Spoiler içeriyor
"ALDIR, DÜŞÜR - DOĞURMA!" "KAN GÖLÜ, BİRDEN FAZLA ÇOCUK DOĞURMAKTAN İYİDİR." Bu okuduğunuz sloganlar, distopik bir hikâyeye değil, tek çocuk politikası izlediği zamanlar, Çin'in mahallelerindeki duvarlara ait. 80'lerin başından itibaren, fazla popülasyondan ve bunun doğuracağı (no pun intended) sonuçlardan dolayı…devamı"ALDIR, DÜŞÜR - DOĞURMA!"
"KAN GÖLÜ, BİRDEN FAZLA ÇOCUK DOĞURMAKTAN İYİDİR."
Bu okuduğunuz sloganlar, distopik bir hikâyeye değil, tek çocuk politikası izlediği zamanlar, Çin'in mahallelerindeki duvarlara ait. 80'lerin başından itibaren, fazla popülasyondan ve bunun doğuracağı (no pun intended) sonuçlardan dolayı tek çocuk politikasını hayata geçiren Çin'in kendi halkına yaptığı zulümler anlatılıyor belgeselde. Açıkçası izlemeye başlarken sadece merak duygusu hakimdi, izlerken bu kadar öfkelenip üzüleceğimi, gözlerim dola dola izleyeceğimi düşünmemiştim hiç. Kürtajdan ve yeni doğan katlinden, devlet eliyle yurt dışına çocuk satmaya uzanan bir yolu izliyoruz. Bu kadar acımasız, insanlıktan bu kadar uzak bir politika olduğunu bilmiyordum hiç, sadece adını biliyordum. Devletin bu politika için yaptığı propagandalar, çocuk şarkılarında bile kullanılmış. Ailelerin, özellikle kadınların çektiği acıları düşünemedim bile izlerken. Zamanında kürtaj yapıp bebekleri öldüren katil ebelerden birinin tabiriyle zorla domuz gibi bağlanarak götürülüp doğum hakkınız elinizden alınıyor, eğer kürtajı kabul etmezseniz ailenizle ve evinizin yıkımıyla tehdit ediliyorsunuz. Eh, tek çocuk olunca tabii ki erkek oğlu erkekler, erkek çocukları olsun istiyorlar ve doğan kız çocuklarını da ölüme terk ediyorlar. :) yani öldürmüyorlar bile, ölüme terk ediyorlar. Mesela belgeseli çeken kadının dayısı, doğan kızını et pazarına götürüp bırakıyor ve bebeğin iki gün boyunca ağladığını, sineklerin, bebeğin yüzünü hep ısırdığını ardından da öldüğünü anlatıyor. İnanamadım duyduklarıma ve böyle ölen bir sürü kız çocuğu var. Çocuğunu götürüp sıcak altında aç-susuz ölüme terk etmek mi, yoksa doğduğunda direkt öldürmek mi? Yazarken bile aklım almıyor şu durumu. Orada yaşasam ve şu hikâyeyi dayımdan veya annemden duysam ne tepki veririm, nasıl karşılarım, bir daha aynı şekilde bakabilir miyim onlara, çocuğum olsa ellerine verir miyim sevmeleri veya bakmaları için? Bilemiyorum Altan, bilemiyorum... Çöplüklerde sanki herhangi bir atıkmış gibi çöp poşetine sarılıp atılan fetüslerle karşılaşmak gayet olağan bir durum. Hatta bir fotoğrafçı, rastgele bir köprü altındaki çöpleri fotoğraflarken çöpe atılmış ölü bir bebeği bulup bu konuyla ilgili çalışmaya başlıyor ve halkın, bu politika bittiğinde, o bebeklerin ve yaşanan acıların unutulup politikanın sadece isminin hatırlanacağı konusundaki endişesinden bahsediyor. İnsan nisyan ile malüldür sonuçta. Kadının röportaj yaptığı insanların hüznünü görüyoruz ama derinden bir pişmanlık hissetmiyor gibi duruyorlardı sanki. Zaten kadın da "Ortak bir çaresizlik duygusu vardı. Bu bana, sizin adınıza, hayatınız adına büyük kararlar alındığında sonuçlarından sorumlu hissetmeyeceğinizi hatırlattı." diyerek düşüncemi onayladı sanki. Yasaya maruz kalan herkesin dilinde şu sözler, "Çok katı bir politikaydı ama gerekliydi." Parti ne yaparsa doğru yapar çünkü. Sonlara doğru iki çocuk politikasına geçiş ve yapılan propagandalar gösterildi; cidden hiç güldürmeyen bir şaka gibiydi izlemesi. Doğduğum topraklara şükrettim izlerken.
Yani 2015'e kadar süren bir politika ve bu kadar yakın bir zamanda böyle bir politikanın sürdürülmesi o kadar inanılmaz ki... Düşünsene, zorla doğum hakkın elinden alınıyor, çocuğun katlediliyor, senden çalınıyor, yurt dışına satılıyor ve tüm dünya sessiz kalıyor, kimse hiçbir şey yapamıyor. Hâlâ dünyada bin bir zulme maruz kalan insanlar var ama sadece oturup izliyoruz, hikâyelerini dinliyoruz öyle, elimizden bir şey gelmiyor. Elinden bir şey gelenler de bir şeyler yapmıyor. Kısacası, zalimler için yaşasın için cehennem.
