“Corpse Bride” demek, aşkın ölümsüzlüğüne dair bayağı ciddi bir vaat gibi geliyor, değil mi? Ama işin içinde tam anlamıyla “ölü” biri var ve bu, romantizmi biraz daha *soğuk* tutuyor. Tim Burton’ın o gotik, karanlık ama bir o kadar da renkli…devamı“Corpse Bride” demek, aşkın ölümsüzlüğüne dair bayağı ciddi bir vaat gibi geliyor, değil mi? Ama işin içinde tam anlamıyla “ölü” biri var ve bu, romantizmi biraz daha *soğuk* tutuyor. Tim Burton’ın o gotik, karanlık ama bir o kadar da renkli dünyasında, aşk hem mezar taşları arasında filizleniyor hem de “öldükten sonra bile anlaşabiliyoruz” mesajı veriyor. Paradoks tam burada: Sevgi, hayatın en canlı duygusu ama burada ölülerin dünyasında çiçek açıyor.
Bir yandan aşkın gücünü kutlarken, öte yandan “ölü gelin”le evlenmek belki de biraz fazla maceracı ve hatta absürt. Hani dedikleri gibi, “hayat kısa, ama aşk ölümsüz” ise, neden mezar taşının ötesinde romantik bir piknik yapalım ki? Mizahı da burada yakalamak mümkün: Sevdiğiniz kişiyle sorun yaşarsanız, “beni mezara gömmeden önce bir kez daha düşün” diyeceğinizden emin olabilirsiniz!
Kısaca, film bize diyor ki; aşk, canlılar kadar karmaşık, ölüler kadar gizemli ve tam da bu yüzden bir o kadar da eğlenceli. Ölümün bile aşkı engelleyemediği yerde, biz de günlük sıkıntılarla boğuşmaktan vazgeçelim, çünkü en kötü senaryo bile biraz komik olabilir.
Uyuyamıyorum; kafamda bir orkestra var, ama herkes kendi şarkısını çalıyor. Gece hem huzurlu, hem fırtına gibi; hava ne sıcak ne soğuk, tam kararında kararsız. Gözlerim kan çanağına dönmüş ama uyku sanki “Ben varım ama gelmem” diyor. Demek ki, uykusuzluk da…devamıUyuyamıyorum; kafamda bir orkestra var, ama herkes kendi şarkısını çalıyor. Gece hem huzurlu, hem fırtına gibi; hava ne sıcak ne soğuk, tam kararında kararsız. Gözlerim kan çanağına dönmüş ama uyku sanki “Ben varım ama gelmem” diyor. Demek ki, uykusuzluk da kendi halinde bir eğlenceymiş!
Sevgili 25, Selam sana. Gecikmiş bir randevu gibisin… ne geç kaldın, ne erken geldin; ama ben hâlâ hazırlanıyor gibiyim. Sana gelirken elimde ne çiçek var ne şiir, sadece biraz yorgunluk, biraz ironi, biraz da “ben hâlâ kimim” sorusu. Ama seninle…devamıSevgili 25,
Selam sana. Gecikmiş bir randevu gibisin… ne geç kaldın, ne erken geldin; ama ben hâlâ hazırlanıyor gibiyim. Sana gelirken elimde ne çiçek var ne şiir, sadece biraz yorgunluk, biraz ironi, biraz da “ben hâlâ kimim” sorusu.
Ama seninle konuşmak istiyorum. Öyle ağır felsefe terimleriyle değil, mahalle arasında yürür gibi, çay içerken susup bakışmak gibi.
Çünkü 25 yaş, insanın kendine baktığında hem “ben bu muyum?” hem de “daha kim olabilirim ki?” dediği garip bir kıyı. Ne çocukluk gibi affedilir ne yaşlılık gibi anlaşılır. Tam ortada bir yerde… ve nedense hep acele ediyor gibi hissediyorum.
Hayat bana önce aynayı tuttu, sonra camını kırdı. Şimdi o parçaların her birinde kendime bakıp hangisi gerçek diye soruyorum. Bazıları gülümsüyor, bazıları bana küskün.
