20 li yaşlar hayatın çok garip bir dönemi hem hiçbir sorunum yok gibi ama aynı zamanda da her şey sorun gibi geliyo tuhaf bir çelişki 7 yaşına dönüp sabah erken uyanıp çizgi film izleyerek güne başlamak vardı
Bazen durup “Ne hissediyorum?” diye soruyorum kendime… Ama cevap yok. Ya da var da, ben duymuyorum. Belki de hissetmiyorum değil, sadece hislerime alan tanımıyorum. Koşuşturmanın, sorumlulukların, kaçmaların içinde kendime yer bırakmamışım. Her duyguyu hızla geçiştiriyorum. Üzülmemem gerek, sinirlenmemem gerek, güçlü…devamıBazen durup “Ne hissediyorum?” diye soruyorum kendime…
Ama cevap yok.
Ya da var da, ben duymuyorum.
Belki de hissetmiyorum değil, sadece hislerime alan tanımıyorum.
Koşuşturmanın, sorumlulukların, kaçmaların içinde kendime yer bırakmamışım.
Her duyguyu hızla geçiştiriyorum. Üzülmemem gerek, sinirlenmemem gerek, güçlü olmam gerek…
O kadar çok “gerek” var ki, “gerçek” ben nerede bilmiyorum.
Belki de hissetmememin nedeni, kendimi dinlemeye cesaret etmemem.
Çünkü içimdeki sessizliği bozarsam, bastırdıklarım tek tek yüzeye çıkacak diye korkuyorum.
Ama bir noktada şunu anlıyorum:
*Kendimi anlamak için kendime izin vermeliyim.*
Susup beklemek yerine, durup içimi dinlemeliyim.
Belki o zaman, hissettiklerim beni değil; ben onları yönetebilirim.
Ankara il sınırı içine girince bile benim mentalin düzelmesi. Bu şehrin kimse tarafından fark edilmeyen, sadece gri bir şehir olarak görülmesi ve hak ettiği değeri görememesi üzücü...🫠
Sonsuz bir arayış içindeydim ya da belki aradığım şeyi kendime bile söylemeye cesaret edemeyecek kadar korkmuş bir çocuktum. Veyahut ona erişmenin imkânsızlığı, onu bilincimin en dibine, en karanlık, en ücra köşeye sürükleyip gizlememe neden olmuştu. Yanıp sönen bir sokak lambasının…devamıSonsuz bir arayış içindeydim ya da belki aradığım şeyi kendime bile söylemeye cesaret edemeyecek kadar korkmuş bir çocuktum. Veyahut ona erişmenin imkânsızlığı, onu bilincimin en dibine, en karanlık, en ücra köşeye sürükleyip gizlememe neden olmuştu. Yanıp sönen bir sokak lambasının titrek ışığında, keskin düşüncelerle sarılmış bir mayhoş depresyonun içinde, eksik olanın ne olduğunu durmadan gözden geçiriyordum. Belki bir his, belki bir yüz, belki de hiçbir zaman var olmamış bir ihtimaldi aradığım. Bitmek bilmeyen bir bekleyişti bu ne geldiği belli ne de geçtiği. Sanki hayat, bana eksik parçayı hiç vermemek üzere tasarlanmış bir yapbozdu ve ben de inatla her gece, o eksik parçanın hayalini kuruyordum.
Karmaşamı dindirecek, beni dipsiz karanlığımdan çıkaracak bir çıkış aradım; o çıkışa asla erişemedim. Belki de asıl çıkış, çıkmamaktır. Belki de bu sonsuz gibi görünen karanlık, dışarının aşırı aydınlığından daha az can yakıyordur. Çünkü bazı yollar yokuş değil, uçurumdur. Ve insan…devamıKarmaşamı dindirecek, beni dipsiz karanlığımdan çıkaracak bir çıkış aradım; o çıkışa asla erişemedim. Belki de asıl çıkış, çıkmamaktır. Belki de bu sonsuz gibi görünen karanlık, dışarının aşırı aydınlığından daha az can yakıyordur. Çünkü bazı yollar yokuş değil, uçurumdur. Ve insan bazen bir çıkış sandığı kapıdan geçtiğinde, aslında kendini daha derin bir labirentin ortasında bulur.
