Beklentim çok yüksek olduğu için mi yoksa yanlış bir zamanda izlediğim için mi anlamadım ama hayal kırıklığı yaşadım izlerken. Pek güldürmedi, aradığımı bulamadım maalesef...
Dizide, birbiriyle bayağı alakasız ama aslında birçok yönden de fazlaca birbirlerine benzeyen iki ev arkadaşı Jeremy ve Mark'ın hayatlarına, onların gözlerinden şahit oluyoruz. İlk bölümlerde çekim açısı çok farklı geldiği için izlerken garipsemiştim. Olayları karakterlerin gözünden izlemek, sürekli düşüncelerini duymak…devamıDizide, birbiriyle bayağı alakasız ama aslında birçok yönden de fazlaca birbirlerine benzeyen iki ev arkadaşı Jeremy ve Mark'ın hayatlarına, onların gözlerinden şahit oluyoruz. İlk bölümlerde çekim açısı çok farklı geldiği için izlerken garipsemiştim. Olayları karakterlerin gözünden izlemek, sürekli düşüncelerini duymak falan çok değişik gelmişti. Ama dizinin adıyla çekim şeklinin uyumu o kadar hoşuma gitmişti ki izledikçe... Muazzam bir İngiliz komedisi ama her yaşa hitap ettiğini söyleyemem.
4-5 sene önce 8 sezonu art arda izleyip son sezonda bırakmıştım. Uzuun bir aradan sonra izlemeye başlayıp açılış şarkısını duyunca deli gibi nostalji hissiyle doldum diyebilirim. O kadar zamandan sonra sadece ana karakterler kalmış aklımda, millet teker teker gelince "Aa bi' de bu vardı. Ama bu karakterle ne yaşamışlardı ki?" diye diye izledim. (Super Hans gibi efsane bir karakteri nasıl unutabildin be zalımın kızı?) Eğer ölmez de sağ kalırsam 9 sezonu tümüyle yeniden izlerim diye düşünüyorum ileride. Çünkü şu an, sanki dizinin sadece son sezonunu izleyip bırakmış gibi hissediyorum. Son sezonu izledikçe de ne kadar efsane bir dizi olduğunu yeniden hatırladım. :')
"Maybe that's just life, your expectations get ground down and down until finally you settle for a life that would have mortified you 20 years ago but now seems like a blessed relief."
Jez: Where would you go though, if you could actually go back in time?
Mark: So many choices... Periclean Athens, Egypt under Ramesses the first, the Ziggurat of Ur... God!
J: I think i'd probably go back to the 50s.
M: The 1950s? *Jeremy kafasını sallayıp onay verir.* Jeremy, I'm talking about seeing a civilization that's unimaginably different.
J: So am I. Thick thick shakes, real fat burgers, big Chevies, cheer leaders...
M: But Socrates? If you went for 14 AD you could nab Augustus and Jesus.
J: Nyeh.
M: Nyeh?
J: If not the 50s then the 60s. See the Rolling Stones and have a Coke.
M: Jeremy, you can literally still do exactly that.
J: I'm talking about seeing them in their prime, drinking Coke out of a bottle.
(Jeremy'nin iç sesi: "Enjoy Cokeless Rome, d...head.")
Eğer Apollon seni bana yazmışsa, benden kaçışın yok! (Oidipus, anası İokaste'ye karşı) Lakin kader seni benden almışsa ağlamaya lüzum yok. (Oidipus, babası Laios'a karşı) Sıkılacağımı düşünerek başlamıştım okumaya ama olayı bildiğim hâlde aktı gitti. Zaten kısacık bir şey, sıkılmaya vakit…devamıEğer Apollon seni bana yazmışsa, benden kaçışın yok! (Oidipus, anası İokaste'ye karşı)
Lakin kader seni benden almışsa ağlamaya lüzum yok. (Oidipus, babası Laios'a karşı)
Sıkılacağımı düşünerek başlamıştım okumaya ama olayı bildiğim hâlde aktı gitti. Zaten kısacık bir şey, sıkılmaya vakit de bulamamış olabilirim. Oidipus'un son sayfalardaki yakarışları bayağı etkileyici ve üzücüydü. Okurken şeyi düşündüm yalnız, Yunan mitolojisinde tanrılar için herhangi bir sınırlama olmaksızın -ensest de dahil diye biliyorum- her türlü ilişki yaşanabilirken, ensestin insanlar tarafından yapılınca kınanması, bilmeden de olsa bunu uygulayan kişilerden birinin kendini öldürmesi, diğerinin gözlerini kör etmesi çok garip geldi. Korodakiler zaman zaman, kız kardeşiyle evlenen Zeus'a yalvardılar falan... Ne bileyim, bana çelişkili geldi 🤏🏼 biraz.
"Bugün acaba
Bahtı daha kara,
Acısı daha korkunç
Kim var bu dünyada?
