Özel sektörün derdi bitmiyor gerçekten… Hani proje bazlı işlerde çalışmak başta çok güzel geliyor, “her proje yeni bir heyecan” falan diyorsun ama işin sonuna doğru bir bakıyorsun, kafa direkt başka projeye kaymış. İş bitmeden iş bakma stresine giriyorsun. İşin garibi,…devamıÖzel sektörün derdi bitmiyor gerçekten… Hani proje bazlı işlerde çalışmak başta çok güzel geliyor, “her proje yeni bir heyecan” falan diyorsun ama işin sonuna doğru bir bakıyorsun, kafa direkt başka projeye kaymış. İş bitmeden iş bakma stresine giriyorsun.
İşin garibi, daha çalıştığın yerden çıkmadan kafanda CV'ni güncellemeye başlıyorsun. Sağda solda ilan var mı, kim ne yapıyor, hangi firma alım yapıyor diye gözün sürekli LinkedIn'de. Bir yandan çalış, bir yandan “ya bulamazsam?” düşüncesiyle geceleri uyuma…
Yüksek sesten nefret ederim ama kulaklığımda çalan müzik hep son ses. Çünkü dışarının gürültüsünü bastırmak kolay olmuyor… İnsanların sesini, beklentilerini, susunca bile üzerime yük gibi çöken cümlelerini duymamak için müziğin volümünü sonuna kadar açıyorum. Belki de kendimden kaçarken, en çok…devamıYüksek sesten nefret ederim ama kulaklığımda çalan müzik hep son ses.
Çünkü dışarının gürültüsünü bastırmak kolay olmuyor… İnsanların sesini, beklentilerini, susunca bile üzerime yük gibi çöken cümlelerini duymamak için müziğin volümünü sonuna kadar açıyorum. Belki de kendimden kaçarken, en çok kendimi duymaya çalışıyorum.
Dışarıda ne kadar sessizlik arıyorsam, içimde o kadar fırtına var. Müzik, o fırtınaya tempo tutuyor. Belki de o yüzden melodiler sakinleştirmiyor artık, aksine daha çok yükseltiyor beni. Ama sessiz kalınca duyduğum tek şey; içimde yankılanan, cevabını bilmediğim sorular.
Yani mesele müziğin yüksekliği değil, hayatın gürültüsü. Ve bazen, o gürültüyü bastırmanın tek yolu, kulaklığı biraz daha sıkmak, sesi biraz daha açmak… En azından içimdeki karmaşaya bir ritim vermek.
Samimiyet güzel şey ama sınırını bilen için… Bazı insanlar var, o ince çizgiyi fark etmiyor ya da bilerek zorluyor. Şımarıklığın verdiği rahatlıkla, her lafı edebileceğini, her davranışı sergileyebileceğini sanıyor. Sanki senin sınırların, onların keyfine göre şekillenecekmiş gibi. Sonra o sınırdan…devamıSamimiyet güzel şey ama sınırını bilen için…
Bazı insanlar var, o ince çizgiyi fark etmiyor ya da bilerek zorluyor. Şımarıklığın verdiği rahatlıkla, her lafı edebileceğini, her davranışı sergileyebileceğini sanıyor. Sanki senin sınırların, onların keyfine göre şekillenecekmiş gibi.
Sonra o sınırdan bir adım içeri girince, ufak bir tepki veriyorsun diye hemen “trip krizi”. Sanki suç onların değil de senin. O kadar komik ki… Hem haddini bilme, hem de sana haddini bildirilmeye kalkılınca alınganlık yap.
Samimiyet, saygının içinden geçer. O yolun dışına taşınca adı artık samimiyet değil, sadece taşkınlık olur. Ve herkes taşkınlığa tahammül etmek zorunda değil. Çünkü bazen mesafe, sağlıktır. Sessizlik ise nezaketin son noktası.
Aniden, büyük coşkularla ardına kadar açılan kapılar birer birer kapanmaya başladı. Her biri, umutla adım attığım bir ihtimalin yüzüydü; ve şimdi sessizce üzerime kapanan bir yük gibi. Kapıları açık tutmak için gösterilen çaba, içerideki mücadeleyi unutturur oldu. Hem gelen rüzgârla…devamıAniden, büyük coşkularla ardına kadar açılan kapılar birer birer kapanmaya başladı. Her biri, umutla adım attığım bir ihtimalin yüzüydü; ve şimdi sessizce üzerime kapanan bir yük gibi.
