Klasik hikâyeyi modern bir bakışla yeniden yorumlayan, atmosferi güçlü bir yapım. Yaratıcı ile yaratılan arasındaki bağ ve sorumluluk teması oldukça etkileyici işlenmiş.
İlk Fellini filmimi izledim. Dört film daha izlemek gibi bir planım var. 8½, La Dolce Vita, La Strada, Amarcord izleyeceklerim bunlar. İtalyan filmlerinin o bağırtı çağırtısını bu filmde de görüyoruz. Her şeye bağırıyorlar. Mutlu olunca bağırıyor üzülünce de bağırıyor garip…devamıİlk Fellini filmimi izledim. Dört film daha izlemek gibi bir planım var. 8½, La Dolce Vita, La Strada, Amarcord izleyeceklerim bunlar. İtalyan filmlerinin o bağırtı çağırtısını bu filmde de görüyoruz. Her şeye bağırıyorlar. Mutlu olunca bağırıyor üzülünce de bağırıyor garip bir kültür. Kadın karakterimiz yüzüyle öyle ifadeler yapıyor ki konuşmasa da anlarız ne anlatmak istediğini. Cabiria film boyunca dört erkekle tanışıyor. İlki sevgilisi ve adam çantasındaki parayı alabilmek için onu nehire atıyor. Diğeri ünlü bir aktör bir geceyi beraber geçiriyorlar. Üçüncüsü fakirlere yardım eden bir zengin. Sonuncusu ve asıl adamımız ise Cabiria'yı her şeye rağmen sevdiğini söylüyor. Ve biz bir insana olan güven nasıl yıkılır onu izliyoruz.
Spoiler içeriyor
Yıllardır ara ara sıkıldığımda ya da herhangi bir stresli anımda gülmek ve biraz rahatlamak için izlediğim bir sitcomdu ve bugün son bölümünü de izledim. Son bölümde Sheldon ve Amy nobel ödülü konuşması yaptığı sahnede Sheldon o kadar duygusal bir konuşma…devamıYıllardır ara ara sıkıldığımda ya da herhangi bir stresli anımda gülmek ve biraz rahatlamak için izlediğim bir sitcomdu ve bugün son bölümünü de izledim. Son bölümde Sheldon ve Amy nobel ödülü konuşması yaptığı sahnede Sheldon o kadar duygusal bir konuşma yaptı ki gözyaşlarımı durduramadım. Hep bencil ve duygusuz olarak gördüğüm birinin karakter gelişimi gerçekten çok duygulandırdı beni.
Özellikle 5.sezondan sonra çok daha bağlandım diziye, aralarındaki arkadaşlık bağlarını çok güzel gösteriyordu. Hepsinin kendine özel bir karakteri vardı ve farklıydılar. Diğer sitcomladan en çok ayıran özelliği bence hiçbir bölümün tekrar etmemesi yani her bölümde işlenen konuların birbirinden farklı olması ve hiç sıkmamasıydı. Çok fazla sitcom izledim ve bu kadar uzun olmasına rağmen senaryodaki kaliteyi hiç düşürmeden devam eden tek sitcomdu diyebilirim. Özellikle Sheldon karakterinin küçüklüğünü anlatan young sheldon dizisinden sonra bu diziye daha çok bağlanmıştım o da çok tatlı bir diziydi ve şimdi ne izleyeceğim konusunda bir boşluk hissettim. Georgia and Mandy diye bir sitcom daha çıkarmışlardı sanırsam ama sadece sheldonun abisinin evliliğini anlatıyor diye biliyorum o yüzden çok ilgimi çekmedi ama ileride belki izlerim.
Young sheldon dan sheldon ve amy nin çocuklarının olduğunu biliyorduk ve keşke big bang theory de de bunu devam ettirselerdi. Onlardan da güzel bölümler çıkardı, özellikle Penny nin de çocuğuyla arkadaşlıkları vs görmek çok güzel olurdu.
Bundan on bir ay evvel, bu dizi hakkında gönderi yazmıştım. Fakat bölümler raflara eklenmeyince, izlemeyi de bırakmıştım. Geçtiğimiz haftalarda, bu diziye bir kez daha dönüp baktım. O ilk yazıya, “Uzun zamandır bir Türk yapımı beni böylesine yakalayamamıştı,” diye başlamışım. Şimdi…devamıBundan on bir ay evvel, bu dizi hakkında gönderi yazmıştım. Fakat bölümler raflara eklenmeyince, izlemeyi de bırakmıştım. Geçtiğimiz haftalarda, bu diziye bir kez daha dönüp baktım.
