Gelişmemiş ülkeler için yapılan "buralarda insandan ucuz bi' şey bulamazsın" muhabbetinin, ikili ilişkiler açısından, daha bireysel boyutta modern toplumlar için de ne kadar geçerli olduğunu düşündüm izlerken ister istemez. Hayatının merkezine kendinden başka bir varlık, gönlünün merkezine de hazdan başka…devamıGelişmemiş ülkeler için yapılan "buralarda insandan ucuz bi' şey bulamazsın" muhabbetinin, ikili ilişkiler açısından, daha bireysel boyutta modern toplumlar için de ne kadar geçerli olduğunu düşündüm izlerken ister istemez. Hayatının merkezine kendinden başka bir varlık, gönlünün merkezine de hazdan başka bir duygu koymayan ben delisi insanlar için hesap kitap yapmadan, çoğu zaman üzerine düşünmeden, harcanabilecek tek şey insan oluyor sanki. Hatta farkında olmasa da, kendini, kendisiyle kör etmiş insanın gözünde en ucuz ve en harcanabilir şey de yine kendisi oluyor. Ne istediğini bilmeden heveslerine göre oradan oraya savrulan insanların çarpık ilişkilerinin, bencilliklerinin, herhangi bir derinliği olmayan duygularının ihanetle taçlandırılarak "aşk" adı altında yorumlanması veya sunulmasının beni cidden rahatsız ettiğini fark ettim. O yüzden bu film, bir "aşk" filmi değil, bir ihanet filmi oldu benim için. Filmin mizahı, bazı diyalogları ve replikleri hoştu ama bölük pörçük izlediğim için sıkıcı olup olmadığına karar veremedim ve bazı yorumlarda denk geldiğim Manhattan'ın güzelliği de dikkatimi pek çekemedi bu yüzden. Konser sahnesi çok hoştu, sesli güldüm izlerken.
"I don't get angry, okay? I mean, I have a tendency to internalize. I can't express anger. That's one of the problems I have. I grow a tumor instead."
"Yale: You are so self-righteous, you know. I mean we're just people. We're just human beings, you know? You think you're God.
Isaac: I... I gotta model myself after someone."
"Mary: Facts. I got a million facts at my fingertips.
Isaac: That's right, they don't mean a thing, right? Because nothing worth knowing can be understood with the mind. Everything really valuable has to enter you through a different opening... if you'll forgive the disgusting imagery.
M: I really don't agree at all. Where would we be without rational thought?
I: You rely too much on your brain. The brain is the most overrated organ, i think.
M: I know. You probably think I'm too cerebral.
I: Well, you are... you know, kinda on the brainy side. What's the difference what I think about you? God knows what you think of me."
"Okuyucuma! Şiir diye Bir ömür tüketerek yazdıklarım İki saatte okunuyor Bundan ucuz ne olabilir Havadan başka?" diye seslenmiş bize şair, kitabın başında. Bazı şiirlerinin bıraktığı iz ve oluşturduğu hissiyat paha biçilemezdi oysa. Allah'ım! Türkçe ne kadar güzel bir dil ve…devamı"Okuyucuma!
Şiir diye
Bir ömür tüketerek yazdıklarım
İki saatte okunuyor
Bundan ucuz ne olabilir
Havadan başka?"
diye seslenmiş bize şair, kitabın başında. Bazı şiirlerinin bıraktığı iz ve oluşturduğu hissiyat paha biçilemezdi oysa.
Allah'ım! Türkçe ne kadar güzel bir dil ve bazı insanlarla pek çok açıdan aynı dili konuşabilmek ne büyük şans! Dünya üzerindeki en harika kombinasyonlardan biriyle bu coğrafyada doğup, bu topraklarda yoğrulmak... bu nimetin şükrü nasıl eda edilir, bilmiyorum.
Şu duygu işi, cesur adam işi he.
O kadar gerçekçiydi ki sinirden azalarım titreyerek ve her iki taraftaki çocuklar için üzülerek (ve biraz da hızlandırarak) izledim. İzlerken kafasal olarak "ich hasse kinder"e gidip geldim, demek isterdim ama henüz tam olarak gelemedim, bir yanım hâlâ orada. Gelecekteki yavrum,…devamıO kadar gerçekçiydi ki sinirden azalarım titreyerek ve her iki taraftaki çocuklar için üzülerek (ve biraz da hızlandırarak) izledim. İzlerken kafasal olarak "ich hasse kinder"e gidip geldim, demek isterdim ama henüz tam olarak gelemedim, bir yanım hâlâ orada. Gelecekteki yavrum, ben galiba kafayı kırıp seni ya altın bir kafeste, pamuklara sarıp sarmalayarak büyüteceğim ya da 3 yaşında mermer tokatlatmağa başlatıp seni adaletin kılıcı hâline getireceğim.