Ve işin paradoksu şu ki; bazen tam anlamaya başladığında, anlamak istemediğini fark ediyorsun. Belki de büyümek, bazı cevapları duymamaya gönüllü olmak demekmiş.
Sevgili 25, bu yıl senden bir şey istemiyorum… sadece birlikte susalım. Belki o sessizlikte artık bağırmayan iç sesimi duyarım.
Ve unutma: bazı yaşlar bir durağa varmak değil, trenden inmeye cesaret etmek demek.
İyi ki geldin, otur da biraz dinlen.
“Ölüme ölüm getirirsen, hayat getirmiş olursun” cümlesi paradoksal bir düşünce Buradaki ilk “ölüm”, olumsuzluk, yok oluş ya da yıkım anlamına gelir. Eğer bu “yok oluşa” karşı bir yok ediş, yani “ölüme ölüm” getirirsen, onu ortadan kaldırmış olursun. Sonuçta ortaya çıkan…devamı“Ölüme ölüm getirirsen, hayat getirmiş olursun” cümlesi paradoksal bir düşünce Buradaki ilk “ölüm”, olumsuzluk, yok oluş ya da yıkım anlamına gelir. Eğer bu “yok oluşa” karşı bir yok ediş, yani “ölüme ölüm” getirirsen, onu ortadan kaldırmış olursun. Sonuçta ortaya çıkan şey de hayat, varlık, yeniden doğuş olur.
Bu cümle; karanlığa karşı karanlığı değil, karanlığın kaynağını yok etmeyi, acıya karşı acıyla değil, acının kökünü ortadan kaldırmayı anlatır. Savaşla savaşılırsa barışa ulaşılmaz ama savaşı başlatan sebepler yok edilirse, işte o zaman yaşanabilir bir alan doğar.
Yani aslında, “ölümü” mecazen kötülük, karanlık, umutsuzluk olarak alırsan; ona bir son getirmek, yaşamı ve umudu doğurur. Tıpkı gecenin sabaha yer bırakması gibi.
ŞİMDİYE KADAR İZLEDİĞİM EN İYİ BÖLÜM HER DETAYINA BAYILDIMM “Doctor Who” 1. sezon 8. bölümü “Empire of Death”, Sutekh’in dönüşüyle dizinin mitolojisine karanlık bir derinlik katıyor. Sutekh, “ölüm tanrısı” olarak, sadece fiziksel yok oluşu değil, hatıraların ve kimliğin silinişini de…devamıŞİMDİYE KADAR İZLEDİĞİM EN İYİ BÖLÜM HER DETAYINA BAYILDIMM
“Doctor Who” 1. sezon 8. bölümü “Empire of Death”, Sutekh’in dönüşüyle dizinin mitolojisine karanlık bir derinlik katıyor. Sutekh, “ölüm tanrısı” olarak, sadece fiziksel yok oluşu değil, hatıraların ve kimliğin silinişini de temsil ediyor. “Zaman hatıraysa ve hatıra zamansa, bir zaman makinesinin hatırası nedir?” sorusu, bu bölümde anlam kazanıyor; çünkü Sutekh’in etkisiyle zamanın ve anıların silinmesi, varoluşun temelini sarsıyor.
Sutekh’in son tiradı, ölümün kaçınılmazlığını ve her şeyin sonunu vurguluyor:
“Ben Sutekh’im. Ölüm benim adım. Her şey sona erecek.”
Bu sözler, onun sadece bir düşman değil, evrenin kaçınılmaz sonu olduğunu gösteriyor. Ancak Doktor, hatıraların gücünü kullanarak Sutekh’i zaman girdabına sürüklüyor ve onun etkisini sona erdiriyor. Bu, ölümün bile hatıraların gücü karşısında yenilebileceğini gösteriyor.
Bölüm, ölümün kaçınılmazlığına karşı hatıraların ve kimliğin direnişini anlatıyor. Sutekh’in yenilgisi, ölümün bile hatıraların gücüyle aşılabileceğini gösteriyor.
“Zaman hatıraysa ve hatıra zamansa, bir zaman makinesinin hatırası nedir?”