O ilk yazıya, “Uzun zamandır bir Türk yapımı beni böylesine yakalayamamıştı,” diye başlamışım. Şimdi ise başka bir giriş daha münasip görünüyor: Bu dizi, 2026 yılı itibarıyla Türk televizyon tarihinin “en iyi tarih dizisi." Zira şu an yetmişinci bölümdeyim. İki buçuk saatten hesaplayınca yaklaşık yüz yetmiş beş saat… Aralıksız yedi gün. Bir ömürden kesilmiş yedi gün. Hayatımda hiçbir diziye bu kadar vakit ayırmayı bırak, isteğini dahi kurmamıştım ammaaa bu sefer öyle olmadı.
Peki bu yapımın alametifarikası nedir?
Evvela tarihî gerçeklik meselesi… Elimdeki bilgi ölçüsünde, göze çarpan bir zafiyet ya da abartı sezmedim. Bilakis, özenle dokunmuş bir geçmiş anlatısı var. Oyuncu tercihleri pek çok yapıma kıyasla hayli isabetli. Çandarlı Halil Paşa, Gülşah Hatun, Kurtçu Doğan ve Evrenosoğlu karakterleri… Sanki tarih sayfalarından kalkıp bugüne yürümüşler de karşımıza dikilmişler gibi. Performanslarında gösteriş değil, içtenlik var; rol değil, hâl var. Elbette diğer oyuncular da başarılı; fakat bu dört isim, anlatının ruhunu taşıyan sütunlar gibi yükseliyor.
Fatih Sultan Mehmed'e gelince… Bana göre nokta atışı bir seçim. On bir ay önce diziyi yirmi beşinci bölümde bırakmıştım. Şimdi baştan başlayıp yetmişinci bölüme kadar gelmek ve Mehmed’in değişimine adım adım şahit olmak, bir karakterin zamana karşı yürüyüşünü izlemek gibiydi. Sevgiyle, bakışla, sabırla işlenmiş bir dönüşüm… Üstelik bunu bir padişahın hikâyesinde görmek daha da anlamlı. Çünkü dizide tek bir “Fatih” yok. Eş Mehmed var, baba Mehmed var, oğul Mehmed var, şehzade Mehmed var. İnsan olan Mehmed var.
Tarih, elbette dizilerden öğrenilmez; bu herkesin malumu. Fakat burada küçük bir parantez açmak isterim. Bu yapımda “Fatih olmayan Mehmed”, hikâyenin can damarıdır. Özellikle baba ve eş kimliğiyle işlenen sahneler, anlatının kalbini oluşturuyor. Gülbahar Hatun ile ele alınan son bölümler, “Gerçek Mehmed bu,” dedirten bir içtenlik taşıyor.
Harem meselesi ise ayrı bir konu... Çoğu zaman romantize edilen yahut küçümsenen bu yapı, burada ne yüceltilmiş ne de karalanmış. Hak ettiği tarihsel ciddiyetle ele alınmış. Devlet işleyişindeki yeri, saray ekosistemindeki rolü, stratejik önemi; hepsi zarif bir dengeyle sunulmuş. Bazı sahnelerde sultan eşlerine tek bir bakış dahi atamamaları, elçi saraylarında örtüye bürünmeleri, yüzlerini gizlemeleri ve saray içinde korumaların bakmamak adına direkt yan dönmesi… Tarih kitaplarında bile nadiren değinilen incelikler olarak karşıma çıktı.
Batı dünyasının tasviri ise yer yer taraflı görünebiliyor. Bazen insanın içini sıkıyor, bunu inkâr edemem. Türklüğün fazla yüceltilip diğerlerinin gölgede bırakıldığı anlar var. Lakin bir devlet kanalı yapımı olduğu düşünülünce, bu yaklaşımı yadırgamadım. Bunun dışında siyasi mücadelelerin işlenişi ve karakterlerin arka plan hikâyeleri tatmin edici.
Şimdi gelelim eksik taraflara…
İlk olarak, hadiselerin işlenişi derinlikli olsa da klasik Türk dizisi hastalığından nasibini almış. Peki nedir o? Elbette reklam arası uzatmaları... Hikâyenin akışını boğmuyor; fakat bazı sahnelerde yapay bir uzatma olduğunu hissediyorsun. Bu sebeple 1.5x hızda izlemek neredeyse şart.