Ah Oidipus, şanlı kral!
Demek o gelin odası,
O liman,
Babasından sonra
Barındırdı oğlunu da.
Ah zavallı!
Böyle uzun zaman,
Sessiz,
Nasıl dayandı sana,
İzleri o babanın?"
"Çok acınacak hâldesin; hem felakete uğradığın için, hem de başına gelenleri anlayacak bir ruh taşıdığın için."
Geçen senelerde Youtube'da skeçlerini keşfettiğim ve bu sene aslında 5 sezondan oluşan bir seri olduğunu öğrenip mutluluktan havalara uçtuğum bir yapım. Ama Youtube üzerinden skeçlerin çoğunu izlemişim, ilk defa izlediğim skeç sayısı çok azdı. Çoğu skeci birden fazla kez izlememe…devamıGeçen senelerde Youtube'da skeçlerini keşfettiğim ve bu sene aslında 5 sezondan oluşan bir seri olduğunu öğrenip mutluluktan havalara uçtuğum bir yapım. Ama Youtube üzerinden skeçlerin çoğunu izlemişim, ilk defa izlediğim skeç sayısı çok azdı. Çoğu skeci birden fazla kez izlememe rağmen yine de sıkılmadan, gülerek izledim (bi' daha skeç dersem çıldırcam galiba). Hatta bölümlerin başlamasıyla bitmesi bir oldu, öyle akıp giden bir proğram. Bazı serileri fazlaca yapıp, tekrara düştükleri ve biraz sıktığı zamanlar da oldu tabii. Zaman zaman, skeçlerin nereye bağlanacağını veya nasıl devam edeceğini tahmin edemiyorsunuz. Benim edemediğim zamanlar oldu yani, cidden o kadar absürtleşiyor ki olaylar bazen... Son bölümün son sahnesini de yayınladıkları ilk skece bağlamışlar. Nası planlayıp bağladınız onu öyle yiğidim? Yoksa sadece öyle mi denk geldi? Neyse, sonuç olarak hoş bir veda olmuş. Şu --> 🥹 şekil izledim o kısmı. Son bölüm geldiğinde, "artık bu bölüm gelecek" diye diye beş sezondur beklediğim "Weird Playlist" skeci yine çıkmadı. Ben mi kaçırdım, bu beş sezonun içine mi dahil etmediler anlamadım ama... enayi gibi heyecanla beklediğimle kaldım öyle. 🥲
Bissürü favori skecim var, ara ara açıp yeniden izlediğim. Birkaç tanesini paylaşmak isterim (gönül isterdi ki link koyabileyim):
Weird Playlist
Turbulance
Meegan ve Andre'nin bütün skeçleri
Wendell'in bütün skeçleri
Prepared for Terries
Tragedy Strikes at an Aerobics Competition
Insult Comic
Levi ve Cedric'in tüm skeçleri ama özellikle "When Your Friend Goes Steampunk"
Urinal Neighbor
Belki herkese hitap etmeyebilir amma ben çok severek izledim kısaca.
"Meegan! Your jacket tho'!"
Okurken veya okuduktan sonra bazen, ellerim sanki bana ait değil de onlara dışarıdan bakıyormuşum hissi yaşatan (Counter-Strike Sendromu diyebiliriz), sayesinde, ellerimden bağımsız herhangi bir şey yaparken yine de ellerimi kullandığımı fark edip kendimi durdurmaya çalıştığım bir kitap. Tanıtım yazısında da…devamıOkurken veya okuduktan sonra bazen, ellerim sanki bana ait değil de onlara dışarıdan bakıyormuşum hissi yaşatan (Counter-Strike Sendromu diyebiliriz), sayesinde, ellerimden bağımsız herhangi bir şey yaparken yine de ellerimi kullandığımı fark edip kendimi durdurmaya çalıştığım bir kitap. Tanıtım yazısında da bahsettiği gibi, ellerimizi neden sürekli meşgul tutmak isteriz ve ellerimizle yaptığımız şeyleri neden yaparız, sorularına, farklı alanları mercek altına alarak cevaplar arıyor (ve utanmadan veriyor da) yazarımız. Konusu farklı geldiği için merak edip almıştım, okumadan önce daha farklı bir şeyler bekliyordum (ne beklediğimi de hatırlamıyorum, sadece daha farklı bir şeyler beklediğimi hatırlıyorum) ama kesinlikle hayal kırıklığı yaşatmadı kitap (haybeden bir memnuniyetsizlik ve şikayet olsun diye beklenti meklenti bir şeyler yazayım dedim işte...). Bazı şeyler, çok farklı şekilde ele alınmış. Bazılarına katıldım, bazılarına da "bu kadar da zorlamaya gerek yok sanki be?" diye itiraz ederek okudum. Yazar, İngiliz olduğu için Batı kültürünü ve İngiliz dilini merkeze alarak yazmış hâliyle. O yüzden okurken "keşke bir de Türk psikanilist çıksa da şunun bir Türk kültürü versiyonunu yazsa" diye düşünerek okudum yer yer. Zaman zaman sıkıldığım yerler olsa da genel olarak severek okudum. Bazen, bazı bölümlerin sonuna geldiğimde "bi' dakka ya, bu bölümün başı neydi de buraya bağlandı şimdi?" duraklamaları yaşadığım oldu ama bu durum, yazar oradan oraya atladığı için değil, konuları birbirine güzel bir şekilde bağlayarak ilerlediği için yaşandı diye düşünüyorum (bazen de bölümleri bölük pörçük, ara vere vere okudum ama bunun, unutmama etkisi %0....01 falandır tabii ki).