20 dakika falan dayanabildim, feci midem bulandı izlerken. Normalde korku-gerilim türünde çekilmiş filmlere verilen puanı, hak ettiğinden daha düşük büyük ihtimalle, diye düşünerek IMDB puanına, kafamdan moduma göre bir(kaç) puan daha ekleyip düşünürüm ama buna fazla bile vermişler, ne hayırsa.…devamı20 dakika falan dayanabildim, feci midem bulandı izlerken. Normalde korku-gerilim türünde çekilmiş filmlere verilen puanı, hak ettiğinden daha düşük büyük ihtimalle, diye düşünerek IMDB puanına, kafamdan moduma göre bir(kaç) puan daha ekleyip düşünürüm ama buna fazla bile vermişler, ne hayırsa. Kan, vahşet, salya, kusmuk vb. temaları seviyorsanız bu filmi de bayılarak izleyebilirsiniz (hiç değilse aşağı yukarı ilk 20 dakikasını).
Spoiler içeriyor
Hiç konuşulmamış, artık konuşmak için fazlasıyla geç kalınmış ve aslında üzerine konuşulacak bir şey de kalmamış bir vaka Kevin. Hayatla ve kendiyle ilgili bir sürü planı varken kendini hiç hazır hissetmediği bir zamanda hamile kalan Eva'nın, doğum yaptıktan sonra bebeğine…devamıHiç konuşulmamış, artık konuşmak için fazlasıyla geç kalınmış ve aslında üzerine konuşulacak bir şey de kalmamış bir vaka Kevin.
Hayatla ve kendiyle ilgili bir sürü planı varken kendini hiç hazır hissetmediği bir zamanda hamile kalan Eva'nın, doğum yaptıktan sonra bebeğine pek ısınamadığını görüyoruz. Çocuk sanki başka birinin çocuğuymuş da çocuğun anası-babası, çocuğu Evalara birkaç günlüğüne emanet edip tatile gitmişler ve geri dönmemişler gibi. Yani anne ve çocuk arasında güvenli bir bağlanma yaşanmıyor, çocuk sevildiğini hissetmeden büyüyor. Kendini hazır hissetmediği hâlde çocuk yaptığı için bayağı kızdım kadına ama çocuğunu sevebilmek, onunla iletişim kurabilmek için gerçekten de çabaladığını gördük sürekli. Kadının hem geçmişini hem de bugününü izlerken yaşadığı o çaresizliği iliklerime kadar hissettim. Hele haberi alıp okula o endişeyle oğlunu aramaya gittiğinde okulun kapısında Kevin'ın sipariş ettiği kilitleri gördüğünde yaşadığı yıkım, içime oturdu izlerken. Ben açıkçası kadın, yaşanan olaylarda oğlunu savunacağı için bu kadar zorbalığa uğradığını düşünmüştüm fakat kadının kendisi de bir kurbanmış aslında. Kadının gördüğü muameleyi izlemek fazlasıyla üzücüdüydü. Zaten eşini, kızını kaybetmiş, oğlu okulda bir katliam yapmış, hapse düşmüş hâlâ kadına hayatı dar ediyorlar. Tabii ki kurban ailelerini de anlıyorum ama burada kadın da kurban, oğlunun hareketlerinden mesul tutulması ne kadar doğru, bilemedim. Gerçi, kadının oğluyla olan ilişkisini izlemesem ben de belki kadını suçlayabilirdim, bilemiyorum...
Filmde Eva, günlük hayatını yaşarken onun düşüncelerine, daha doğrusu anılarına gidip geliyoruz. Sanırım burada, karakterin aslında yaşadığı gerçeklikten ne kadar kopuk olduğunu, gününün çoğunu geçmişini düşünerek orada takılıp kaldığını anlayabiliriz. Son sahnede evini temizleyip oğlunun kıyafetlerini ütüleyip odasını toparladığını gördük. Acaba kadının kafasında şimdi ve geçmiş birbirine girdiği ve artık ayrıştıramadığı için mi gördük o sahneyi yoksa oğluna karşı içinde hâlâ bir umut beslediği ve eve dönmesini istediği için odasını hazır beklettiği mi gösterilmek istenmiş? Filmin sonunda, Eva'nın intihar ettiğini düşünüyorum. Kevin'la son kez görüşüp mantıklı bir cevap alsaydı belki yeni bir başlangıç yapacaktı ama Kevin'ın yaptığı katliam için bir sebebi olmadığını (zaten içten içe bilse bile bi' umut sordu bence) duyunca bardak, o damlayla taştı bence. Zaten o sahnede çalan şarkının ismi de "Mother's Last Words to Her Son" imiş. 🥲
Kevin'ın babası Franklin de her ne kadar ilgili bir baba gibi görünse de aslında bayağı ilgisiz biri. Eşinin ve oğlunun hâlini gördüğü hâlde uzaktan izliyor sadece. Yani bunu Orphan filminde de gördük, hiç mi izlemedin be adam be? Böyle bir sorun varsa demek ki ya eşin çocukla ilgili yalan söylüyor ve sevmiyor ya da çocuk gerçekten de problemli bir çocuk. Her iki durum da sıkıntılı. Ama adam bunları görmezden geliyor. Belki de Kevin kendisine daha sevgi dolu yaklaştığı için "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" mantığıyla hareket ediyordur. Bu arada ben, Kevin'ın herhangi birini sevdiğini ve sevebileceğini de düşünmüyorum. Psikopati özellikleri gösteriyor, babasını kullanabildiği için onu seviyormuş gibi yapıyordu bence. Aile aslında sosyoekonomik açıdan gayet iyi durumda ve eğitimliler, ona rağmen oğullarını bi' psikiyatriste götürmek akıllarına gelmedi; çıldırdım izlerken. :D
Film gayet sürükleyici ve etkileyiciydi. Başladığıyla bittiği bir oldu sanki. Geçmişle şimdi arasındaki gidiş gelişler benim hoşuma gitti izlerken. Ve oyunculuklar da gayet güzeldi. Tilda Siwon çok gerçekçi oynamış, bana o annenin yaşadığı hisler çok güzel geçti. Küçük oyuncular da çok başarılılardı. 🥺 Hele 2-3 yaşındaki Kevin'ı oynayan bebişi elime alıp yuğurasım geldi.