Belki de, *“zaman geçtikçe hatıralar değişir”* diye fısıldar iç sesin. Ama zaman makinesinin içinde, hiçbir şey geçmez. Orada zaman, sadece yön değiştirir; ileri ya da geri. Ve tam da bu yüzden *“her şey olmuş olabilir ve hiçbir şey tam olmamış gibidir.”*
Zaman makinesi, gittiği her yerde tanıdık bir yabancı gibi dolaşır. Her durak, hatırlanmayan bir yüz, unutulmak istenmeyen bir kelime.
Çünkü *“zaman her şeyi alır”*, ama geride kalanı açıklayamaz.
Ve bir noktada, “anılarla değil, anların yokluğuyla” yaşarsın.
İşte o an, zaman makinesinin hatırası sadece budur: Olmamış bir sarılma, söylenmemiş bir cümle, yaşanmamış bir ihtimalin tortusu.
Belki de insan zamanla değil, yaşanmamışlıkla yaşlanır.
“Zaman hatıraysa ve hatıra zamansa, bir zaman makinesinin hatırası nedir?” Belki de bir zaman makinesi, en çok hiçbir yere ait olamamanın ağırlığını taşır. Gittiği her dönemde fazlalık, kaldığı her yerde eksikliktir. Çünkü anılarla beslenen bir zihne geleceğin bilgisi fazla gelir,…devamı“Zaman hatıraysa ve hatıra zamansa, bir zaman makinesinin hatırası nedir?”
Belki de bir zaman makinesi, en çok hiçbir yere ait olamamanın ağırlığını taşır. Gittiği her dönemde fazlalık, kaldığı her yerde eksikliktir. Çünkü anılarla beslenen bir zihne geleceğin bilgisi fazla gelir, geçmişin kaybıysa ağır. Her yolculuk bir vedadır; yaşanmamış olasılıklara, tutulmamış sözlere.
Zamanı kat etmek, bazen sadece unutmak istediklerimizi sürekli hatırlamak demektir. Belki de en büyük çelişki bu: Hatırladıkça ilerleyememek, ilerledikçe kaybetmek. Ve böylece, bir zaman makinesi neyi özler bilir misin? Asla ait olamadığı bir âna sabitlenebilmeyi…
NOT: Baştaki replik Doctor Who dizisinden alıntı ( 1.sezon 8.bölüm)
Instagram'da gezinirken keşfette antinatalizm sayfasının böyle bir gönderisi çıktı, bu konu hakkında siz ne düşünüyorsunuz? Var olmak zorunda olunmadığı hâlde var edilenin yükünü taşımak Hiçbir insan var olmayı istemedi. Ama şimdi herkes ölüm korkusu, acı ve kayıplarla yaşamak zorunda. Hiç…devamıInstagram'da gezinirken keşfette antinatalizm sayfasının böyle bir gönderisi çıktı, bu konu hakkında siz ne düşünüyorsunuz?
Var olmak zorunda olunmadığı hâlde var edilenin yükünü taşımak
Hiçbir insan var olmayı istemedi.
Ama şimdi herkes ölüm korkusu, acı ve kayıplarla yaşamak zorunda.
Hiç istemediğimiz bir sahneye çıkarıldık, rolümüz verildi, sorumluluklar yüklendi.
Bu adil mi?
“La La Land”, modern zamanın en romantik hayal kırıklıklarından biri… Hayatın insanı savurduğu o gri noktalarda, Mia ve Sebastian bize şu soruyu fısıldıyor: “Hayalini seçmek mi daha doğru, yoksa aşka teslim olmak mı?” Film boyunca cevap netleşmiyor, sadece büyüyor. Renkli…devamı“La La Land”, modern zamanın en romantik hayal kırıklıklarından biri… Hayatın insanı savurduğu o gri noktalarda, Mia ve Sebastian bize şu soruyu fısıldıyor: “Hayalini seçmek mi daha doğru, yoksa aşka teslim olmak mı?” Film boyunca cevap netleşmiyor, sadece büyüyor. Renkli sahneler ve büyülü danslar, aslında bir peri masalının değil, gerçek hayatın melankolisini taşıyor.