Her çıkış bir terk ediştir aslında: eski düşünceleri, yarım kalmış cümleleri, susturulamayan iç sesi. Peki ya kalmak? Kalmak, alışkanlıkların pasını sırtında taşımaktır. Ama ya sabit kalışlarımız, bize en çok şeyi öğreten yolculuksa? Zamanın akmasına bile karşı koyamadan, içimizdeki çıkışsızlıkla bir tür barış yapmaktır belki de gerçek çıkış.
Bir süredir yazı yazamıyorum. İlham mı gelmiyor, yoksa kelimeler yazıya mı dökülmek istemiyor, bilemedim. Sanki zihnimde yankılanan cümleler, kalem ucuna gelince sessizliğe bürünüyor. Her şey orada, içimde bir yerde duruyor ama dışarı çıkmak için acele etmiyor. Bazen hislerin kendisi bile…devamıBir süredir yazı yazamıyorum. İlham mı gelmiyor, yoksa kelimeler yazıya mı dökülmek istemiyor, bilemedim. Sanki zihnimde yankılanan cümleler, kalem ucuna gelince sessizliğe bürünüyor. Her şey orada, içimde bir yerde duruyor ama dışarı çıkmak için acele etmiyor.
Bazen hislerin kendisi bile yoruluyor anlatılmaktan. O kadar çok şey anlatmak istiyorum ki, belki de bu yüzden hiçbirini anlatamıyorum. Kelimeler, tam söyleyecekken susmayı seçiyor, tıpkı konuşmak yerine derin bir nefes alıp hiçbir şey dememeyi tercih ettiğim anlar gibi.
Yazamamak da bir tür yazmak aslında… Sessizliğin cümle kurduğu, noktasız paragrafların kafada dönüp durduğu bir yazım şekli. Belki de ilham, gelmeyerek anlatıyordur derdini.
Pazartesi sendromu üstüne şantiye sendromu yaşıyorum… Beton yetmedi, sabır da kalmadı! Gözümü kahveyle açıp, ruhumu baretle koruyorum. Günaydın demek için erken, hayatta kalmak için geç. Ama yine de yaşasın yeni haftanın ihtimalleri (ve mesai çıkışı hayalleri)!
Şimdi düşün, bir kafede oturuyorsun. Yan masada biri seninle tamamen zıt bir fikir savunuyor. İçinden diyorsun ki “Bu ne diyor ya?” İşte Mill tam burada devreye giriyor ve kulağına eğilip şöyle fısıldıyor: "Bırak konuşsun. Belki haklıdır. Belki de tamamen yanlıştır…devamıŞimdi düşün, bir kafede oturuyorsun. Yan masada biri seninle tamamen zıt bir fikir savunuyor. İçinden diyorsun ki “Bu ne diyor ya?” İşte Mill tam burada devreye giriyor ve kulağına eğilip şöyle fısıldıyor:
"Bırak konuşsun. Belki haklıdır. Belki de tamamen yanlıştır ama sen kendi fikrinin neden doğru olduğunu bir kez daha düşünme şansı bulursun."
Mill’in bu kitapta anlattığı şey şu: Fikirler, tıpkı kaslar gibi. Çatışmadan gelişmezler.*l Herkes aynı şeyi düşünüyorsa orada düşünce değil, ezber vardır. O yüzden diyor ki; farklı düşünceler susmasın. Çünkü bir fikir yanlış olsa bile onu susturmak, doğrunun kendini ispat şansını elinden almaktır.
Ayrıca Mill toplumun çoğunluk baskısına da bayağı sinirli. Çünkü sadece devlet sansürü değil, toplumun “öyle düşünülmez” bakışı da insanı susturur. Ve bu baskı, özgürlüğü gizliden gizliye kemirir.
Yani adam demeye çalışıyor ki:
“Konuşanlar yaşar, susturulanlar değil.”
Bir toplumun ilerlemesi için fikirlerin çarpışmasına izin vermek şart. Fikirleri pamuklara sararsan değil büyümek, nefes bile alamazlar.