Spoiler içeriyor
Yoruma geçmeden ufak bir not düşmek istiyorum: Kitaptaki Yalçın karakterini bazen Yalvaç diye yazmışım, nedenini anlamadığım bir şekilde. Denk gelip fark ettiklerimi düzelttim ama okurken birdenbire Yalvaç görürseniz Yalçın'dır o, Yalvaç olsa duramazsınız diyor ve Komutan Logar'ın sesiyle Yalvaç'ı "kimsin…devamıYoruma geçmeden ufak bir not düşmek istiyorum: Kitaptaki Yalçın karakterini bazen Yalvaç diye yazmışım, nedenini anlamadığım bir şekilde. Denk gelip fark ettiklerimi düzelttim ama okurken birdenbire Yalvaç görürseniz Yalçın'dır o, Yalvaç olsa duramazsınız diyor ve Komutan Logar'ın sesiyle Yalvaç'ı "kimsin sen?? Çık dışarı, çık!!" diye kovuyorum. Bu notu yazarken bile hangisi essah olan isimdi bilmiyorum, inanın...
Pınar Kür okumaya Sadık Bey kitabıyla başlamayı düşünmüştüm hep. İlk gördüğüm kitabı oydu sanırım ve uzuun bir süreden beri de alınacaklar listemde duruyor öyle. Ardından bu kitabına rastlayınca konusu çok ilgimi çekti ve bir dönem de yasaklandığını öğrenince "tamam, bunu okumaya başlıyorum, hemen şimdi." diyerek giriştim okumaya. Kitabın bir dönem yasaklanma sebebi "halkın ar duygularını incitmesi" sebebiyleymiş bu arada. Yaşanan ahlaksızlıkların, haksızlıkların, mağduriyetlerin yaşanmasında bi' sorun yok da aman, sakın ha, konuşup dile getirmeyelim, öyle şeyler söylenip anlatılır mı hiç? Benzer şeyleri Kardeşini Doğurmak kitabında da okumuş ve öfkeden deliye dönmüştüm. Ensest, taciz, tecavüz kavramları bir gerçek ve maalesef bazı insanlar bunlara maruz kalıyorlar. Evet, biz okurken bile zorlanıyoruz, belki bazen rahatsız oluyoruz ama bunları yaşayan insanların hayatlarının bir parçası hâline geliyor bunlar. Bunların üzerine konuşulmadıkça, gerekli yasalar çıkarılmadıkça bir arpa boyu yol gidemeyeceğiz. "Ayıp ayol, konuşulur mu bunlar hiç?" deyip susarak veya bu konuda sesini duyurmaya çalışanları engelleyerek olmayacak bu değişimler.
Kitaptaki ilk iki bölüm, Allah'ın cezası bilinç akışı tekniği ile yazılmış... ama bu sefer okumaya başlamadan önce buna hazırlıklı olduğum için ve Anayurt Oteli'nden de antrenmanlı olduğum için o kadar da zorlanmadım okurken. Kitap esasında üç ama Pınar Kür'ün savunmasıyla birlikte dört bölümden oluşuyor. İlk bölümde Yargıç Faik İrfan Elverir'in düşüncelerini, ikincisinde idam mahkûmu Melek'in düşüncelerini, üçüncü kısımda kendini Superman sanan Yalçın'ın yazdığı metni, son kısımda da Pınar Kür'ün, kitabının yasaklanmasına karşı yazdığı savunmayı okuyoruz. Açıkçası bazı yorumları ve yasaklanma durumunu görünce kitaba çok açık seçik olacak kaygısıyla başlamıştım ama kitapta yer alan cinsel şiddet sahneleri, korktuğumun aksine, olabildiğince kapalı bir şekilde anlatılmış. Evet, rahatsız edici betimlemeler ve olaylar vardı ama amaç erotizm amacıyla yazılıp okuyucunun okurken bundan haz alması değil; cinsel şiddete uğrayan bir kadının hissettiği o dehşet, çaresizlik, kendinden uzaklaşma ve tiksinme, korku gibi duyguları bize hissettirmek zaten. Ve nitekim bunu bana hissettirdi de. Yazarın, karakterleri de ustaca yazdığını düşünüyorum. Her bir karakter, bambaşka şeyler hissettirdiler bana okurken. Karakterlerin iç dünyalarını çok güzel hissettirmiş ve aktarmış Pınar Kür bence. Özellikle kitabı daha gerçekçi kılabilmek adına Melek'in konuştuğu ağzı, kullandığı kelimeleri, "hangi yaşında, nerede, kimden ne öğrenmiş olabilir?" düşünceleriyle yazdığını okuduğumda yazara daha da saygı duydum.