Bir noktada Sebastian, Mia’ya şunu söylüyor: “İnsanlar seni sevmeyebilir ama sen kim olduğunu unutmamalısın.” Bu replik, filmin özeti gibi. Çünkü “La La Land”, her şeyden önce kimliğini kaybetmeden hayatta kalma hikâyesi. Mia’nın seçilmemiş rollerle dolu hayatı, Sebastian’ın unutulmaya yüz tutmuş caz tutkusu… Bu iki karakter, bir zamanlar birbirinin “doğru zamanı” olurken, sonunda “doğru kişi” olarak kalıyorlar ama yan yana değil.
Ve bu filmi izlerken aklıma Florence The Machine’den bir şarkı geliyor: “Shake It Out.” Özellikle şu satır:
“It’s always darkest before the dawn.”*
Çünkü bazen sahne ışıkları sönmeden önce, bir vedaya hazır olman gerekir.
“La La Land”, hayal kırıklıklarının bile zarif danslarla anlatılabileceğini gösteriyor. Gerçek şu ki: Herkesin bir hayali vardır, ama bazen en büyük hayal, onu gerçekleştirmek yerine vazgeçebilme cesaretidir.
*İncir Reçeli* izlerken insan, bir hikâyenin sadece acıyla değil, o acıyı taşıma biçimiyle de şekillendiğini anlıyor. Film boyunca aklıma Albert Camus’nün şu cümlesi geldi: “Mutluluk da, mutsuzluk da, insanın onu neyle doldurduğuna bağlıdır.” Duygu’nun hayatı, incir reçelinin buruk tadı gibi—tatlı…devamı*İncir Reçeli* izlerken insan, bir hikâyenin sadece acıyla değil, o acıyı taşıma biçimiyle de şekillendiğini anlıyor. Film boyunca aklıma Albert Camus’nün şu cümlesi geldi: “Mutluluk da, mutsuzluk da, insanın onu neyle doldurduğuna bağlıdır.” Duygu’nun hayatı, incir reçelinin buruk tadı gibi—tatlı ama boğazda düğümlenen bir hisle dolu. Metin ise yazdığı senaryolarla hayal kurarken, bir başka senaryonun tam ortasında buluyor kendini. Ve o hikâye, ne yazık ki finalini önceden yazmış bir kadın tarafından sessizce anlatılıyor. Film, aşkın sadece mutlu sonla değil; bazen hiçbir sonla yazılmayabileceğini hatırlatıyor. Reçelin kavanozda kaldığı, ama tadının bir ömür unutulmadığı bir hikâye bu.
“Piyanist”i anlatırken insan ister istemez sesini biraz kısıyor. Çünkü film sadece izlenmiyor, sanki yaşanıyor. Adrien Brody’nin canlandırdığı Szpilman karakteriyle birlikte hayatta kalmanın neredeyse sessiz bir sanata dönüştüğüne tanık oluyorsun. Film boyunca müzik, bir sığınak gibi. Bombalar patlıyor, insanlar yok oluyor…devamı“Piyanist”i anlatırken insan ister istemez sesini biraz kısıyor. Çünkü film sadece izlenmiyor, sanki yaşanıyor. Adrien Brody’nin canlandırdığı Szpilman karakteriyle birlikte hayatta kalmanın neredeyse sessiz bir sanata dönüştüğüne tanık oluyorsun.
Film boyunca müzik, bir sığınak gibi. Bombalar patlıyor, insanlar yok oluyor ama bir piyanonun tuşlarına dokunma arzusu, hala hayatta kalmanın en derin nedeni gibi duruyor. Aslında o piyanoya dokunamadığı sahneler, belki de en çok çalan anlar… Çünkü orada notalar yok ama duygu var.
En çarpıcı detaylardan biri de, savaşın o soğuk, katı gerçekliğine karşı Szpilman’ın varoluşunun sadece müzikle anlam bulması. Keman tellerinin susması, kurşunların konuşması… ama yine de bir insanın içindeki sesi kimse susturamıyor. O Alman subayıyla olan sahne… tam orası, insanlığın en ince çizgide gidip geldiği yer.
Ve film sonunda sormadan edemiyorsun: Hayatta kalmak neye benzer? Bazen bir şarkıyı içinde çalmaya devam ettirmekle ilgili olabilir. “Piyanist”, işte o iç sesi unutturmayan bir film. Sessiz bir direniş gibi.