Spoiler içeriyor
Annemi Öldürdüm Dün gece okuduğum kitap, beni bambaşka evrenlere bir otobüsmüşçesine alıp götürürken biraz gerçekliğe, canlılığa dönmek için kitaptan başımı kaldırdım. Kalktım ve tatilde izlemek için hazırladığım film listeme baktım. İsim olarak dikkatimi çektiği için bu filmi tercih ettim. Seçmemdeki…devamıAnnemi Öldürdüm
Dün gece okuduğum kitap, beni bambaşka evrenlere bir otobüsmüşçesine alıp götürürken biraz gerçekliğe, canlılığa dönmek için kitaptan başımı kaldırdım. Kalktım ve tatilde izlemek için hazırladığım film listeme baktım. İsim olarak dikkatimi çektiği için bu filmi tercih ettim. Seçmemdeki nedenler, biraz merak biraz da ön yargıydı...
Ön yargımın sebebi; ebeveyn-çocuk ilişkisinin bir filme hatta 96 dakikalık bir filme sığmayacağına inanıyordum. Yine de vakit kaybetmeden filme başladım. İlk ilgimi çeken şey başrol oyuncusu oldu, ki oyuncu aynı zamanda filmin yönetmeniydi.
Sıcaktan soğuğa, üzgünlükten mutluluğa geçiş şekli beni kendine hayran bıraktı. Aynı zamanda yönetmen olarak da sahnelerin muazzamlığı beni büyüledi. Okuduğum birkaç yorumda “görüntü kalitesi daha iyi olabilirdi” denmiş fakat bu yorumlara asla katılmıyorum. Görüntü kalitesi artsaydı, filmin etkinliği düşebilirdi.
Şimdi filmi yorumlamaya dış kalıbından başlamak istiyorum.
Dış kabuk olan hikayeyi kendi hikayeme çok benzettim. 15 yaşından 17 yaşına kadar annemle olan ilişkim bu kadar karmaşık ve aynı zamanda bu kadar da basitti. Ne annem beni anlamak için çaba gösteriyor ne de ben onun davranışlarına anlam verecek kadar onu tanıyordum.
Bir gün birbirimize “senden nefret ediyorum” diye bağırır, ertesi gün dizlerimiz üzerine çökerek birbirimizden özür diler “seni seviyorum” ile donatırdık birbirimizin aklını.
Böyle zamanlarda ya şiirlere ya da kitaplara sığınırdım. Başrol oyuncumuz biraz sanat, biraz edebiyat biraz da film endüstrisine sığınıyordu. Ama en çok dikkatimi çeken olay, etrafında sevgilisi ve onunla iletişim kuran bir öğretmeni olmasına rağmen çok yalnız hissetmesiydi. Kimsenin onu anlamaması...
Zaten oyuncumuz bunu biliyordu ve çoğu zaman kendini onlardan da uzağa çekiyordu. Sebebi babasının onu görmeye bile zahmet etmemesi ve annesinin onu anlamamasıydı. Beyninde dolaşan düşünce şuydu:
“Annem bile beni anlamaz, sevmezken nasıl olur da diğer insanlar beni sevebilir?”
Aslında izleyen çoğu kişi bu dediğime katılmayabilir.
Özet geçecek olursam, Hubert sadece annesi tarafından anlaşılmak ve sevildiğini fark etmek istiyordu.
Fakat şu noktada annesinin tarafından bakarsak; annesinin durumu ve kocasının onu terk etmesi zaten onu depresyonun sularında bir o tarafa bir öbür tarafa götürüyordu. Oğluyla zaman geçirmek istiyor, onu seviyordu.
Annesi, oğlunu seviyordu!
Bunu bazen gösteriyor, diğer zamanlarda ise beynindeki sesler ona neden bunu yaptığını sorgulatıyordu. Çünkü annesinin zihninde Hubert biraz hastalıklıydı, biraz da suçlu.
Kısacası, annesi oğlunu hem seviyor hem de nefret ediyordu.
Oğlunu sevdiğini anladığım ve derinden hissettiğim tek bir sahne oldu. O da oğlunun ona sorduğu “Bugün ölsem ne yaparsın?” sorusuna cevap verdiği yer oldu. Cevabı şuydu:
“Yarın ölürüm.”
.
.
.
Etkilendiğim ebeveyn-çocuk ilişkisinden çıkarsak Hubert’in gay olması ve sevgilisi ile “damlama” tekniğini kullanarak duvarları boyarken sevişmeleri oldu. Gerçekten o sahne beynimdeki bir şeyleri yeşertti. Ortamı, görünüşleri, boyalar ve arkada çalan şarkı...
Uzun zamandır film izlememiş olmamın üzerine bu film ile toprak attım! Mutluyum.
8/10
I Killed My Mother
2009
Xavier Dolan