Gidilmeyen yollar birikmiş içimde, adımlarım ağır. Yollar uzun, ben ise her durakta biraz eksik. Çok kalabalık burası, ama kimse yok. Herkesin içindeyim, kendimin uzağında.
Gardiyanı da mahkumu da kendim olan bir hücredeyim; anahtar ise yine bende ama kapıyı açmaya cesaretim yok, çünkü insan bazen kendi inşa ettiği hapishanenin sahte güvenliğine, dışarıdaki özgürlüğün getireceği o uçsuz bucaksız belirsizlikten daha çok sığınır. Çevremdeki her türlü tehdide…devamıGardiyanı da mahkumu da kendim olan bir hücredeyim; anahtar ise yine bende ama kapıyı açmaya cesaretim yok, çünkü insan bazen kendi inşa ettiği hapishanenin sahte güvenliğine, dışarıdaki özgürlüğün getireceği o uçsuz bucaksız belirsizlikten daha çok sığınır. Çevremdeki her türlü tehdide karşı bir zırh kuşanabilir, ailemden veya dostlarımdan gelebilecek kırgınlıklara karşı kalbimi nasırlaştırabilirim ama kendi zihnimin kuytu köşelerinde pusuda bekleyen o zehirli düşüncelere karşı hiçbir savunmam yok; zira düşman içerideyse, kale duvarlarını ne kadar yükseltirsen yükselt o gürültülü sessizlikten kaçış mümkün olmuyor. Kalbimdeki o derin boşluğa asılı kalan, her gece üzerime biraz daha çöken bu karanlık fikirler, beni sadece olduğum yere çivilemekle kalmıyor, aynı zamanda kendi kurtuluşuma giden yolda en büyük engeli yine benim ruhuma yerleştiriyor. Belki de en korkuncu, özgürlüğün o ağır sorumluluğuyla yüzleşmektense, bu tanıdık acının içinde kaybolmayı bir teselli gibi görmeye başlamaktır; çünkü o kapıdan dışarı adım atmak demek, artık bahanelerin arkasına saklanamayacağın o çıplak gerçekle, yani kendinle tamamen baş başa kalmak demektir.
Evrenin Tek Hatasız Varlığı Olma İllüzyonu Görünen o ki, evrenin genişleme hızıyla yarışan tek şey, başkalarına karşı gösterdiğim o sınırsız, "Canın sağ olsun, insanlık hali" temalı şefkat paketim; ama konu kendi hatalarıma gelince içimden aniden bir 17. yüzyıl Engizisyon yargıcı…devamıEvrenin Tek Hatasız Varlığı Olma İllüzyonu
Görünen o ki, evrenin genişleme hızıyla yarışan tek şey, başkalarına karşı gösterdiğim o sınırsız, "Canın sağ olsun, insanlık hali" temalı şefkat paketim; ama konu kendi hatalarıma gelince içimden aniden bir 17. yüzyıl Engizisyon yargıcı çıkıveriyor. Sanki tüm insanlık, hata payı %100 olan birer prototipmiş de, bir tek ben fabrikadan "Hata Yaparsa Kıyamet Kopar" mühürlü, altın kaplama bir kusursuzluk sertifikasıyla çıkmışım gibi davranıyorum. Herkesin ayağı takıldığında "Yer çekimi işte, olur öyle" diyerek fizik yasalarını suçlayan ben, kendi ayağım takıldığında bunu galaksiler arası bir itibar suikastı ve ontolojik bir çöküş olarak nitelendiriyorum.
İşin en ironik yanı şu: Başkalarının kusurlarını birer "karakter detayı" olarak sevip kucaklarken, kendi ufacık bir yanlışımı mahşer provasına dönüştürüyorum. Oysa dünya, ben bir bardak su dökünce ya da yanlış bir cümle kurunca ekseninden kaymıyor; ama benim içimdeki o felsefi narsist, hatasızlık tahtından düşmemek için kendi kendine darbe yapıp duruyor. Belki de kendime olan bu "acımasız şefkat cimriliğim", aslında gizli bir kibirdir: "Herkes hata yapabilir ama ben o kadar önemliyim ki, benim böyle bir lüksüm olamaz!" trajikomikliğine tutulmuş bir halde, başkalarına okyanuslarca sunduğum o merhametten, kendime bir çay kaşığı bile damlatmıyor oluşum, evrenin en absürt şakası olsa gerek.
Varlığın ve Yokluğun Diyalektiği, Kaosun Gücü Varlığın ve yokluğun diyalektiği, kaosun gücü, evrenin en temel dokusunda süregelen amansız bir çarpışmadır. Bizler varlığı bir doluluk, yokluğu ise bir hiçlik sanma yanılgısına düşeriz; oysa yokluk, varlığın sırtını dayadığı o karanlık tuvaldir. Bir…devamıVarlığın ve Yokluğun Diyalektiği, Kaosun Gücü
Varlığın ve yokluğun diyalektiği, kaosun gücü, evrenin en temel dokusunda süregelen amansız bir çarpışmadır. Bizler varlığı bir doluluk, yokluğu ise bir hiçlik sanma yanılgısına düşeriz; oysa yokluk, varlığın sırtını dayadığı o karanlık tuvaldir. Bir heykel, mermerin içindeki boşluğun (yokluğun) istilasıyla biçim kazanır. Varlık ve yokluk, birbirini iten iki kutup değil, birbirini var eden bir gerilim hattıdır. Bu hat üzerindeki her kıvılcım, statik olanı parçalayan, kuralları büken ve tanımı reddeden o muazzam kuvveti, yani kaosun gücünü açığa çıkarır. Kaos, bir düzensizlik hali değil, düzenin henüz evcilleştiremediği o vahşi ve ham enerjidir.