İrfan karakteri, tipik bir narsist gibi hissettirdi okurken. Kibirli, kendini beğenmiş, her şeyin en iyisini ben bilirim düşüncesinde bir insan (dosyaya bakan kadın bir meslektaşını, kadın olduğu için hakir görüp verdiği kararı yok sayıyor). Kurallar ve kanunlar ona geldi mi esneyebilir, eğer o bunları çiğnediyse vardır bir bildiği (çocukluk arkadaşının eşyalarını çalması ve kendini gayet haklı görmesi). Alttan alta hissettiği o aşağılık kompleksini, o kibir maskesinin altında yatan öz güvensizliği, o değersizlik hissini de görüyoruz. Kendisi bir gecekondu mahallesinde büyümüş, babası inşaatta amele olarak çalışıyor, sosyoekonomik düzeyi düşük bir aileden geliyor yani. Aynı mahallede de yeni taşınmış zengin bi' komşuları var ve İrfan onları görünce paranın bu gücünden ve konforundan büyüleniyor adeta. Yazarın burada fakirliği anlatmak için seçtiği kavramın koku olması çok dikkatimi çekti açıkçası. Parazit filminde de böyle bir vurgu vardı; adam şoförlük yaparken çalıştığı kadın/adam, şoförün kokusundan rahatsız oluyordu. Kitapta da İrfan'ın, ailesiyle beraber yaşadığı dönemlerde koktuğunu, onlardan ayrıldığında bu kokudan kurtulduğunu düşündüğünü görüyoruz (bu arada içten içe kendi gibi olanlarla karşılaşınca "kokumu mu aldı acaba?" tedirginliğini yaşıyor) ve yine ailesini küçümsemek için de koku vurgusu yapıyor. Bu satırları okurken aklıma "'Kirlilik, bir şeyin olmaması gereken yerde olmasıdır.' Bizim bir şeyi kirli bulmamız ya da bir şeyleri kirleteceğini düşünmemiz büyük oranda 'neyin nerede olması gerektiği'ne dair düşündüklerimize bağlıdır.'" satırları geldi. İrfan, ailesine "işçisin sen, işçi kal" diyerek onların, kendi bulunduğu sınıfa ait olmadıklarını düşünüyor. "Benim bulunduğum konuma ait değilsiniz, olmamanız gereken yere ulaşmaya çalışmayın. Çalışırsanız orayı da kirletip kokutursunuz." mesajı veriyor sanki. Ailesinden utanması, sürekli bi' kendini kanıtlama çabası, kendine her şeyi hak görmesi... cidden tiksinç bi' adam. Çok şaşıracaksınız ama bayağı da ikiyüzlü biri. :)) özellikle kadınlar konusunda. Kadınlara çok kin dolu olduğunu görüyoruz, bütün kadınlar -annesi de dahil olmak üzere- kötü. Namusuyla yaşayan, iyi bir kadın varsa da henüz "kendini bozma" fırsatını bulamamıştır ona göre. Eğer bi' kadın evlenmeden önce biriyle birlikte olursa o bir fahişedir, minvalinde düşünüyor beyimiz ama bekarlık döneminde kenara köşeye yemeyip-içmeyip, para biriktirip umumhâneye gittiğini de gayet normal bir şeymiş gibi anlatıyor. Kendini büyük ihtimalle çok ahlaklı görüyor ama annesi ve kız kardeşleri de dahil olmak üzere, kadınlarla ilgili bir sürü iğrenç düşüncesine şahit oluyoruz. "Evi başına yıkılasıca" bir adam yani kısaca.
İşlemediği bir cinayet yüzünden idama mahkûm edilen Melek ise annesi olmasına rağmen öksüz kalmış bu dünyada. Annesi durmamış çünkü onun arkasında hiç. Annesi, ikinci kocasından gördüğü baskı ve yediği dayaklar sonunda kızını gönderivermiş cehennemecek. Melek'in yalnızlığını ve kimsesizliğini okurken kalbim parçalandı. Eğer bir insanın arkasında ailesi durmuyorsa, destek vermiyorsa, o kişiden yüz çeviriyorsa o kişinin bir tarafı hep eksik kalıyor, sesi kısılıyor, dayanağı kalmıyor; o satırları okurken bir kere daha anladım bunu. Melek'in de sesi kısık, çıkmıyor hiç. Çıktığı zaman da susturuldu zaten; kaçamadı, kapatıp kilitlediler kapıları yüzüne hep. Çaresizlikten ve boyun eğmekten başka bir şey gelmedi elinden. Kendini savunmaya bile gerek duymadı çünkü artık biri tarafından duyulacağından ümidini kesmişti. Sürekli kendini suçluyor, uğradığı cinsel şiddetin müsebbibini neredeyse kendi bilecek bir hâlde. Bu tarz travmalar yaşayan insanların, kontrolü dışında gerçekleşen olaylar karşısında kendilerini bu şekilde suçlayarak o kontrol hissini geri kazanmaya çalıştıklarını duymuştum. "Bundan kaçamıyorum ama ben de o zaman karşı koysaymışım, benim suçum yani." Dedesini hatırladığı sahneler çok duygulandırdı beni. Kendini kimsesiz sanırken birdenbire aklına dedesi geliyor; onu koruyup kollayan, onu gerçekten seven dedesi. "o sevmek dediklerini bi tek ihtiyar dedemin ellerinden duymuşum bi de Yalçının dilinden lakin onun dilini anlamamıştım esasında o sevmek işte bi türküymüş demek ak saçlı bi dedenin türküsü bi çaresiz ihtiyarın çatlak sesiymiş". Sonunu beklerken hiç değilse hayatında gerçekten sevildiğini, değer verildiğini hissettiği bir anı düşünüp bulması... "hiç değilse bunu hissetti, bu dünyadan sevilmediğini düşünerek göçmeyecek" diye düşündürttü. -Bir de dedesini ansıdığında bir türkü çalınıyor kulağına hep. Türkünün ismi de Sefil Baykuş imiş, bu sabah bunu dinleyerek çıktım yola ve nemrutluğuma nemrutluk kattı. Tavsiye ederim herkese.-
Yalnız, Melek de %100 masum bir insan değil, her insan gibi tabii ki. Konakta kocakarıya bakarken yaptığı bazı şeyleri okurken bir kere daha herkesin gücünün yettiğine zulmettiğini anladım. Elinden sadece, pis elleriyle yemek yedirebilmek geldiği için onu yapabildi (pis derken günlük işlerle uğraşıp yıkanmamış elden bahsetmiyorum. Kadının altını temizleyip ellerini yıkamadan o elleriyle yemek yedirip bazen de kadının altına bağladığı pis bezleriyle ağzını sildiğini söylüyor). Eğer daha fazlası gelseydi, elinde o güç olsaydı, başıma bir iş gelir belki diye korkmasaydı daha fazlasını da yapabilirdi pek âlâ. Belki de olay parada bitiyordur, bilmiyorum. En masum ve hâlim insanı bile belki bir yezit hâline getirebilir bu para.