Günlük hayatta yaşanan kayıpların yasını tutmamayla alakalı bir bölüm vardı. Okurken çokça hak verdiğim ve sanırım kitaptaki en sevdiğim kısım oldu. Yazar diyor ki: "Bir satışçıyla karşılaştığımızda, bize gülümser ve el-yapımı, elle karıştırılan, elle tatlandırılan ürünlerini bize coşkuyla anlatır ve birkaç hafta sonra, artık bir başka ürünü müthiş bir coşkuyla ballandıra ballandıra anlattığı başka bir şirkete geçtiğini öğreniriz. Bağlanma ve kayıp ritmimiz değil, bağlanma ve bağlanma ritmimiz vardır.
Hâl böyle olunca, modern yaşamda bizlerden zorla istenen neşe ve pozitifliğin tükenmişlik ve depresif hâllerle akamete uğramasına şaşmamak gerek. Şöyle doğru düzgün “bırakmak” ya da kayıp hislerinin yeterince muhasebesini yapmak için zaman ve yer olmayınca, bu hisler bizi umulmadık biçimde sarsar ve bunların nereden kaynaklanmış olabileceğine dair çoğu kez bir fikrimiz bile olmaz.
Kaybı kaydetmede yaşanan bu zorluk başka bir zorluğa, yokluğun değil de varlığın muhasebesini yapma zorluğuna yansır."
Bunları okuyunca oturup en son ne zaman benim için önemli olan bir şeyden, isteyerek veya istemeyerek, koptuğumda bunun için doğru düzgün bir şekilde yas tutup üzerine düşündüğümü düşündüm. Ardından bunların, genelde, o kaybı unutmak için kendimi başka bir şeye vererek kaçındığım duygular olduğunu fark ettim (bağlanma ve kayıp ritminin, bağlanma ve bağlanmaya dönmesi). Genelde kaçındığım ama hep de burnumun dibinde biten otlar bunlar, maalesef. Çünkü yazarın da dediği gibi, yasını doğru düzgün bir şekilde yaşamayıp muhasebesini de yapmayınca o anlık geçip gidiyor belki ama üzerinden zaman geçince anlam veremediğin düşünce ve duygular girdabına kapılıp gidiyorsun. İnsan mutluluğu bir araç olarak değil de ulaşılması gereken bir amaç olarak düşününce bunlar kaçınılmaz oluyor sanki. Amaca ulaşmak için çabalıyorsun ve bu çabalama sürecinde olumsuz duygulardan kaçınmak zorundasın. Kaçınmak için de oyalanmak zorundasın. Yoksa düşünürsün, düşünürsen de üzülürsün. "Oyalanmak... Ölüm, sefalet ve cehaleti tedavi edemeyen insan, bunları hiç düşünmemekte bulur mutluluğu." diye, içime oturan böyle bir cümle okumuştum bir kitapta. Mutluluğu gelip geçen bir duygu mertebesinden çıkarıp, ona bambaşka anlamlar yükleyen kapitalizm belimizi çok büktü... Esasında tüm bunlarda bir an'da kalamama durumu da var. Yaşadığımız an'ı beğenmediğimiz zaman ya geçmişi düşünüp daha da kinleniyoruz, suçlayacak bir şeyler, bir sebep arıyoruz veya güzel anıları düşünüp nostalji hissiyle özlem duyuyoruz ya da geleceği düşünüp belirsizliğin getirdiği kaygıyla içimiz içimizi yiyor veya olumlu bir değişim düşünüp umutlanıyoruz. O an'dan bizi uzaklaştıracak herhangi bir şeye tutunmaya çalışıyoruz yani. An kaydırması yaşıyoruz aslında. Geçmişte yine aynı haltı yiyip duygularımızı yaşamadan bastırdığımız için aşamadığımız olaylar peşimizi bırakmıyor yine. Ama bunları yaparken bir yandan da kendimizi oyalamaya çalışıyoruz sürekli, uzaklaşmaya çalışıyoruz. Yazar da günümüzde bu uzaklaşmada büyük bir payı olan teknolojiyle alakalı olarak diyor ki: "Birer aracı olarak, bize başka bir yerde olma olanağı verirler. Fakat nihayetinde, (dönüp dolaşıp bedenin uyarılmasına yönelen) elle işletilen bir tür döngünün parçasını oluşturdukları takdirde, bizi sahiden yabancılaştırırlar. Bu yabancılaşma bizi bizden uzaklaştırabilir ve eller bedene döndüğünde, acı bizi kendimize geri getirebilir." Belki yaşamamız gereken, bizi kendimize getirecek o acı, illa fiziksel bir acı olmak zorunda değildir, insanın kendine yabancılaştığını fark edip sonra kendine dönmeye çalışması da çok acı bir durum çünkü.