Kapıları açık tutmak için gösterilen çaba, içerideki mücadeleyi unutturur oldu. Hem gelen rüzgârla baş etmeye çalışmak, hem içerideki yangını söndürmek, insanı iki uçta tüketen bir denge oyununa dönüştü.
Ve insan fark ediyor ki; bazen en ağır yük, kapanan kapı değil, onu açık tutmaya çalışırken kendinden verdiği parçalarmış. Çünkü direnmenin de bir bedeli var. Yalnızca dünyaya karşı değil, kendi iç çöküşüne karşı verilen bir direniş bu. Ve en sessiz çöküş, çoğu zaman en fazla direnilen yerden başlıyor.
Kendime her baktığımda, yavaş yavaş bir yabancıyla göz göze geliyorum. Aynı yüz, aynı gözler… ama içinde tanıdık hiçbir şey yok. Sanki yıllar geçtikçe, içimden sessizce birileri çekip gitmiş de ben fark etmemişim. Ve bir noktada durup sadece şunu diyebiliyorum: Ben…devamıKendime her baktığımda, yavaş yavaş bir yabancıyla göz göze geliyorum. Aynı yüz, aynı gözler… ama içinde tanıdık hiçbir şey yok. Sanki yıllar geçtikçe, içimden sessizce birileri çekip gitmiş de ben fark etmemişim.
Ve bir noktada durup sadece şunu diyebiliyorum: Ben artık bana benzemiyorum.*
Ne hayallerim aynı, ne korkularım. Ne sesim aynı çıkıyor içimden, ne de kalbim aynı yerlerde sızlıyor. Gülüyorum ama gerçekten mi? Ağlıyorum ama neden? Kendimi açıklarken bile başkasını anlatıyormuşum gibi geliyor bazen.
Zamanla insan değişir, evet… ama bazı değişimler, sadece zamanın değil, yaraların, susuşların ve kabullenilmiş yenilgilerin izidir. Ve bazen en büyük kayıp, kimse gitmeden "kendini" yitirmektir.
Belki geri dönmek mümkün değil. Ama kendime yeniden rastlamak için bir yerlerde, bir gün… yeniden yürümeye başlamam gerek.
Yetişkinliğin en zor yanı ne diye hep düşünürdüm... Her ay gelen bitmek bilmeyen faturalar mı, sabahın köründe çalan alarmlar mı, yoksa çocukken hayalini kurduğumuz “özgürlüğün” aslında taksitli bir hayal olduğunu anlamak mı? Ama gün geçtikçe anladım ki, bunların hiçbiri değil.…devamıYetişkinliğin en zor yanı ne diye hep düşünürdüm... Her ay gelen bitmek bilmeyen faturalar mı, sabahın köründe çalan alarmlar mı, yoksa çocukken hayalini kurduğumuz “özgürlüğün” aslında taksitli bir hayal olduğunu anlamak mı?
Ama gün geçtikçe anladım ki, bunların hiçbiri değil. Asıl zor olan; yetişkin diye etiketlenmiş ama duygusal, zihinsel, hatta insani gelişimini tamamlamamış insanlarla aynı evrede yaşamaya çalışmak. Yani büyümek tamam da, herkesle aynı oranda mümkün olmuyor. Kimisi yaş alıyor ama ruhu hâlâ ergen triplerinde, kimisi sorumluluk alıyor ama empati hâlâ yok.
Ve sen, içinde hâlâ o küçük çocuğu yaşatmaya çalışırken; karşındaki yetişkin kılığına girmiş çocuklarla, susmayı olgunluk sananlarla, kırmayı iletişim yöntemi zannedenlerle mücadele ediyorsun.
Sanırım yetişkinlik, hayatın getirdikleriyle değil; insanların eksik bıraktıklarıyla baş etmeyi öğrenmekmiş. Ve bu yüzden en çok, insan yoran yine insan oluyormuş.
Otobüs camının buğulu kenarına başımı yasladım. Dışarıda ince ince yağan yağmur, yolun kıvrımlarına usulca eşlik ediyordu. Her damla, içimde tutamadığım bir düşünce gibi süzülüyor camdan aşağı… Ne zamandır bu kadar sessizdim bilmiyorum. Belki de yol değil, ben gidiyordum kendimden uzaklara.…devamıOtobüs camının buğulu kenarına başımı yasladım. Dışarıda ince ince yağan yağmur, yolun kıvrımlarına usulca eşlik ediyordu. Her damla, içimde tutamadığım bir düşünce gibi süzülüyor camdan aşağı… Ne zamandır bu kadar sessizdim bilmiyorum. Belki de yol değil, ben gidiyordum kendimden uzaklara.
