Kitaptan bağımsız: Bu kitabı okurken çapraz okuma yöntemini yeniden denemek istedim ve yapay zeka konulu bir başka kitaba daha devam ettim aynı zamanda. Bu yöntemin bana göre olup olmadığını hâlâ anlayamadım. Çünkü bazen sıkıldığımda başka seçeneğim olması işime gelirken çoğu…devamıKitaptan bağımsız:
Bu kitabı okurken çapraz okuma yöntemini yeniden denemek istedim ve yapay zeka konulu bir başka kitaba daha devam ettim aynı zamanda.
Bu yöntemin bana göre olup olmadığını hâlâ anlayamadım. Çünkü bazen sıkıldığımda başka seçeneğim olması işime gelirken çoğu zaman da elimin benim için okuması kolay olan kitaba gittiğini fark ettim.
Üzerinde çalışmalı mıyım yoksa bu sevdadan vaz mı geçmeliyim bilemiyorum.
Kitapla ilgili olan kısma gelirsek:
Karşılaştırmak uygun olur mu bilememekle birlikte İlber Ortaylı'nın en son okuduğum kitabından çok daha başarılı bir kitap olduğunu düşünüyorum. Aynı türde olduklarından kıyaslamak çok da yanlış olmaz diye düşündüm.
Kronik Kitap'ın şöyle bir huyu var: editör ya da yazar, her kimse artık, kendince önemli bulduğu cümleleri sayfalarda kutucuklar halinde yazıyor. İlber Ortaylı'nın o kitabında da vardı mesela aynı olay. Birincisi, o cümle bana göre önemli bir cümle olmuyor çoğu zaman. İkincisi, kitaba daha az resmi bir hava katıyor bence. Seveni olur, sevmeyeni olur... Orası size kalmış.
Söyleşi tarzı olmasını da nedense sevemedim bu kitapta.
Genel olarak güzel tavsiyeler vardı.
Okunur mu? Okunur ama ilk seçeneklerden biri olmaz.
Önemli gördüğüm yerler:
■ Yaşamın temel birimi bireydir. Bir toplumun uygarlık seviyesini anlamak için bakacağın yer vatandaşının duygu, düşünce ve davranışıdır.
■ "Sen kazanınca ben de kazanıyorum, ben kazanınca sen de kazanıyorsun," gerçeğinin farkına varıldığı andan itibaren tutulacak en akıllı yol, "Sana nasıl yardımcı olabilirim?" çabası olmalıdır.
■ Mesela bana, "Türkiye için bir dilek dileseniz ne olurdu?" diye sorsalar, "Türk vatandaşlarının etki alanlarının ve bu etki alanı içerisindeki önceliklerinin farkına varıp ona göre sorumluluk almalarını isterim" diye yanıtlardım. Toplum olarak biz herkesi tenkit etmeyi severiz, biliyorsun. Ekonomide, siyasette, sporda, hemen her konuda... Ama kendimize dönüp bakıyor muyuz? Örneğin evde üç aydır bozuk olan bir sifon vardır ve sürekli su akıtıyordur diyelim. Bunu gayet iyi bildiğimiz hâlde kalkıp onu tamir ettirmeyiz. Dahası insanımız bu basit hareketin Türkiye'nin geleceği ve ekonomisiyle ilişkisini henüz kurmuş değil. Çocuklarına bu şekilde örnek olmanın Türkiye'nin geleceğine ne kadar büyük zarar veren bir tavır olduğunun farkında değil. Bir anne babanın etki alanı içinde o tamirat... Sonuç üretiyor. Sorun çözüyor. Yapmazsan sorun kalıyor. Aylarca da sürüyor. İşte sana mikrokozmos... O nedenle etki alanı ve etki alanının içerisine giren önceliklerin farkına varıp onların sorumluluğunu alma meselesini çok önemsiyorum.
■ Unutamadığım çocukluk anılarımdan biridir; yıllarca çamur deryası olup hiç el atılmayan yollar bir devlet büyüğü ziyaret edeceği zaman hemen asfaltlanırdı. Özet şu; biz insana "insan" olduğu için değil, gücü kadar değer veriyoruz.
■ Gelişmesine önem verilmemiş bir çocuk millî servete ihanettir. Vatandaşın çözüm üretmek yerine şikayet etmeye harcadığı zaman da, damlayan musluk gibi ulusal bir israftır.
■ "Yüz kişilik bir gruptan elde edilen verimin yüzde sekseni yirmi kişinin gayretinden kaynaklanır." der Pareto İlkesi. (...) Yani herhangi bir alanda, bu ne olursa olsun, kişi yaptığı işte bir farklılık yaratabilirse o alanda etkili olmaya başlar.