Kitapta, Ortaçağ etimolojisine göre, "el" (manus) kelimesinin "hizmet" (munus) kelimesinden türediğini okuyunca bizim dilimizde kullanılan el kelimesi nereden gelmiş diye bir merak ettim. Biraz baktım ama el kelimesinin etimolojisiyle alakalı pek bir şey bulamadım, maalesef. (Eğer bulabileceğim bir kaynak varsa paylaşırsanız sevinirim.) Uzuv olan eli bulamayınca aklıma yan anlamları geldi tabii (onları da bulamadım)... Eller, vücuda bağlı olsa da diğer uzuvlarımıza nazaran, vücudumuzun daha dışarıda kalan parçalarıdır. Bu yüzden okurken, "yabancı" anlamında kullandığımız "el" kelimesi geldi aklıma. Dışarıda, bize uzak, kendi iradesi olan (ilk sayfalarda yabancı el sendromuna değinilmişti; insanın elinin, kendi iradesi dışında hareket ettiği bir hastalık imiş. Elin kendi "iradesiyle" hareket etmesi diyebiliriz yani) başka biri. Veya bize el olan "il/el"leri fethederek "ele geçiririz", sevdiceğimiz gurbet ellere düştüğünde uzanıp kurtarıvermek, yamacımıza çekmek isteriz onu o diyarlardan veya kişilerden. Acaba atalarımız, "el" kelimesini bu anlamlarda kullanırken bunları düşünerek mi kullandı? Yoksa ben, övünmek gibi olmasın ama, çok mu güzel sallıyorum??
Sonuç olarak keyif alarak okuduğum, beklentimi -beklediğim şekilde olmasa da- gayet karşılayan bir kitaptı.
Spoiler içeriyor
Yavaş ilerleyen, geren, yer yer güldüren ve ne olacağını merak ettiren, Zodiac tadında bir film idi. Filmin yayınlandığı tarihte katil henüz yakalanamadığı için Song Kang-ho'nun sonda attığı bakış aslında esas katil içinmiş. Bunu duyunca tüyler diken diken oldu bende... Katil,…devamıYavaş ilerleyen, geren, yer yer güldüren ve ne olacağını merak ettiren, Zodiac tadında bir film idi. Filmin yayınlandığı tarihte katil henüz yakalanamadığı için Song Kang-ho'nun sonda attığı bakış aslında esas katil içinmiş. Bunu duyunca tüyler diken diken oldu bende... Katil, filmi kesin izlemiştir diye düşünüyorum. Acaba neler hissetti izlerken, filmin sonunda atılan bakışta hiç suçluluk veya kaygı hissetti mi acaba? Yoksa içinden dalga geçip kendiyle gurur mu duydu? İzledikten sonra insanın içine bir "böyle insanlarla aynı dünyada yaşıyoruz, hatta belki aynı otobüse biniyoruz, sıkış tepiş kaldırımlarda yanlarından geçerken yanlışlıkla çarpıyoruz. Şeytandan bile beter insanlardan habersiz ve onlarla birlikte yaşamak ne kadar korkunç" ağırlığı çöküyor. Neyse ki bu pislik yakalanmış. Ölmüş mü, bilmiyorum ama müebbet yemiş. Acı çekerek gebermesi dileğiyle...🤗😇
Filmde Song Kang-ho'nun oynadığı karakter, Yılmaz'ın Kore şubesi gibiydi sanki. İzlerken o kadar benzettim ki... Şefle diğer ekip arkadaşları arabayı vurdururlarken kendisinin oturup arabayı çalıştırmaya çalışması, yakın arkadaşına karşı tavırları, arkadaşının bacağı kesildikten sonra açık alanda keyifsiz bir şekilde koluna serum bağlatıp uzaklara dalması... İleride düşündüğümde filmde hatırlayacağım tek sahne o serum sahnesi olacak büyük ihtimalle.
