Daha önce "Erteleme -Nedenleri ve Çözümleri" kitabını okumuş ve aşırı beğenmiştim. Onun hemen arkasından bu kitabını da almış ama arkadaşıma hediye etmek durumunda kalmıştım. Nihayet kendime tekrar alabildiğimde ise birkaç ay geçmiş oldu tabi üstünden. Okudukça size iyi gelen ve…devamıDaha önce "Erteleme -Nedenleri ve Çözümleri" kitabını okumuş ve aşırı beğenmiştim. Onun hemen arkasından bu kitabını da almış ama arkadaşıma hediye etmek durumunda kalmıştım. Nihayet kendime tekrar alabildiğimde ise birkaç ay geçmiş oldu tabi üstünden.
Okudukça size iyi gelen ve farklı bakış açısından bakmanızı sağlayan, en basit olayların bile aslında ne kadar önemli olduklarını fark ettiren bir eser.
Yazarın kitaplarını okumayı geçtim, sadece sosyal medyada takip etseniz bile insan olarak kendinize çok fazla şey katarsınız. Kitaplarını alana kadar bunu denemenizi de öneririm.
Kendimce önemli bulduğum yerler:
~ Psikiyatrist Arnold Beisser'ın Gestalt psikolojiden mülhem bir sözü var: "Change occurs when one becomes what he is, not when he tries to become what he is not." Yani "Değişim, kişi olmadığı bir şey olmaya çalıştığında değil, zaten olduğu şeye dönüştüğünde yaşanır."
~ Varlığımız hareket etmiyor, değişmiyor, dönüşmüyorsa o varlığı ölü olarak duyarız. Dönüşme, varlığın beklentisidir. Değişmeyen, statik bir varlık, kendi varlığını gerçekleştiremez. Yaratılamayan benlik, ölü benliktir. Hemen her psikolojik problemin altında da bu yatar: Benliğin yaratılamaması. Bizim psikolojik ya da fiziksel "sorun" olarak gördüğümüz şeyler, benliğin bize yaratılmak üzere çağrısıdır. Psikoloji, bu çağrıyı duymanın ve yorumlamanın bilimidir. Jung'un dediği gibi, "Biz Ruh'a gitmezsek Ruh bize nevroz olarak geri döner."
~ Şöyle düşünün: Robinson Crusoe gibi bir adada tek başınıza yaşıyorsanız eğer, orada birey olabilme cesaretinizin ne anlamı var, değil mi? Bir adada, başka insanlardan izole şekilde bireyseniz, bu gerçekten birey olarak var olabilmeyi nitelemiyor. Marifet, toplumun/dünyanın bir şekilde parçası olarak kalabilirken bir yandan birey olarak var olabilmeyi de sürdürmekte.
~ Hallac-ı Mansur'un "İnsan suya düştüğü için boğulmaz; sudan çıkamadığı için boğulur.” sözü tam olarak hayattaki durumumuzu resmetmekte.
~ Babamın bu söylediği, sadece trafik için geçerli değil. Hayatta da böyle: Herkes her an her şeyi yapabilir. Ve kimin ne yapabileceği benim kontrolüm dışında. Ben sadece kendi eylemlerimden mesulüm. Yani bana düşen, benim sorumluluğumda olan, kim ne yaparsa yapsın orada benim ne yapacağım.
~ Trafikte ya da bir başka yerde insanlara öfkelenmemize neden olan şey, "Ama böyle davranmamalılar!" düşüncesi. Evet, ama böyle davranıyorlar ve her zaman da davranacaklar. "Bunu yapmamalılar." demek yerine önce onlara bu hakkı içimizden tanıyıp sonra eyleme geçmek, bizim açımızdan çok şeyi değiştiriyor. Gücü o kişiye değil, bize veriyor.
Kimse bizi üzmüyor, kimse bizi öfkelendirmiyor. Birileri bir şey yapıyor ve biz üzülüyoruz. Birileri bir şey yapıyor ve biz öfkeleniyoruz. Bunu anladığımız zaman, gücün de o kişide değil bizde olduğunu da görüyor ve anlıyoruz. Gücü kullanabilmemiz için, gücün bizde olduğunu anlamamız ve hissetmemiz ise ilk koşul. İşte bu çok ince ama çok önemli bir fark ve yüzüp yüzemememiz de bu ince farkta saklı. Suda çırpınan kişi, suyun kendisinden güçlü olduğunu düşündüğü için su onu aşağı çekiyor. Gücü kendi içinde duyan kişi ise, su tarafından yukarı kaldırılıyor.
