Spoiler içeriyor
Bazı filmler biter. Bazıları ise insanın içinde devam eder. Paris, Texas bittiğinde bende ikincisi oldu. Televizyonu kapattım ama Travis bir yerlerde hâlâ yürüyordu. Muhtemelen o meşhur çölün içinde. Nereye gittiğini bilmeden, ama gitmesi gerektiğini bilerek. Zaten bazı insanlar nereye gittiğini…devamıBazı filmler biter.
Bazıları ise insanın içinde devam eder.
Paris, Texas bittiğinde bende ikincisi oldu. Televizyonu kapattım ama Travis bir yerlerde hâlâ yürüyordu. Muhtemelen o meşhur çölün içinde. Nereye gittiğini bilmeden, ama gitmesi gerektiğini bilerek. Zaten bazı insanlar nereye gittiğini bilmeden yürür; bazıları da hayatı boyunca yanlış yere gidip doğru insanı bulmaya çalışır. Travis ikisini birden yapmayı başarmış gibi.
Travis’in aşkını kaybettikten sonra kendisini de kaybetmesi beni en çok buradan vurdu. Çünkü bazen insan birini kaybetmiyor sadece. O insanla birlikte kendisinin bir versiyonunu da kaybediyor. Sonra aynaya bakıyorsun ve karşındaki kişi teknik olarak sensin ama nedense nüfus müdürlüğü bile seni tanımazmış gibi geliyor.
Üstelik Travis sadece Jane’i kaybetmiyor. Hunter’ı da kaybediyor. Bir baba olarak var olması gereken yerde yok. Sonra yıllar sonra çocuğunu yeniden kazanmaya çalışıyor. Burada filmin en acı tarafı başlıyor bence: İnsan bazen sevdiklerine ulaşmak için önce onların hayatında ne kadar büyük bir boşluk bıraktığını kabul etmek zorunda kalıyor.
Ve Jane…
Jane’e gelince işler daha da can sıkıcı.
Çünkü onun hikâyesinde aşk, özgürlükle kavga ediyor. Birini çok sevmekle onunla özgürce yaşayabilmek aynı şey değilmiş meğer. Aşk bazen insanı özgürleştiriyor, bazen de etrafına görünmez duvarlar örüyor. Jane’in evliliğin, anneliğin, Travis’in ve kendi korkularının arasında sıkışmasını izlerken insan ister istemez şunu düşünüyor:
“İki insan birbirini bu kadar severken nasıl oluyor da birbirlerine iyi gelmeyi başaramıyorlar?”
Galiba filmin en ağır sorusu bu.
Çünkü ortada kötü insanlar yok. En azından masal kitaplarındaki gibi yok. Kimse sabah kalkıp “Bugün birinin hayatını mahvedeyim” diye kahvaltı etmiyor. İnsanlar sadece korkuyor, seviyor, kıskanıyor, kaçıyor, geri dönüyor, tekrar korkuyor. Ve bütün bu son derece insani hareketlerin sonunda bazen ortada enkaz kalıyor.
Son sahne bu yüzden bana çok acı geliyor.
Jane ve Travis’in yüzleşmesi aslında iki insanın birbirine kavuşması değil. Daha tuhaf bir şey. Birbirlerini hâlâ sevdiklerini kabul edip yine de birbirlerine sahip olamayacaklarını anlamaları.
Bu, romantik filmlerin bize pek öğretmediği bir şey.
Çünkü normalde film burada müziği yükseltir, insanlar sarılır, kamera gökyüzüne doğru çıkar ve biz de “oh be, sonunda” deriz.
Paris, Texas ise sanki bütün bunlara bakıp:
“Yok kardeşim. Hayat o kadar kolay değil.”
diyor.
Ve haklı.
Travis’in Jane’i geri kazanmak yerine Hunter’ı Jane’e geri vermesi, benim için filmin en büyük aşk hareketlerinden biri. Çünkü bazen sevdiğin insanı kazanmak, onunla kalmak değildir. Bazen onu özgür bırakacak kadar sevmektir.
Ne kadar sinir bozucu bir fikir.
İnsan sevdiğini yanında tutmak istiyor. Hele ki yıllarca kaybetmişse. Ama Travis’in yapabileceği en doğru şey, sonunda kendi istediğini değil Jane’in ve Hunter’ın ihtiyacını düşünmek oluyor.
Belki de kendisini de tam burada yeniden buluyor.
Çünkü insan bazen kendisini birini geri alarak değil, bir şeyi geri vererek buluyor.
Ve film boyunca beni en çok yaralayan şey de bu oldu sanırım:
Kimse gerçekten kazanmadı.
Ama herkes bir şeyleri anlamaya başladı.
Travis kendisini.
Jane kendi yalnızlığını.
Hunter ise babasının yokluğunu.
Belki aşk da tam olarak böyle bir şeydir. Bazen hayatına girer, her şeyi dağıtır, sonra da sana el sallayıp gider. Sen de ortada, elinde birkaç anı ve gereğinden fazla düşünceyle kalırsın.
Sonra bir gün bir çölün ortasında yürürken kendine şunu sorarsın:
“Ben ne yaptım?”
Cevap gelmez.
Çünkü hayatın müşteri hizmetleri yoktur.
Paris, Texas da zaten cevap vermiyor.
Sadece iki insanın birbirini çok sevip yine de birbirine yetemeyebileceğini gösteriyor.
Ve belki de bu yüzden bu kadar can yakıyor.
Çünkü bazı aşklar mutlu sonla bitmediği için başarısız değildir.
Bazıları sadece, birbirini sevmekten başka hiçbir şeyi doğru yapamadığı için trajiktir.