Spoiler içeriyor
La havle ve la guvvete illa billah Filmi izlerken sinirden başıma ağrı girdi. Yarısında bırakacaktım ama sonunu merak ettiğim için ve belki aldığı puanı hak ediyordur diye düşünerek devam ettim. Ama yok, hak etmiyor kesinlikle. Gönderide, sinirlerimi bozan olayları yazdım,…devamıLa havle ve la guvvete illa billah
Filmi izlerken sinirden başıma ağrı girdi. Yarısında bırakacaktım ama sonunu merak ettiğim için ve belki aldığı puanı hak ediyordur diye düşünerek devam ettim. Ama yok, hak etmiyor kesinlikle. Gönderide, sinirlerimi bozan olayları yazdım, nefretimi kustum. Bir bütünlük yok yazıda, maalesef. Film de bunu hak etmiyor zaten (bahane bulmada eiivitsi gibi ol...).
Allah aşkına, size sorarım a dostlar, telefonda geçmiste yaşayan biriyle konuşuyorsunuz ve bu konuştuğunuz kişi, evden dışarı salınmayan, üvey annesi tarafından içine şeytan kaçtığı düşüncesiyle her gün işkenceye uğrayan bir insan ve siz bu kişinin, üvey annesi tarafından öldürülmesini engelleyip hayatını kurtararak kaderini 180 derece değiştiriyorsunuz. Ortada fazlasıyla yüksek ihtimalle bozuk bir psikolojiye sahip biri var, yani Sherlock olmağa gerek yok bunu tahmin edebilmek için. Ardından birtakım olaylar yaşanıyor ve siz polis kayıtlarından bu kişinin, katil olduğunu ve tutuklandığını öğreniyorsunuz. Bir sonraki telefon konuşmanızda huyuna gidip bir şey olmamış gibi mi davranırsınız, yoksa -5 iq'lu biri gibi, sanki geçmişi değiştirmek sizin elinizdeymiş gibi telefonu açar açmaz sen katilsin diye mevzuya giriş mi yaparsınız???? Ki bu kişinin, geçmişteki size ve ailenize istediği zaman ulaşma imkanı olduğunu biliyorsunuz ve olayları değiştirmek tamamen onun elinde, gelecekte yaşayan biri olarak sadece onun yarattığı gerçeklikte yaşayabilirsiniz. Cevap çok aşikâr aslında, di' mi? Yok, işte bizim Seo-yeon için değilmiş. İşte tam olarak o telefon konuşmasından sonra izlemeyi bırakmayı düşündüm, keşke bıraksaymışım.
Seo-yeon, kızı kurtardıktan sonra annesiyle arasında ne geçtiğini bile sormadı. ALOO annesi kızı öldürecekti ve bunun haberini sen verdin. Nasıl sormuyorsun ya bu konuyu. Sanki basit bir kavgayı engellemiş gibi görmezden gelindi bu konu.
Young-sook, geçmişi değiştiriyor ama bundan sadece Seo-yeon'un ve onun haberi oluyor. Nası yani pardon? Aynı zaman çizgisinde ilerliyor olaylar. Zaman sapması yaşanmıyor asla. Yani ben de zaman sapması profesörü değilim, bu işler nasıl yürür pek bilmiyorum ama bu olayın bayağı saçma olduğunu anlayabiliyorum. Her şey aynı anda değişiyor ama herkes hayatına kaldığı yerden devam ediyor. Mesela beraber oturup sohbet ederlerken geçmişte içlerinden biri öldürülüyor ve herkesin hafızası ona göre yenileniyor. Bir tek başroller biliyor değişen geçmişi. Çok saçma değil mi?
Bir de başlangıçta kadın hemen geçmişteki biriyle bağlantı kurduğunu anladı şakkadanak ve sıfır korku, sıfır şüphe. Valla şu şekil zihnine güvenecek insan işte... Ben olsam biri beni işletiyor diye düşünürdüm ilk başta. Hatta kadının bunu çok normal karşıladığı ve olayı hemen anladığı için acaba kadının geçmiş travmalarını mı izleyeceğiz diye düşündüm. Geçmişteki kendiyle konuşup bastırdığı travmaları açığa çıkaracak falan sandım.
Patlama sahnesi de aynı şekilde çok saçmaydı. Young-sook patlamanın dibindeydin, havaya uçtun, ne ara o sarsıntıyı atlatıp evine gidip 5 dakika sonra kızı geri aradın?
Seo-yeon'un gelecekte yaşayıp geçmişte ne yaşandığını bilme avantajına sahip biri olmasına rağmen, bayağı kritik olaylardan sonra zahmet edip de Young-sook'un adını aratmamasından bahsetmiyorum bile... Zaten filmin başında, babanı kurtardıktan sonra, Young-sook'a geçmişte tutan bir piyango bileti, at yarışı sonucu falan söylesen ikinizin de hayatı kurtulmuştu şimdi, aptal.