■ Ben kendi adıma ısrarla ama ısrarla iki yaşından itibaren bir çocuğun ailede o yaşa uygun, gelişimine uygun sorumluluklarının olması gerektiğinin altını çiziyorum. Bu, tuzluğu alıp mutfağa götürmek olabilir. Oyuncaklarını toplamak olabilir. Yani elindekini kırıp dökse bile kendisine zarar veremeyeceği ufak görevler... Bir de unutma; bunu doğal olarak yapacak, onu övmeyeceksin. Yani görüyor diye gözünü övüyor musun? Hayır. Çocuk da o ailenin bir bireyi olarak üzerine düşen sorumlulukları yerine getirecek.
■ Kolay olanı, herkesin yapabildiğini yapmak gelişme döneminde önemlidir ama zamanla etkisini kaybeder. Biri çıkar, daha önce konuşulmayan bir sorunun farkına varır. Sorunun farkına varmak bile dikkat çekici bir adımdır, cesaret gerektirir. "Burada bir bit yeniği var," diyebilmek zor iştir. Kişi nihayetinde mücadele etmesi gerekeceğini bilir. Başarıp başaramayacağı da meçhuldür ama şayet bir kere o kıvılcım çaktıysa o mücadeleye hazır olur.
Denetim odaklı korku kültüründe bu, istenmeyen ve tehlikeli bir yolculuktur. Onun için bana öyle geliyor ki, yaratıcı olan bireyler gelişim odaklı sevgi kültürünü yaşayan toplumlardan, ailelerden çıkacak. Otoritenin asık yüzüne rağmen gelişip kendi olma zorluğunu göze alacaklar da çıkacaktır. Bu kişiler Apple'ın kurucusu Steve Jobs'un sözünü ettiği, "Belki aç kalacağım ama yine de merakımı takip edeceğim!" tavrı içinde olanlardır.
■ Bir de sevginin kutsal bir anlamı vardır ve kişi karşısındakini niye sevdiği konusunda niyetinin saflığını keşfetmek zorundadır. Sana istediklerini verdiği için mi seviyorsun? İstediklerin değişecektir. Peki iyi bir yoldaş olduğu için mi seviyorsun? İşte bu devam edecektir.
Manzara değişecek; bindiğiniz otobüsler, uçaklar değişecek; gittiğiniz yerler ve tanıştığınız insanlar değişecek. Konuştuğunuz konular değişecek ama yoldaşlık baki kalacak. Kişinin ilişkisinde yolculuk ve yoldaşlık önemli olursa hayatı hiçbir zaman tekdüze olmaz. Bu yüzden ilişkilerde "ne alırım ne veririm"den ziyade birbirinize iyi bir ekip arkadaşı, iyi bir yoldaş olabilir misiniz gözüyle bakmak gerek.
■ Bir; geleceğinle ilgili bir fikrin olsun.
İki; Ufkunu açacak, geleceğini güçlendirecek bir yabancı dili okuyup yazabilir, konuşabilir hâle gel.
Üç; Kariyerinle ilgili alanlarda takip ettiğin, örnek aldığın insanlarla ilişki kurmaya, onları takip etmeye özen göster.
Dört; Zaman yönetimini öğrenin.
Beş; Tasarruf etmeyi ve bilinçli harcamayı, bütçe yapmayı öğrenin.
■ Danimarka veya İsveç gibi Kuzey Avrupa ülkeleriyle Libya ya da Irak gibi Ortadoğu ülkelerini mukayese et. İnsanın birey olarak gelişmesine saygılı olan kültürlere sahip toplumlarda gelişim görürsün, devrim görmezsin. Her aile içinde, her kurum içinde genel olarak toplumda gerginlikler oluşur, tartışılır ve yeni kararlar alınır ama askerî darbeler ya da devrimler olmaz. Neden? Gelişerek değişen bireyler aileleri, kurumları, yönetimleri ve sonuçta toplumu değişime götürür. (...) Az önce bahsi geçen, "Bazı toplumlar neden yok olur?" sorusunun yanıtı da burada. Bu toplumların gelenek görenekleri değişim sürecinin önünü tıkladıkları için yok olurlar. Sınırları zorlamadıkları, sınırları zorlayan bireylere izin vermedikleri için yok olurlar.
■ Çalıştığı şirketten memnun bir gence, bu şirketten neden memnun olduğunu sorduğumda özetle şöyle dedi:
"Bir kere her şeyi geçtim sadece çalışan olarak değil, insan olarak değer görüyoruz. Bizim boş zaman ihtiyaçlarımızın, kendimize, ailemize vakit ayırma gereksiniminizin, saat olarak çalışma kapasitemizin farkındalar ve saygı duyuyorlar. Tüm yapı bu ihtiyaçlarımızın farkında olarak programlanmış vaziyette. Dolayısıyla yorulmuyoruz, yorulsak bile rahatlıkla dinlenme fırsatı yaratabiliyoruz. Mağaza içinde satış bölümünde çalışanlara 'tezgâhtar' yerine 'satış danışmanı' denmesi bile çalışan birçok kişiye motivasyon sağlıyor, kendini değerli hissettiriyor."
■ "Kendimizle aramızdaki fark, bir başkasıyla aramızdaki fark kadar büyüktür."