Vee... Yalçın. Yalçın'ın bölümü beni en çok etkileyen, kederlendiren, öfkelendiren, tiksindiren, duygudan duyguya sürükleyen bölümdü. Çünkü Yalçın'ın bölümüne kadar bunun bir toplumsal cinayet olduğu ayırdına varamamışım, bunu anladım. Evdeki ahlaksız kalfadan mahalledeki en vasıfsız ahlaksız herife kadar herkes Melek'in sebebi oldu. İdama gönderilmesinden bahsetmiyorum. Melek'ten hayatını, kadınlığını, çocukluğunu, yaşayacağı tüm aşklarını, sevgilerini çaldılar. Köyde başlayıp İstanbul'da son bulan bir hırsızlık ve katliam. Ama yargılanıp ceza kesilen kişi hırsızlar/katiller değil, onca insan tarafından sömürülüp adeta boş bir kabuk hâline getirilen genç bir kız. Yalçın'ın "Oysa iki yıl sonra yeniden karşılaştığımızda onun tek tek kişilerin değil de toplumun içine doğduğu ekonomik ve toplumsal koşullarının kurbanı olduğunu bilmiyor muydum? Biliyordum elbet. Kendisine anlatmaya bile çalıştım bunu. Bilmediğim şey toplum'un biz olduğumuzdu. O sıra hâlâ soyut bir kavramdı benim için; ya da, kendimi de, çevremizi de, hatta Melek'i de toplumdan soyutlamıştım." sözleriyle dank etti bu durum bende.+
Spoiler içeriyor
"Sahip, Dobby'ye bir çorap verdi." (...) "Dobby'nin bir çorabı var," dedi Dobby inanamayarak. "Sahip onu attı, Dobby de tuttu ve Dobby - Dobby özgür." "Harry Potter, Dobby'nin sandığından da daha büyük!" Ah Dobby ah... Yılanın başı olan Lucius Malfoy'u tek…devamı"Sahip, Dobby'ye bir çorap verdi." (...) "Dobby'nin bir çorabı var," dedi Dobby inanamayarak. "Sahip onu attı, Dobby de tuttu ve Dobby - Dobby özgür."
"Harry Potter, Dobby'nin sandığından da daha büyük!"
Ah Dobby ah... Yılanın başı olan Lucius Malfoy'u tek hareketinle devirebilecek kadar yiğit ve güçlüsün, evden kaçıp Harry'ye haber getirecek kadar cesursun, haberini bilmece gibi şaşırtmalı verecek kadar da zekisin ama bunca zaman elin kolun bağlanmış ve sen köle olmaya devam etmişsin... Halbuki muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcut idi.
Keşke ölümlerle alakalı bu kadar sürprizbozan almasaydım, kitaptaki bazı karakterleri gördükçe kahrolarak okuyorum.
Sırlar Odası'nda Voldemort ve Harry arasında geçen konuşmada, Voldemort, hezimetine sebep olup kendisini adeta astral seyahate yollayan Harry'yi daha fazla tanıyıp hakkında daha fazla bilgi öğrenmesi gerektiğini düşündüğünü anlatırken bi' manevi duygularımda kıpraşma oldu, bazı konularda kendimi sorguladım bi'. İçimdeki üç aylar sürümü geç de olsa piyasaya çıktı çok şükür.
Spoiler içeriyor
Filmin konusu çok güzel ama işlenişini ben pek sevemedim. Parkinson hastalığına biraz daha yer verilerek, bir tık daha dram yanı ağır basan güzel bir romantik film yapılabilirmiş bence. Ama maalesef cinselliği daha ön planda tutmaya karar vermişler ve bu durum,…devamıFilmin konusu çok güzel ama işlenişini ben pek sevemedim. Parkinson hastalığına biraz daha yer verilerek, bir tık daha dram yanı ağır basan güzel bir romantik film yapılabilirmiş bence. Ama maalesef cinselliği daha ön planda tutmaya karar vermişler ve bu durum, filmi biraz ucuzlatmış. Bir de ilişki biraz yapay geldi bana, oyunculukları da beğenemedim bi'. Filmde en çok sevdiğim sahne parkinson hastalarının toplantı yaptığı sahne oldu. Jamie ve bir başka parkinson hastasının eşi arasında geçen diyalog düşündürürken hüzünlendirdi.
"A: Parkinson, değil mi?
J: Hayır.
-Yok, karınız.
-Kız arkadaşım. İlk safha
-İyi günler de oluyor, kötü günler de, değil mi?
-Çoğunlukla güzel günler. Siz?
-Eşim. 1973'ten beri. Dördüncü safha.