Camın ötesinde bulanık manzaralar akıp giderken, içimde bir şey sabit kaldı: o kaybolmuşluk hissi. Ruhumun nerede olduğunu, ne zaman yolda düştüğünü kestiremiyorum. Belki de bir durakta unuttum kendimi. Ya da bir veda cümlesinde… Belki hiç varamadığım bir şehirde bekliyor hâlâ içimdeki ben.
Yol uzun, yağmur ısrarcı, ruh sessiz. Cam kenarının en güzel yanı da bu zaten… Kimse konuşmadan anlayabilir seni. Ya da kimse anlamaz da, sen yine de anlatıyor gibi hissedersin.
Yağmur dinince duracak mıyım? Bilmem. Ama camdan dışarı bakarken insan, en çok içine dalıyor.
Kendimi, daha doğrusu ruhumu hep Ankara'ya ait sanmıştım. Sanki buraya tamamen yerleşirsem her şey yoluna girecek, huzur beni kapıda karşılayacaktı. Ama işte… hiç de öyle olmadı. Sokaklar hâlâ tanıdık, duraklar yerli yerinde, rüzgâr aynı yerden esiyor ama içim… içim başka…devamıKendimi, daha doğrusu ruhumu hep Ankara'ya ait sanmıştım. Sanki buraya tamamen yerleşirsem her şey yoluna girecek, huzur beni kapıda karşılayacaktı. Ama işte… hiç de öyle olmadı. Sokaklar hâlâ tanıdık, duraklar yerli yerinde, rüzgâr aynı yerden esiyor ama içim… içim başka bir mevsimde sanki.
Eskiden bana huzur veren o şehir, tam da dedikleri gibi artık sadece bir “gri şehir” haline mi geldi? Yoksa gri bir ruha bürünen ben miydim?
Bilmiyorum. Belki de şehir hiç değişmedi. Belki de biz, içimizdeki sesleri susturdukça yankılarla baş başa kaldık. Ankara aynı Ankara; ama bana iyi gelmeyen belki de o eski umutlarımın artık bu kaldırımlarda yürümemesi. Kim bilir? Belki şehir değil, yolunu kaybeden bendim. Belki de “ait hissetmek” dediğimiz şey, biraz da kendimizden kaçışın süslü bir bahanesi.
Yine de… hâlâ seviyorum bu griyi. Ama artık griyi gökyüzü sanmıyorum.
25 yıl boyunca hayatımı yaşayamama engel olunması sonucu, hayattan ne istediğimi, ne hissettiğimi bilemez hale geldim. Sanki kendi hayatım değil de, başkalarının yazdığı bir senaryoyu usulca oynamışım. Ne sahneyi terk edebilmişim, ne repliği değiştirebilmişim. Zamanla anladım ki, sadece seçimlerim çalınmamış;…devamı25 yıl boyunca hayatımı yaşayamama engel olunması sonucu, hayattan ne istediğimi, ne hissettiğimi bilemez hale geldim. Sanki kendi hayatım değil de, başkalarının yazdığı bir senaryoyu usulca oynamışım. Ne sahneyi terk edebilmişim, ne repliği değiştirebilmişim.
Zamanla anladım ki, sadece seçimlerim çalınmamış; hislerim de bastırılmış. Ne zaman neye üzüleceğim, neye sevineceğim bile başkalarının onayına bağlanmış. Öyle bir döngü ki bu… kendin olmaya kalktığında bile suçluluk hissi yükleniyor üzerine.
Ve bir noktada kaybolduğunu fark ediyorsun. Kimdin, ne istiyordun, hangi hayat sana aitti… bilmiyorsun. Ama asıl tehlike, bu bilinmezliğe bile alışıyor oluşun. Çünkü o kadar uzun süre “başkaları için” var olmuşsun ki, “kendin için” yaşamak artık bencilce geliyor.
Belki bu yazıyı yazmak bile geç kalmış bir başkaldırı. Ama olsun. Geç olması, hiç olmamasından iyidir. Kendini yeniden tanımak, hayata geç de olsa kendi pencerenden bakmak… belki de bu sefer hikâyeyi ben yazarım.