Kızın annesinin, katilden kaçıp kendini odaya kilitlediği ve kızının sesini duyup dışarı çıktığı sahne de ayrı sinir etti. Hadi duydun çıktın, gayet normal, annesin sonuçta. Peki sence kızın ortada yokken kim onu yukarı çıkarıp kapının önüne bıraktı? Elindeki yangın söndürme tüpünü atıp kızına sarılırken hiç mi düşünmedin, bayram değil, seyran değil, eniştem beni niye öptü, bu kız şimdi nereden çıktı, katil nerede diye?
Bir de her yerden çıkan yangın söndürme tüpleri... G.O.R.A.'daki havalandırma olayı gibiydi.
Hele sonu... sonunda şaşırtmacalı bitirmeye çalışmışlar ama yaşanan olaylar İM-KAN-SIZ. Ben mi anlamıyorum olayları, anlayan biri beni aydınlatsın lütfen. Young-sook, o gelecek henüz yaşanmadan sen nasıl geçmişinle iletişime geçip haber veriyorsun pardon? Seo-yeon annesini arayıp haber vermeden geleceği görüp geçmişteki kendini uyarman imkansız. Henüz yaşanmamış bir olayı, ikinizde aynı zaman dilimindeyken değiştiremezsin. Cidden yazarken bile sinirlerim tepeme çıkıyor.
Neyse, Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olan bir aklı evvelin, durduk yere milleti canından etmesini izledik. Nefretimi kustum ama yine de rahatlayamadım.
Spoiler içeriyor
Mükemmel bir kitaptı. Japonya'nın, Kore'yi sömürgesi hâline getirdiği tarihlerden 1989'a, Busan'dan Yokohama'ya uzanan acı dolu bir roman. Aşk, ihanet, savaş, ırkçılık, yoksulluk, ayrımcılık, çaresizlik, o dönemki kadın-erkek ilişkileri, savaşın ve yoksulluğun getirdiği o ahlaksızlık ve yozlaşma... O dönem Japon sömürüsü…devamıMükemmel bir kitaptı. Japonya'nın, Kore'yi sömürgesi hâline getirdiği tarihlerden 1989'a, Busan'dan Yokohama'ya uzanan acı dolu bir roman. Aşk, ihanet, savaş, ırkçılık, yoksulluk, ayrımcılık, çaresizlik, o dönemki kadın-erkek ilişkileri, savaşın ve yoksulluğun getirdiği o ahlaksızlık ve yozlaşma... O dönem Japon sömürüsü altında Korelilerin yaşadığı bütün zulümlere şahit oluyoruz bir aile üzerinden.
Herhangi bir cephe veya bir savaş sahnesi olmamasına rağmen savaşın ve sömürünün ne kadar gaddarca ne kadar acımasızca bir şey olduğuna yine, yeni, yeniden şahit oldum okurken. Kitapta birkaç yerde "bir kadının hayatı acı çekmekten ve çalışmaktan ibarettir" cümlesi geçiyordu. Normal koşullarda da geçerli olan bu cümle, savaş koşullarında bin kat daha anlaşılır bir hâle geliyor. Yoksulluk ve işsizlik sebebiyle çalışmak için Çin'e götürülme vaadiyle kandırılıp fuhşa zorlanan kadınlar, Japon askerlerine pazarlanan kadınlar, savaşın ilerleyen dönemlerinde bir dilim kuru ekmek için her şeyi yapacak hâle gelen insanlar, çocuklarını ve kendilerini doyurmak için kendilerini satan kadınlar... yoksulluk ve zulüm, elinde çiçekle çikolatayla gelecek değildi tabii. Ahlaksızlıkla gelecekti. Yozlaşmayla gelecekti. İnsanın içinde en ufak merhamet ve iyilik kırıntısı bırakmayacaktı. Tabii ki bunların bazıları da bir tercih. (Hiç öyle bir yokluk, öyle bir zulüm, acı yaşamadığım için yargıla(ya)mıyorum kimseyi tabii ki. Allah kimseye yaşatmasın, hâlâ düşündükçe gözlerim doluyor.) Çünkü ana karakterlerimizden Sunja, eve yardım edebilmek ve çocuklarını okutabilmek için olmayan Japoncasıyla pazarda atıştırmalıklar, turşular satmaya başlıyor. Ve o yoklukta, malzemeye erişimin çok zor olduğu dönemlerde canla başla çalışarak yapıyor bunu. "Bir kadının hayatı acı çekmekten ve çalışmaktan ibarettir" cümlesi, kendini gerçekleştiren bir kehanet oluyor adeta kitaptaki kadınlar için.