-Herhangi bir tavsiyeniz var mı?
-Tavsiyeme ihtiyacın yok.
-Öğrenmeye açığım.
-Tavsiyem; üst kata çık, bavullarını topla, güzel bir veda mektubu bırak. Kendine sağlıklı bir kadın bul. *sessizce bakışırlar ve adam devam eder* Karımı seviyorum ama bunu tekrar yapmazdım. Kimsenin sana söylemediği şey, bu hastalık, senin onda sevdiğin her şeyi çalıyor. Vücudunu, gülümsemesini, aklını. Er ya da geç, motor kontrolünü yitirecek. Sonunda kendi kendine giyinemeyecek hâle gelecek. Esas eğlence o zaman başlıyor. Altını temizlemek. Donuk surat. Bunama. Bu bir hastalık değil, bir Rus romanı."
Bu sahne, parkinson gibi, insanı benliğinden çıkaran hastalıkların ciddiyetini ve hastaya bakan kişilerin yüklendiği ağır yükü ve sorumlulukları, insanın yüzüne bir tokat gibi çarpıyor. Gerçekten de cesaret işi böyle bir ilişkiye devam etmek, hayatını ona adamak, adeta onun için yaşamak... Zaten bu konuşmadan sonra Jamie de olayın ciddiyetini fark ediyor ve tedavisi olmayan bu hastalık için kız arkadaşını doktor doktor gezdirip tedavi bulmaya çalışıyor. Bu durum, hastaya bakan kişi için zorsa hasta için bin kat daha zordur sanırım. Kendini yük gibi hissetmek, sana bakan kişinin kendi hayatını rahatça yaşayamadığını düşündüğün için suçlu hissetmek, hastalığının ilerleyen safhalarında başına ne geleceğini bilerek yaşamak ve birine muhtaç olacağını bilmek... Maggie de bunları düşünüyor ve Jamie'ye bir yük olmamak, ona ayak bağı olmamak için ayrılma kararı alıyor. Bu sahnelerde ben de kendimi düşündüm, ne yapardım acaba, diye. Acaba bıkmadan, usanmadan, o kişiye kendini bir yük gibi hissettirmeden, sabırla bu işin altından kalkabilir miydim? Buna bir cevap vermek çok zor. Adamın söyledikleri fazlasıyla gerçekçiydi çünkü. Hastalığın ilk safhalarında insan kendine güvenebilir, sonsuza kadar aynı hislerle devam edebileceğini sanabilir ama maalesef, bu düşüncelerin gerçekçi olacağını sanmıyorum.
Dün dizinin çok bahsi geçtiği için aklıma Gibi'deki bir bölüm geldi izlerken ve bunları düşünürken. Yılmazların bi' arkadaşı, yana yakıla kız arkadaş arıyor ve zorlu bir depresyon sürecinin ardından ruh ikizini buluyor. Sonra kızda bir hastalık çıkıyor ve komaya giriyor, tabiri caizse çocuğun üstüne kalıyor kız. Çocuk, kızı bırakamıyor kimsesi olmadığı için, mecburen bakıyor. Orada da ilk başta, yoğun bir sevgi veya aşk yaşandığı için "Abi bırakamam, nası bırakayım? O benim hayatımın anlamı"yla başlayan süreç, kızın öldüğü gün sevinçten lokma dağıtacak seviyeye geliyor neredeyse. İzlerken "Allah yaşatmasın ama gayet anlaşılır bi' durum ya" olmuştum.
Jamie gibi bir insanın, filmin sonundaki kararı vermesi pek gerçekçi olmamış ama. Hayatı boyunca hep kendi çıkarını düşünen, kendi için yaşayan bir insanın, birden karşısına bir kadın çıkıyor ve bencil karakterimiz de 180 derece değişiyor, öyle mi? Geçiniz efendim, geçiniz. Sadece, yaşlandıklarında ve kadının hastalığı ilerlediğinde kadını ortada bırakmamasını umuyorum...
Duygusal bi' birey olduğum için son sahneyi gözlerim dola dola izledim, her ne kadar içimden "bu karakter, buna dönüşemez." diye düşünsem de. Bitişinde çalan Regina Spektor - Fidelity de çok güzel bir şarkıymış, birkaç gün dinleyip eskitirim bunu ben.
Sonunda serinin ilk kitabını bitirebildim. Kitaplardan önce filmini izlediğim için kafamda hep kıyas yapa yapa okudum. Neredeyse bütün uyarlamalarda olduğu gibi Harry Potter'da da kitaplar filmlerden çok daha iyi gibi duruyor, hiç değilse ilk kitap için böyleydi durum. Kitapta Harry'nin…devamıSonunda serinin ilk kitabını bitirebildim. Kitaplardan önce filmini izlediğim için kafamda hep kıyas yapa yapa okudum. Neredeyse bütün uyarlamalarda olduğu gibi Harry Potter'da da kitaplar filmlerden çok daha iyi gibi duruyor, hiç değilse ilk kitap için böyleydi durum. Kitapta Harry'nin iç dünyasını da görmek, bu zamana kadar gördüğü muamelelerden dolayı onda oluşan öz güvensizlik, sanki sürekli yanlış bir şey yapacakmış da oradan kovulup teyzesiyle eniştesinin yanına, o cehenneme, geri dönecekmiş gibi diken üstünde durması, özellikle seçmen şapkayı taktığında "kesin hiçbir eve ait olmayacağım, beni başka biriyle karıştırdılar, az sonra da eve geri postalayacaklar" diye endişelendiğini görmek; karakterin, 11 yaşında, hiç sevilmemiş ve hep örselenmiş ufak bir çocuk olduğunu daha güzel hissettirmiş. Kitapta birçok olay farklıydı, gayet anlaşılır bir durum bu tabii ki, hangi bir detay filmde yer alsın zaten de Neville karakterine biraz haksızlık edilmiş gibi geldi bana, filmde daha çok yer verilebilirmiş bence. Tamamen bir üçlü arkadaş grubundan ziyade Neville de hafiften aralarında gösterilebilirmiş. Kitapta yer alan tekerlemelerin orijinal dilde nasıl olduğuna bakacağım bi' de. Türkçe hâlleri fena değildi, eminim orijinalleri daha çok zevk verir okurken. Genel olarak güzeldi, lisedeyken çocuk kitabı gibi geldiği için çok mesafeli duruyordum ama yıllaar sonra gayet keyif alarak okudum. Diğer kitapları da en kısa zamanda bitirebilirim umarım.
