yarayan birkaç tozlu sayfalar sayesinde.
Okumak bu yüzden aslında bu yüzden bir nevi başkaldırıdır. Hayat bir pencereyse, ben diğer pencerelerdeki manzaraları da merak ediyorum ve onlara da bakacağım demektir. Bedenim bu süreye ve coğrayfaya hapsedilmiş de olsa ben zaman gezgini olmak istiyorum demektir.
Sonuçta, acelemiz var. Çünkü biliyoruz ki tek bir ömür bize yetmeyecek, bürünecek çok karakter ama harcayacak çok kısıtlı vaktimiz var. Ve yine biliyoruz ki; bitirdiğimiz her kitap sonrası, süreye inat biz ekstra hayatlar yaşayarak çoğalmaya devam edeceğiz.
Nobahari
lazım olan başka bir ömür
zamanımız tükenmişken
şimdikinde, elimizdekinde
ümit içinde, ümit içinde
Bonus ve tek olaylık bir Haftanın insansı notları koymak istiyorum şeflerim -[ ] Migrosta kasım ayının kafa dergisini almıştım. Kasada dünya tatlısı bir teyze, “kafa dergisi mi o?” Diye sordu. Ben de evet teyze dedim. O da böyle okuyan gençler…devamıBonus ve tek olaylık bir Haftanın insansı notları koymak istiyorum şeflerim
-[ ] Migrosta kasım ayının kafa dergisini almıştım. Kasada dünya tatlısı bir teyze, “kafa dergisi mi o?” Diye sordu. Ben de evet teyze dedim. O da böyle okuyan gençler görünce boynunuza sarılasım geliyor dedi. Sizin gibiler kurtaracak burayı dedi. Kasa sırasındaki herkesin yüzünü güldürdü ve gitti. Buradan o teyze hanıma selamlar shdmsjsm.
Teyzenin dediği gibi burayı güzelleştirmek ve cahillikten kurtulmanın tek bir yolu var. Okumak.
(Okuyan ve okutan herkese sarıldım sayınız.)