Kitapta beni en çok etkileyen nokta, ırkçılığın, çocuklar üzerindeki etkisini okumak oldu. Japon okullarına giden Koreli çocukların uğradıkları zorbalıklar, gördükleri kötü muamele, öğretmenler tarafından bile aşağılanmaları... bunun sonucunda Koreli olduğundan utanan Noa diye bir karakter vardı mesela. Noa, asla olamayacağı bir şey olmak istiyor ömrü boyunca: bir Japon. Belki tam olarak Japon olmak istemiyordur. Belki sadece bir insan olarak görülmek istiyordur ya da Koreli olmamak istiyordur. Akademik başarısı, kitap okuma sevgisi, bulunduğu yerden kurtulup eğitimli bir insan olmak istemesi vs. belki hep, Japonların, Korelilere yapıştırdığı kötü etiketleri içselleştirdiği ve Koreli olursa hep ikinci sınıf insan muamelesi göreceğini bildiğinden, Japon olmaya bir adım daha yaklaşmak için gerçekleştirdiği şeylerdi. Yetişkin hayatına geçtiğinde de bazı olaylar sonucu yine kendinden ve köklerinden kaçıyor ama geçmişinden kaçamıyor ve intihar ediyor zaten. Tek sebebi olmasa da intiharının en büyük sebeplerinden birinin kendisine yabancılaşması olduğunu düşünüyorum. Sürekli kendinden kaçıyordu, sürekli köklerinden utanıyordu. O utanç, kaçtığı yerde bir gün karşısına dikilince onun için acı olan bu gerçekten kaçamayacağını, kaçsa da kurtulamayacağını kavradı sonunda ve ölmeyi tercih etti diye düşünüyorum.
Henüz öğrenciyken gördüğü zorbalıklara dayanamayıp intihar eden Koreli çocuklar da varmış o dönem. Hatta yazar, bu konuyla alakalı, gerçek bir olaya dayanan bir öykü yazıp ödül almış sanırım. Kitapta da böyle bir duruma yer vermiş zaten. Bir tarafta seçemedikleri, ellerinde olmayan şeyler üzerinden bunları yaşayan ve daha fazla dayanamadıkları için intihar eden çocuklar; öbür tarafta ırkçılıkla, üstün ırk oldukları sanrısıyla beyinleri yıkanarak zorba yetiştirilen çocuklar... Çok üzücü cidden.
Bir yerde başka bir karakter, Japonya'yı, "çok sevilmesine rağmen sizi sevmeyi reddeden bir üvey anne" olarak tanımlıyor. Bu tanım, beni yerden yere vurdu. Çünkü bunu, Japonya'da doğup büyüyen, Japonya'da çalışıp ülkeye faydası dokunan ama ağzıyla kuş tutsa da Japonların gözünde ikinci sınıf insan mertebesinden yukarı çıkamayacak biri söylüyor. İşin acı kısmı, bu olaylar sırasında savaştan dolayı Kore'ye gidemeyen Korelileri, Kore de düşmanlıkla karşılıyor. Yani oraya da gidemiyorlar. Orada da "Japon artıkları" olarak anılıyorlar. Tam anlamıyla bir vatansızlık. Hiçbir yere ait değilsin... Nereyi vatan olarak kabul edebilirsin? Doğup büyüdüğün, emek verdiğin ama asla istenmediğin toprakları mı yoksa hiç görmediğin, bir ilişiğinin olmadığı atalarının toprakları mı? Yine böyle bir durum yaşamadığım için tam olarak cevap veremiyorum bu soruya. Ama içimdeki Asena şöyle haykırıyor: o dönem yaşayan bir Koreli olsaydım Kore'ye dönüp ülkenin toparlanmasında ve kurulmasında katkımın bulunmasını, ardından da Japonların -çok affedersiniz- analarını ağlatmayı bayağı isterdim. Açıkçası şu an düşününce Kore'de yaşayan Korelilerin, Japonya'da kalanları istememesi bana normal geldi. Aynı sefaleti ve acıları onlar da yaşadılar büyük ihtimalle ama hiç değilse ülkelerinde kalıp ülkeleri için savaşmış adamlar. Demez mi "ağzımızın içinde bombalar patlıyordu. O sırada siz neredeydiniz?" diye. Der tabii. Te Türkiye'den babamın dayısı savaşmaya gitmiş, senin Japonya'da işin ne? Gerçi Japonya'daki Koreliler için, yaşadıkları şeyler sonucunda, birçok kutsal anlamını yitiriyor sanırım. Sadece hayatta kalmaya çalışıyorlar. Eğer vatan toprağını baştan kutsal kabul ediyor idiyseler tabii...
Bu arada, dört neslin hayatını okuyoruz kitapta ve sömürge zamanında Japonya'ya gelip yerleşen kişilerin TORUNLARIna bile sıkıntı çıkarmış Japonlar. Anası-babası Japonya'da doğup büyümüş, kendisi Japonya'da doğup büyümüş Kore'yle artık neredeyse bağları yok -hiç değilse manevi olarak- ama yine de üç senede bir gidip doğum gününde kimlik çıkartıyorsun ülkeden atılmamak için ve hâlâ Japonlar seni, "yabancı" olarak tanımlıyor. Bu sürede nesiller arası yaşanan düşünce değişikliğini de görüyoruz bir yandan aslında. Japonya'da doğup büyüyen Sunja'nın torunu Solomon'un Kore asıllı Amerikan kız arkadaşı, Japonlara Solomon'dan daha nefret dolu mesela. Solomon, çoğu kez, ona karşı Japonya'yı savunurken buluyor kendini. Amerika'ya gitme şansı varken "yabancı" olarak görüldüğü Japonya'da yaşamak istiyor. Büyükleri kendilerini yurtsuz hissederken o, Japonya'yı memleketi olarak görmeye başlıyor büyük ihtimalle.