"(...) Dünyanın en mutlu insanı, Kelid Aynası'nı sıradan bir ayna gibi kullanan insandır, ona bakınca kendini olduğu gibi görür."
(...)
"Bu ayna yüreklerimizin derinliklerinde yatan tutkuları, istekleri gösterir bize. Aileni hiç bilmedin sen, onları görürsün. Kardeşleri tarafından ezilen Ronald Weasley, kendisini onlardan üstün görür. Ama bu ayna bizi bilgiye, doğruya götürmez. Gösterdiklerinin gerçek olmadığını bilmeyenler onun önünde eriyip gitmişlerdir ya da akıllarını kaçırmışlardır."
(...)
"Efendim - Profesör Dumbledore? Size bir şey sorabilir miyim?"
Dumbledore gülümsedi. "Tabii, sordun ya zaten. Ama istersen bir şey daha sorabilirsin."
"Ayna'ya bakınca siz ne görüyorsunuz?"
"Ben mi? Elimde bir çift yün çorapla kendimi görüyorum."
Bu arada Neville, Gibi'deki Ethem'in nereden akrabası acaba?
"Abi şimdi grupta okudum; Ethem'in yengesinin eltisinin oğlu, kurbağa peşi koşcam diye süpürgesinden düşüp komaya girmiş ya."
"Hay Allah ya, tüh..."
Kitabın adı Online Kumar ve Cinsellik Bağımlılığı olmasına karşın içerik genel olarak internet bağımlılığının ve özgül bağımlılıkların (oyun, cinsellik, alış veriş, kumar), mizaç ve bağlanma stilleriyle ilişkilerini içeriyor. Açıkçası ben kitabın adını görünce daha çok, kumar ve cinsellik bağımlılığı üzerinde…devamıKitabın adı Online Kumar ve Cinsellik Bağımlılığı olmasına karşın içerik genel olarak internet bağımlılığının ve özgül bağımlılıkların (oyun, cinsellik, alış veriş, kumar), mizaç ve bağlanma stilleriyle ilişkilerini içeriyor. Açıkçası ben kitabın adını görünce daha çok, kumar ve cinsellik bağımlılığı üzerinde durulur diye düşünmüştüm; bu açıdan başlık biraz yanıltıcı olmuş. Kitapta kullanılan kaynaklar maalesef genel olarak 2000'lerden kalma. Böyle güncel bir konu için kaynaklar bana eski geldi biraz. Yani hiçbir şey olmasa bile bir pandemi dönemi geçirdik ve insanlar bir dönem eve kapandı. Kimisi yalnız kaldı, kimisi aileyle geçirdi bu süreci ve internet ve bahsi geçen bağımlılıkların, özellikle bu dönemde artış gösterebileceğini düşünüyorum. Hiç değilse internet veya oyun bağımlılığı konusunda daha güncel bilgiler içerebilirmiş. Kitap, yazarın bir tezinden bir parça mı onu anlamadım, biraz bakındım bulamadım da. Belki tezini yazdığı döneme ait en güncel kaynakları kullanmıştır diyeceğim ama 2017'den de kaynak vardı (bir tane). Okurken bu konuya takıldım bayağı. :D Ha bir de şeye takıldım, kitabın ismindeki "online" kısmına. Türkçede karşılığı varken neden İngilizce?
Kitap, bu konuda bilinçlenmek için okunabilecek bir kaynak. Herkesin anlayabileceği düzeyde ve sade bir dille yazılmış gayet. Kumar reklamları ve cinsellik şu dönemde, daha önce hiç olmadığı kadar gözümüze sokuluyor ve maalesef artık internete erişim çocuk yaşta başladığı için bu durum daha da tehlikeli. Twitter'da bile içerikler artık bahis sitesi reklamlarıyla dolu, film/dizi izlemek için girilen platformlarda kumar reklamları kadın bedeniyle pazarlanarak yapılıyor. Bazı sosyal medya platformlarında, içerik üreticileri, çoğunlukla ergen veya çocuklar tarafından izlendiklerini bile bile kumar oyunlarının reklamını yaparken suçluluk veya utanç duymuyorlar. Sadece ergenler için değil, yetişkinler için bile göz boyayan şeyler bunlar. Bir de iş, çevrim içi olunca insan ne yaptığını, ne harcadığını, ne kaybettiğini tam olarak kavrayamayabiliyor. Özellikle kumarda. Canlı canlı görülse belki riske atılamayacak meblağlar, internette oynarken daha cüretkâr bir şekilde harcanabilir. Herkesin her şeye bu kadar kolay erişebildiği bir dönemde, bilinçsiz ebeveynlere ve çocuklara bu konuda bilgilendirici eğitimler verilmeli diye düşünüyorum; ki kitapta da yazar bu öneride bulunmuş (aklın yolu bir ne de olsa).