~ İletişimin amacı hiçbir zaman, bir başkasının öyle ya da böyle düşünmesini veya öyle ya da böyle davranmasını sağlamak olmamalı. Biz derdimizi anlatır, o ya da bu şekilde davranırız; karşımızdaki ise o ya da bu düşünceyi, o ya da bu davranışı seçer. Mutluluğumuzu başkasına bağlamak, mutsuz olmaktır. Karşımızdaki öyle ya da böyle davranınca mutlu olacağımıza inanmak, mutluluğumuzu başkasına bağlamaktır. Hayır, benim mutluluğum kimsenin öyle ya da böyle düşünmesine, öyle ya da böyle davranmasına bağlı olamaz. Ben -eğer istersem- derdimi anlatırım; onlar ister ikna olur ister olmazlar. İster artık farklı davranır ister davranmazlar. Bizden başkaları belli bir şekilde düşününce ya da davranınca mutlu olacağıma inanmak, mutluluğumun kontrolünü bu başkasına vermek olur. Halbuki çocukluğumuzu atlatmamız itibariyle artık hiç kimsenin böyle bir gücü yok. Ben bu gücü kendim onlara vermezsem.
~ Her ne yaparsak yapalım birilerinin hoşuna gidecek ve birilerinin hoşuna gitmeyecek. David Burns, utancın ve suçluluk hissinin sorunlarımızdaki rolünü bilen biri olarak, gelmiş geçmiş en büyük canileri, seri katilleri örnek veriyor ve "Onların bile hayranları var," diyor; "Siz bu kadar kötü ne yapmış olabilirsiniz?"
~ Marlo Morgan'ın Bir Çift Yürek'te aktardığı bir Hitit duası vardı, sonradan çok yaygınlaştı bu dua: "Tanrım, bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirme cesareti, değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenebilme gücü ve bu ikisi arasındaki farkı, yani neyi değiştirebileceğimi ve neyi değiştiremeyeceğimi anlayabilme sağduyusunu ver." Başkalarının eylemleri, değiştirmeye odaklanmamamız gereken şeyler arasında. Kişiler o davranışlarını değiştirir veya değiştirmezler; biz onlar yerine yapamayız bunu.
Beni çok sevdiğine inandığım kocam, otuz yıldan sonra bir gün gelebilir ve "Bir başkasını seviyorum. İki çocuğumuz da bunca yıllık geçmişimiz de artık umurumda değil," diyebilir. Herkes ama herkes, beklenmedik herhangi bir şekilde davranabilir ve benim sorumluluğum burada kendimi korumaktır. Yetişkin olmakla birlikte artık gücün artık bizde olduğunu ne kadar hissedebilirsek bu durumdan o kadar az yaralanırız.
~ Zihin-Beden Bütünlüğüne Dair Kimi Kaynaklar
Psişe-soma bütünlüğüne dair çok değerli bulduğum ve okunmasının herkes için faydalı olacağına inandığım kimi kaynaklar, kendimce önem sırasına göre:
1. Proust Bir Sinirbilimciydi, Jonah Lehrer
2. Beden Kayıt Tutar, Bessel A. van der Kolk
3. Beden Asla Yalan Söylemez, Alice Miller
4. Vücudunuz Hayır Diyorsa: Duygusal Stresin Bedelleri, Gabor Maté
5. Kaplanı Uyandırmak: Travmayı İyileştirmek, Peter A. Levine
6. Travma ve Anı: Zihin ve Bedende Yaşayan Geçmişin İzini Sürmek, Peter A. Levine
~ İşte bu yüzden şunun anlaşılması önemli: "Çocukları tatile/eğlence merkezine/pastaneye/sinemaya/parka götürdük." değil de "Çocuklarımızla birlikte, aile olarak, yani üç/dört kişi tatile/eğlence merkezine/pastaneye/sinemaya/parka gittik." diye düşünmeli, böyle bakmalı ve konuşmalı bir aile. "Aile olabilmek" bu demek. Anne-baba ve onlardan ayrı, onların bir yerlere getirip götürdüğü, bazı imkanlar sağladığı çocukları yok. Bu bireylerin her biri özne olarak, o eylemden haz alarak birlikte yapabiliyorsa o eylemi, o bir "aile" eylemi olabilir ancak. Bizim ülkemizde sembolik göbek bağının kopamamasının ve merkezimizin içimizde olamamasının en önemli nedenlerinden biri, ailemin de içinde olduğu bu geleneksel bakış açısı çocuklara karşı.