Aslında maalesef hâlâ günümüzde de yaşanan birçok sorunu gördüğüm için fazlasıyla etkilendim kitaptan. O dönemki Kore-Japonya tarihini, Japon mezalimini çok güzel yansıtmış. Sonlarına doğru bazı yerler sıksa da genel olarak aktı gitti. Sanki okumadım, izledim kitabı, öyle hissettirdi yani. Benim favori karakterim Isak oldu. Maalesef, çok erken kaybettik. Biraz daha gün yüzü görmesini isterdim eşiyle ve çocuklarıyla birlikte.
Gözlerimin dolduğu ve ağlamamak için ara verdiğim yerler oldu bayağı. Kitap okurken ağlamayıp ardından So Hyang'ın o büyüleyici sesiyle yeniden Arirang dinleyince şunca derdimin arasında oturup Kore'nin Kuzey-Güney diye ayrılmasına ağladım...
Çevirmen bazı Türkçe karşılığı olan kelimeleri çevirmeden bırakmış bu arada. Mesela Japoncadaki -chan, -san, -sama eklerini çevirmeyip öyle bırakması gayet anlaşılır. Dilimizde bir karşılığı yok çünkü. Ya da ne bileyim, iki Koreli arasındaki diyalogda biri Japonca konuşmaya başlasa onu olduğu gibi bıraksa anlamamız için ona da eyvallah. Ama "anne", "baba", "arkadaş", "özür dilerim" gibi şeyler çevrilmemiş ve bu durum, beni sinir etti okurken.
Bu filmi izlerken bir garip hissettim ya. Filmin eskiliğinden (bi' film için 2011 ne kadar eski olabilirse tabii...) midir, oyunculukların kötülüğünden midir, çekildiği yerden midir, nedir anlamadım ama çok boğdu beni. Adını koyamadığım, anlam veremediğim bir hisle izledim filmi. Çok…devamıBu filmi izlerken bir garip hissettim ya. Filmin eskiliğinden (bi' film için 2011 ne kadar eski olabilirse tabii...) midir, oyunculukların kötülüğünden midir, çekildiği yerden midir, nedir anlamadım ama çok boğdu beni. Adını koyamadığım, anlam veremediğim bir hisle izledim filmi. Çok amatör işi olmuş, oyuncuların da hepsini ilk defa gördüm ben. İzlerken filmde ufak rolü olan insanlar hakkında böyle bi' "Vay be, belki bu kişi ilk ve son kez kamera karşısına geçmiş (filmdeki herkes için umduğum bir şey bu) ve ben rastgele açtığım filmde yıllar sonra onu izliyorum. Bi' gün karşılaşsak -tanımam imkansız da- o kişiyi tanısam, yanına gidip -yanına da gitmem bu arada, n'apim elin kadınını/adamını- 'abi o filmde arkadan nasıl geçtin öyle ya, harikaydı. Keep up with the good work!' desem ne hisseder acaba?" diye düşüncelere daldım niyeyse. Bunları düşünürken ve hissederken iyiydi de yazarken neredeyse her cümleye "Like, dude..." diye başlayıp, hayatın anlamını çözdüğünü sanan ama zırvalamaktan başka bir şey yapmayan Amerikan filmlerindeki sürekli ot çeken keş tipler gibi hissettim kendimi.
Filme gelecek olursak... açıkçası puanı 6.3 olmasına rağmen benim beklentim yüksekti. Bence ben, bu filmi tekrar izlemek isteyeceğim, düşüncesiyle açmıştım ama maalesef, yanılmışım. Oyunculuklar kötü, senaryo kötü, çekim hataları var, bazı yerlerde aşırı saçma açılardan çekilmiş ve katilin motivasyonu da aşırı saçmaydı bence. Ölüm sahneleri bayağı abartılıydı. Ama bunu komik olsun diye mi yapmışlar, yoksa ciddi ciddi öyle mi çekmişler tam olarak anlayamadım. Umarım ilkidir. Zorlama bir komedi vardı, belki daha iyi oyuncularla çekilseydi güldürebilirdi ama izlerken yer yer sinir etti beni bu durum. Kısaca, izlemen guzum, değmez.
Baş rolün mıymıntılığı da bana Mark Ruffalo'yu hatırlattı bu arada.