Erkek oğlu erkek çizimleriyle, absürt sahneleriyle, klişe ama bence akıcı bir şekilde işlenmiş konusuyla, vampiriyle, kadim maskesi ve öğretileriyle, ᵇᶦʳᵃᶻᶜᶦᵏ ᵍᵃʸ ᵖᵒᶻˡᵃʳᶦʸˡᵃ, zombisiyle... ilk kısım bitti. İlk okuduğum zaman 7 puan vermişim ama bu sefer, TOGG'un önüne yatan dayı gibi…devamıErkek oğlu erkek çizimleriyle, absürt sahneleriyle, klişe ama bence akıcı bir şekilde işlenmiş konusuyla, vampiriyle, kadim maskesi ve öğretileriyle, ᵇᶦʳᵃᶻᶜᶦᵏ ᵍᵃʸ ᵖᵒᶻˡᵃʳᶦʸˡᵃ, zombisiyle... ilk kısım bitti. İlk okuduğum zaman 7 puan vermişim ama bu sefer, TOGG'un önüne yatan dayı gibi "çiğne beni be, çiğne!" diyerek, bir duygu seliyle 10 üzerinden 100 vermek geliyor içimden. Ama gerçekçi bi' puan değil tabii, tamamen nostalji hissi ve beni ileride nası harika bölümlerin beklediğini bilmenin getirdiği heyecandan kaynaklanan bir durum.
İlk kısmın hem mangasını okumuştum hem de animesini izlemiştim, ona rağmen aklımda nasıl sadece Dio'nun "WRYYY" repliği kalmış gerçekten bir anlam veremiyorum artık bu unutkanlığa. Silmişim her şeyi. Bu yüzden okurken bu kadar kanlı ve şiddetli olmasına şaşırdım. Aslında çok abartılı şiddet sahneleri yok, belki bir önceki cümle biraz abartılı olabilir ama kopan uzuvlar, ikiye bölünen herifler görünce... ne bileyim, öyle sessiz sakin bir şekilde kendime oturup manga okurken zombi Karın Deşen Jack'in canlı bi' atın içinden, atı yara yara çıkmasını gerçekten beklemiyordum mesela. (Ama seni sen yapan şeyler bunlar ve ben de seni bu yüzden seviyorum zaten... 🥺💕)
Okuduğum yorumların birinde birisi iyilerin aşırı iyi, kötülerin aşırı kötü olduğundan bahsetmiş. Okurken dikkat etmemiştim hiç ama düşününce hak verdim, vermemek elde değil zaten. Jonathan ve destekçileri adeta birer melek, Dio ise Yaprak Dökümü Ferhunde gibi bişi... ve öyle elle tutulur bir kötülük motivasyonu da yok he. Tamamen hobi olarak yapıyor bu işi. Karakterler genel olarak biraz yüzeyseldi diyebiliriz sanırım. Ama derinlik arayan kim?? Bu, haza İngiliz beyefendisi JoJo'nun, genel olarak en sıkıcı JoJo bulunması da üzüyor bir miktar beni... Efendi erkek, shounen mangalarda bile tercih edilmiyor, yazıklar olsun...