~ "İnsanın kendisine bir bardak sıcak çay hazırlaması, kendisine şefkat göstermesidir." derim hep. Psikolog Rick Hanson da beynimizin, bir başkasının bize şefkat göstermesiyle bizim kendimize şefkat göstermemiz arasında ayrım yapmadığını anlatıyor. Yani, "Şefkate ihtiyaç mı duyuyorsunuz? Kendinize şefkat gösterin. Beyniniz, size bir başkası şefkat gösterdiğinde değiştiği gibi değişecek." diyor, mealen.
~ İsteklerimiz gerçekten de kendi isteklerimiz mi; yoksa etrafımızdaki biçimlerin isteklerini mi içselleştirmiş haldeyiz? Düşüncelerimiz gerçekten de kendimizin mi; yoksa büyük akışın düşüncelerini mi düşünüyoruz? Büyük akışın hareketini mi hareket ediyoruz? Peki nerede o büyük akış? Üzerimize giydiğimiz cekette, önümüze konan yemekte, çorabın dikişleri içeride olduğu halde onu düzünden giymekte, elbisenin dikişleri içeride olduğu halde onu düzünden giymekte, kız çocuklarının kulağını deldirmekte, çorbanın yemeğin kendisi değil de ana yemeğe geçmeden önce bir başlangıç olduğuna inanmakta, evet, bir tabak çorbayla doyulamayacağına inanmakta. Etrafımızdaki biçimlerin her birinde o büyük akış. O biçimleri farkında olmadan tekrar ettirdiğimiz sürece, akış bizim içimizde değil, biz o akışın içindeyiz. Bilinçli değilsek, biz onun bir parçası haline geliyoruz, onun çarkını döndürüyoruz varoluşumuzla; o ise bizim bir parçamız olmuyor. Bizi tanımlayan şey oluyor, biz kendi adımızı söylediğimizi sanırken.
~ Tercihlerimize, yaşama biçimimize, o ya da bu şekilde var olma hakkımıza saygı duymayan biri bize de saygı duyamaz çünkü. Saygı ise bir ilişkideki en temel şey. (Saygının sevgiden çok daha önemli olduğuna inanıyorum. Birbirimize borçlu olduğumuz şey sevgi değil ama saygı.) Onları arayıp sormadığım için bana darılmayan, beni böyle kabul eden yaşlı teyzelerimle, onları mutlu etmek için arayıp sorsam olacağından daha sahici bir ilişkim var bence. Alice Miller'ın dediği gibi: "Birini mutlu etmeye çalıştığımız sürece asla doğru olan şeyi yapamayız."
~ Bize çevremizin empoze ettiği "sahte ihtiyaçlar" kategorisindedir, sandığımızdan çok sayıda şey.
BİZİ HALISIZLIK, ÜTÜSÜZLÜK, KIYAFETSİZLİK DEĞİL, SEYAHATSİZLİK, TİYATROYA GİDEMEMİŞLİK, SEMİNERE PARA VEREMEMİŞLİK, DERGİYİ, KİTABI TECRÜBE EDEMEMİŞLİK, DENİZE GİREMEMİŞLİK ÖLDÜRÜR. NİTEKİM ÖLDÜRÜYOR DA.
Ama deneyimsiz yaşayamayız. Bizi halısızlık, ütüsüzlük, kıyafetsizlik değil, seyahatsizlik, tiyatroya gidememişlik, seminere para verememişlik, dergiyi, kitabı tecrübe edememişlik, denize girememişlik öldürür.