Ergenlikte doğal olarak merak edilen cinsel konuların, porno sektörüyle öğrenilmesi; ergenlerin reklamlarla, kliplerle, genel olarak medya yoluyla buna sürekli maruz kalmalarının bu sürecin sağlıklı bir şekilde atlatılmasına engel olabileceğinden ve bu durumun bağımlılığa kadar gidebileceğinden bahsedilmiş. Ayrıca maruz kalınan içerikler sebebiyle ergenlerin; cinselliğe, romantik ilişkilere karşı gerçek dışı bir bakış açısı geliştirebileceklerinden ve izlenen pornografik içerikler sayesinde şiddete meyilin de artabileceğinden bahsedilmiş. Her ne kadar kitapta ergenler üzerinden anlatılsa da her yaştan herkesin bilinçlenmesi gereken konular olduğunu düşünüyorum. Bağımlılığın, bağlanma stilleri ve mizaçla ilişkini de, eğer konuyla biraz alakalıysanız, az çok tahmin edebilirsiniz.
Ben kitapta aradığımı bulamadım maalesef ama yine de bağımlılıklar hakkında bir fikir edinmek için faydalı bir kitap.
Spoiler içeriyor
Bu diziyi, geçen sene Ramazan ayında, diziye hayran olan canım ciğerim bir dostumun önerisi ile izlemeye başladım. SONUNDA bugün bitirebildim. O "SONUNDA", dizi çok kötü veya sıkıcı olduğu için değil bu arada. Netflix'i açıp izlemeye devam et kısmına baktığımda, bütün…devamıBu diziyi, geçen sene Ramazan ayında, diziye hayran olan canım ciğerim bir dostumun önerisi ile izlemeye başladım. SONUNDA bugün bitirebildim. O "SONUNDA", dizi çok kötü veya sıkıcı olduğu için değil bu arada. Netflix'i açıp izlemeye devam et kısmına baktığımda, bütün parasını içkiye yatırdığından çocuğuna flüt alamadığı için, çocuğuyla Yamaha'nın önünden geçmemek adına yolunu değiştiren İbrahim Tatlıses gibi artık yolumu değiştirmek istemeyeceğim için... (Çocuğunun canı bir şeyler çeker diye bakkal önünden geçemeyen babaya yorum katmak istedim.)
Diziye gelirsek... of çok güzeldi ya bu dizi. Bölümleri biraz uzundu ama "Şu da ne gereksiz bi' sahneydi ya, neden koymuşlar ki?" diye düşündüğüm bir sahnesi gelmiyor aklıma şu an (belki de çoğu bölümünü önceden izlediğim için unutmuşumdur, şimdi bilemedim bi'). Lise yılları, ilk aşk, yakın arkadaşlıklar, ilk aşkla yaşanan bütün ilkler, ilk kalp kırıklıkları, aile ilişkileri, ekonomik kriz, eskrim, 90'lar, idealler, vazgeçişler, söylenmek istenip susulan sözler, hayatın gerçekleri... (dizi için konulan etiketlere döndü iyice.) Dizi bende çok farklı duygular uyandırdı. Belki şu an taze bitirdiğim için duygularım çok coşkuludur ya da şu sıralar geçmişe -özellikle lise yıllarıma- sık sık özlem duyduğum için bu kadar etkilenmişimdir, bilemiyorum. Hiç düşünmezdim ama bittiğinde biraz üzüldüm bile. Farklı bir ülke de olsa ben iki binler çocuğu da olsam o 90'lar nostaljisini çok iyi hissettirmişler bence. Bir de Kore'yi bazı açılardan bize çok benzetiyorum, o benzerlik de biraz yardım etmiş olabilir bu nostalji konusunda. Karakterlerin hepsi birbirinden güzeldi. "Favorim şuydu" diye düşünürken aklıma teker teker diğerleri de geliyor hep ve ben seçemiyorum. Hem arkadaşlık açısından hem de romantik ilişkiler açısından toksik ilişki görmemek tarif edilemez bir duyguydu. Beni, izlerken aynı anda hem ağlatıp hem güldürmeyi başardı. 14. bölümün sonundan itibaren bitirene kadar sinir krizi geçiriyormuşçasına bir ağlayıp bir gülerek izledim (hızlandırıp izledim bu arada. Cidden çok uzun geldi bölümleri). Ama son bölümde baştan sona kadar, zevcini kaybetmiş gayri Müslim bayanlar gibi zırıl zırıl ağladım. Sonu her ne kadar üzüntüden başımı ağrıtsa da gerçekçi bir şekilde bitmiş bence. Hee-Do'nun ve Yi-Jin'in yaşadıkları zorluklar, aile ilişkileri, geçmişleri çok farklı ve bu farklar da hayattaki seçimlerini ve önceliklerini ister istemez etkileyecekti. Dizinin sonlarında Hee-Do'nun günlüğünü bulduğunda geçmişe gülümseyerek bakması ve o zamanki hâlinin, kendini ne kadar yenilmez sandığını düşünmesi ve yaş aldıkça da ne kadar yanıldığını anlaması, "seni öylesine iyi anlıyorum ki" diye uzaklara dalmama sebep oldu.
Sonuç olarak çok tatlı bir diziydi. Benim gibi Kore dizisi izleyemiyorsanız bile eğer türü size hitap ediyorsa izlemenizi öneririm. 1 senede bitmiş de olsa, iyi ki izledim, dedim. 10/10 verip üç evetle uğurluyorum diziyi.