Bu arada Speedwagon'un sadece adı kalmış hatırımda. Halbuki JoJo'nun bir numaralı fangirl'ü olman ve o işlevsizliğin beynime kazınmış olması lazımdı. Yani bi' de sen bi' işin ucundan tut be adam be, bi' de olayları futbol spikeri gibi anlatmak yerine sen bir şeyler yap. İnsanlar canı pahasına döğüş döğüşürken ufacık bir yardımın dokundu, onu da o kadar dramatik bir şekilde yaptın ki, aklın sıra gözümüzü boyayacaksın. Neyse ki Anadolu çocuğuyum da yemiyorum böyle numaraları. 📿 ve "bu adamın eline JoJo'nun beden ölçüleri nereden geçmiş olabilir" diye düşünmeden edemedim okurken... "saçlarıyla 95 kiloluk JoJo'yu kaldırdı 😯", "Tarkus'un kılıca bak, 195'lik dalyan gibi JoJo yanında çocuk gibi kaldı 🥴" SANA BU BİLGİLER NEREDEN GELİYO??? Ve neden belirtme ihtiyacı duyuyosun?? Jonathan'ın yıldız haritasını falan da çıkarttığına o kadar eminim ki... neyse, yine de JoJo için ölmeyi bile göze alabilecek iyi bir dost diyelim kısaca. Zaten ölmekten başka bi' şey sunmak da ihtimaller dahilinde değil gibi senin için... Düşündükçe tadımı kaçırdın.
Bu, benim için de beklenmedik olan Speedwagon eleştirisinden sonra mangada yer verilen ve hoşuma giden William Thackeray'nin alıntısı ile bitireyim yorumumu:
"To love and win
is the best thing.
To love and lose,
the next best."
Erkin Koray'ın "Hayat Katarı" şarkısını ne zaman dinlesem aklıma bu film geliyor. Şarkıyla filmin pek bir alakası yok ama filmdeki trenden, şarkıdaki vagondan-lokomotiften mi bağladım artık n'olduysa... şarkı da çok Wes Anderson sarısı gibi hissettiriyor, belki bunun da bir payı…devamıErkin Koray'ın "Hayat Katarı" şarkısını ne zaman dinlesem aklıma bu film geliyor. Şarkıyla filmin pek bir alakası yok ama filmdeki trenden, şarkıdaki vagondan-lokomotiften mi bağladım artık n'olduysa... şarkı da çok Wes Anderson sarısı gibi hissettiriyor, belki bunun da bir payı vardır.
"Maybe we could express ourselves more fully if we say it without words." sahnesi, beni niçin bu kadar etkiledi? Kelimelerin, hatta sessizliğin bile tükendiği noktada başlayan bi' garip, garip olduğu kadar da harika bir bağ değil mi şu kardeşlik bağı?
Adrien Brody, kadın olsaymışsın çok güzel bir Şeyma olurmuşsun bence.
"İçinizde çocuk cesedi kokuyor anne" Yaşarken içinde birçok şeyi öldüren, belki öldürmese yaşamaya devam edemeyecek olan şehrin insanıyla ilgili -hiç duyulmamış, yeni şeyler olmasa da- güzel tespitler ve eleştiriler barındıran, bıraktığı hisle keyfimi kaçıran ama kalite olarak kesinlikle keyif aldığım…devamı"İçinizde çocuk cesedi kokuyor anne"
Yaşarken içinde birçok şeyi öldüren, belki öldürmese yaşamaya devam edemeyecek olan şehrin insanıyla ilgili -hiç duyulmamış, yeni şeyler olmasa da- güzel tespitler ve eleştiriler barındıran, bıraktığı hisle keyfimi kaçıran ama kalite olarak kesinlikle keyif aldığım bir dizi oldu, annecim. Çocuğun hayatında, annenin gereğinden fazla varlığı ve babanın hiç yokluğuyla da (belki bazı annelerin, babaları dışlamasıyla da gerçekleşen bir yok oluştur bu bazen...) Türkiye'deki kutsal analık ve o kadar da kutsal olmayan babalık mefhumu üzerine uzaklara daldık bir müddet izlerken, annecim.
Zaman zaman ana-babasına imtihan olan bir evlat ve yürüyen, ayaklı bir ayna olan bir yetişkin olarak izledim diziyi. Ama bir anne olarak da izlemek isterdim açıkçası. Acaba Zeynep'i izlerken kendimde neler bulurdum? Şu an eleştirerek baktığım yönlerini o zaman kendim de uygulayıp onu onaylar mıydım? Evladımın hislerini anlayıp kabullenebilir miydim? Hayata karşı tavrı, içimde bir şeyleri tetikleyecek olur muydu? Çocuğuma, rahmimdeki yeri çok dağınık gelip bunaltır mıydı, yoksa o gelmeye biraz olsun çeki düzen verebilir miydim etrafa? El kadar çocuk, portakaldan nefret eder hâle getirir miydi beni? Şu an, belki birçok noktada Metin'i anlayabildiğim ve bazı yerlerde hak verdiğim noktalar, o zaman anlamını yitirir miydi acaba benim için? Eğer bir gün evladım olursa bir de bir ebeveyn gözüyle, ANAYIM BEN ANA ANA diyerek yeniden izlemek isterim diziyi. "O kadar izledin, hiç mi bir şey anlamadın, hiç mi bi' ders çıkarmadın da hâlâ çocuk doğurmaktan bahsediyorsun be kadın?" diye soracaksınız belki. "Ah, ne kadar kıymetli tespitler, ne kadar anlamlı sorular bunlar annecim. Ne kadar değerli okumalar bunlar. Ne kadar farklı bir kullanıcısınız siz..."