Uzun zaman sonra yeniden bir şeyler hisseder oldum. Onlayken vakit hem duruyor hem de çok hızlı geçiyor; sürprizlerle dolu kişiliği her gün beni daha da şaşırtıyor. Sanki içimde pas tutmuş bir saat, onun tek bir gülüşüyle yeniden işlemeye başladı ama…devamıUzun zaman sonra yeniden bir şeyler hisseder oldum. Onlayken vakit hem duruyor hem de çok hızlı geçiyor; sürprizlerle dolu kişiliği her gün beni daha da şaşırtıyor. Sanki içimde pas tutmuş bir saat, onun tek bir gülüşüyle yeniden işlemeye başladı ama ayarı biraz bozuk; yanındayken saniyeler ışık hızına ulaşıyor, o kapıdan çıktığı an ise yelkovan yerinden kıpırdamıyor.
Bu hissi tarif etmek zor. Duygularımı rafa kaldırdığım, "artık kimse beni gerçekten heyecanlandıramaz" dediğim o gri bölgeden beni çekip çıkardı. Onunla tanışmak, daha önce hiç okumadığım bir kitabın sayfalarını çevirmek gibi. Her sayfasında bambaşka bir manzara, her cümlesinde beklenmedik bir derinlik var. Bir an çok sakin bir limanken, beş dakika sonra fırtınalı bir macera perisine dönüşebiliyor. Bu öngörülemezlik, aslında hayatta özlediğim o "canlı olma" hissini bana geri verdi.
Ruhun Madalyası mı, Prangası mı? "Dünya sanki kolektif bir yanılgıya kapılmış gibi; artık kimse şefkati bir erdem saymıyor. İnsanlar, duygusuzluğu göğüslerinde gururla taşıdıkları bir madalya sanıyorlar. Oysa o parlak madalya, aslında hissetmeyi bıraktıkları kalplerinin üzerine vurdukları bir mühürden başka bir…devamıRuhun Madalyası mı, Prangası mı?
"Dünya sanki kolektif bir yanılgıya kapılmış gibi; artık kimse şefkati bir erdem saymıyor. İnsanlar, duygusuzluğu göğüslerinde gururla taşıdıkları bir madalya sanıyorlar. Oysa o parlak madalya, aslında hissetmeyi bıraktıkları kalplerinin üzerine vurdukları bir mühürden başka bir şey değil.
İncinmemek için içlerindeki çocuğu susturanlar, o dilsiz kalplerin enkazı üzerinde yükselmeyi 'güç' zannediyorlar. Ama ne büyük bir yanılgı! Bir başkasına benzemek adına kendi özünden, nezaketinden ve merhametinden vazgeçmek; daha savaş meydanına bile çıkmadan kendi ruhunu teslim etmektir.
Kendi ışığını, seni karanlıkta bırakanların zifiriyle boyama. Dünya seni hissizleşmeye zorlarken, sen inadına duyan, inadına hisseden ve inadına 'kendin' kalan o nadir ruh olmaya devam et. Çünkü o sahte madalyalar paslanır, ama vicdanın berraklığı sonsuza dek parlar."
Spoiler içeriyor
Hamnet’i izlerken insan şuna takılıyor; bir çocuk ölüyor ama o sızı koca bir dünya edebiyatını doğuruyor. Sosyolojik açıdan o dönemin o dar kafalı kasaba hayatına baktığında, Agnes gibi doğayla iç içe, "farklı" bir kadının toplumun kıyısında nasıl dimdik durduğunu görüyorsun;…devamıHamnet’i izlerken insan şuna takılıyor; bir çocuk ölüyor ama o sızı koca bir dünya edebiyatını doğuruyor. Sosyolojik açıdan o dönemin o dar kafalı kasaba hayatına baktığında, Agnes gibi doğayla iç içe, "farklı" bir kadının toplumun kıyısında nasıl dimdik durduğunu görüyorsun; mahalle baskısı her devirde aynı, sadece adı değişiyor. Psikolojik olarak ise film tam bir "geride kalan suçluluğu" üzerine kurulu; ikizi giderken hayatta kalmanın ağırlığını taşıyan Judith’in ve evladının yasından kaçıp işine sığınan bir babanın o meşhur "Adın bende yaşayacak" tesellisi aslında hepimizin bir kaçış noktası gibi. Felsefi olarak ise ölümün bir son değil, form değiştiren bir varoluş olduğunu anlıyorsun; Agnes’in o hüzünlü "Ruh bedeni terk etmez, sadece başka bir ev bulur" deyişi gibi, Hamnet fiziksel olarak gitse de bir tiyatro oyununun satır aralarında ölümsüzleşiyor. Yani film bize, en ağır sancıların nasıl olup da en ölümsüz sanat eserlerine dönüştüğünü o puslu atmosferiyle iliklerine kadar hissettiriyor.