Absürtlüğü de "Man Seeking Woman" dizisini hatırlattı bana.
Dünya üzerindeki en renkli, en acayip, en keyifli, "meme" potansiyeli en yüksek serilerden biri olan bu efsaneye yine, yeni, yeniden başladık bakalım... Bu sefer seni yeneceğim . . . You were expecting a proper review, but it was me, Dio!!
Spoiler içeriyor
Bir ailede yetişkin olmayı becerememiş ebeveyn olunca o ailede, ana-baba dışında hiç kimse çocuk olamıyor. Kendini, kardeşlerini ve hatta -asla büyümeyecek olan- ebeveynini büyütmek, yeri gelince avutmak zorunda kalıyor çocuklar -özellikle büyükler. Yıllar geçtikte açılan yaralar git gide derinleşiyor, ebeveyni…devamıBir ailede yetişkin olmayı becerememiş ebeveyn olunca o ailede, ana-baba dışında hiç kimse çocuk olamıyor. Kendini, kardeşlerini ve hatta -asla büyümeyecek olan- ebeveynini büyütmek, yeri gelince avutmak zorunda kalıyor çocuklar -özellikle büyükler. Yıllar geçtikte açılan yaralar git gide derinleşiyor, ebeveyni tarafından sevilmek ve onaylanmak için onun duygusal/fiziksel yüklerini omuzlayan çocuklar büyüyor ve yıllarca içinde bulundukları ilişkinin aslında ne sevgi ne saygı ne de şefkat barındırdığını, yaptıkları onca fedakarlıktan sonra onlara dönülüp bir teşekkür, ufak bir tebessüm bile edilmediğini derin bir acıyla fark ediyorlar. Ve bu farkındalığın yaşanması için çoğu zaman koca bir gençlik elden avuçtan gidiyor. Sonra da, acıyı yüreklerinin en derininde hissetmeleri gereken bir an'ı, yüzlerinde hafif bir tebessümle karşılıyorlar.
Fazlasıyla hayatın içinden, fazlasıyla gerçek bir hikâye. Bir arada yaşamanın getirdiği o sınırsızlık ve her şeyi sineye çekiş; kendisini ailesi için paralayan kız evladın, evde herhangi bir işlevi olmasa bile -hatta zararı dokunsa bile- asla bir erkek evlat kadar değerli olamaması; uzakta yaşayıp etliye sütlüye karışmayan evladın sevilirken anne babasının her yükünü sırtlayan evladın, neredeyse ayaklarına değen taştan sorumlu tutularak sevilmemesi; kök ailesinden kopamayan yarım akıllı bir babanın, yeni ailesi üzerinde hiç sorumluluk hissetmemesi ve kök ailesinde yaşadığı sorunları eşine ve çocuklarına atfederek ve onları suçlayarak kurduğu ailenin hayatını cehenneme çevirmesi; "kocasını oğullarına, oğullarını kızına tercih eden" ve en az evin babası kadar yarım akıllı olan bir anne ve bu evlerden ırak iki yarım akıllının birleşip bir akıl edemeyerek çocuklarını mânen ve maddeten, içlerinde asla kapatamayacakları bir boşlukla hep yarım bırakmaları... la havle ve la guvvete illa billah... Bıraksaydın da bazı problemleri de başka bir yönetmen çekseydi, biz de izlerken biraz rahat bi' nefes alıp bi' "huh" deseydik be adam be. Ama bunlar bir paket gibi olur hep zaten. Birinin olduğu yerde öbürsüleri olmazsa olmaz, sen de haklısın.
"Sendeki bu güç hevesi bizim ağzımıza s*çtı!" repliğiyle özetlenebilir gibi geldi bana film.