İkinci eksik ise savaş sahneleri. Beklediğim görkemin uzağında kaldılar. İstanbul’un fethi, benim için büyük bir hayal kırıklığıydı. Kale kuşatmaları da öyle… Yüz, yüz elli kişilik bir kalabalığı tepeden çekmekle ordu hissi verilmiyor. Bazı savaş sahneleri ise farklı bölümlerde tekrar tekrar kullanılmış. Mekân değişiyor, isim değişiyor; fakat görüntü aynı kalıyor. Bu noktada prodüksiyon kalitesini vasat bulduğumu söylemek zorundayım.
Ve şimdi… Bu dizinin gönlümü bütünüyle fetheden tarafına geliyorum.
Tasavvuf.
Akşemseddin Efendi ve sufilerin işlenişi… İşte burada anlatı bambaşka bir boyuta taşınıyor. Tasavvufun ne olduğunu, bir sufinin nasıl olması gerektiğini yalnız anlatmıyor; hissettiriyor. Bazen bir şiir gibi, bazen bir dua gibi izleyenin içine işliyor. Bu sahneleri defalarca açıp izledim; anlamak için değil, hissetmek için.
Çünkü yalnız savaş meydanlarında değil; sarayın taş avlularında, zihin oyunlarında, gündelik sohbetlerde bile bu maneviyatın yankısı hissediliyor. Bir medeniyetin özünün din temelli olduğunu en berrak hâliyle gösteren sahneler bunlar. Tasavvufun bir boşluk değil, bir terbiye olduğunu her defasında yeniden idrak ettim.
Bir kalbi kırmamayı…
Gönül yıkmamayı…
Kırdıysan helallik almayı…
Kılıca sevgiyi, yumruğa şefkati, gözyaşına verilen değeri orada öğrendim. Aşkın bir deniz olduğunu; incinsen de incitmemen gerektiğini, kin tutmanın gönlü kararttığını, sevginin ise arındırdığını… Dil sustuğunda kalbin konuştuğunu… En uzun yolculuğun insana doğru olduğunu… Kalp daraldığında aslında nefes almaya başladığını…
İmanın en büyük zenginlik, hiçliğin en büyük terbiye olduğunu…
Bir şeyi çok aramanın, aslında o şeyin de seni araması olduğunu…
Ak Şeyh bana çok şey gösterdi, çok şey öğretti. Çok şey..
Yanmayı ateşe değmeden öğretti. Dumanın bile üzerine sinmeden kül olmayı..
Önce susmayı öğretti; kelimeler boğaza dizildiğinde konuşmamayı...
Affetmeyi öğretti; haklıyken affetmeyi...
İç yanarken merhamet göstermeyi öğretti. Kinin taşıyana yük, bağışlamanın ise kalbe hafiflik olduğunu..
Kaybetmeden vazgeçmeyi öğretti. Vazgeçmeden sevmeyi, vazgeçmeden çaba vermeyi..
Bir kalbi kırmanın bir dünyayı yıkmak kadar ağır olduğunu öğretti. Bir gönlü onarmanın ise bir ömür inşa etmek kadar zor ve kıymetli olduğunu..
Hiç olmayı öğretti; kalabalıklar içinde silinmeyi değil, benliğin gürültüsünü susturmayı...
Görmeden inanmayı öğretti. Her hakikatin göze görünmediğini, bazılarının yalnız kalbe dokunduğunu...
İnsanlardan uzaklaşırken merhamete yaklaşmayı öğretti. Kalabalıkların ortasında kaybolmanın, tek başına yürümekten daha zor olduğunu...
Sevmeyi öğretti; karşılık beklemeden. Sevginin ticaret değil, bir aşk olduğunu...
Kırıldığında sertleşmemeyi öğretti. Acıdığında acıtmamayı, yaralandığında yaralamamayı… Gücün incitmekte değil, incinse de incitmemekte saklı olduğunu...
Sabretmenin beklemek olmadığını öğretti. Sabır; yanarken bağırmamaktır, dağılırken dağılmamaktır, çökerken varabilmektir diye öğretti...
Ve son olarak, yanmanın yok olmak olmadığını öğretti. Yanarken de gülümsemeyi sevdirdi...
Kaçını hayatıma işlerim, kaçını yaşayabilirim, bilmiyorum. Zira hepsini işlemek, neredeyse imkansız görünür. Özellikle de bana. Lâkin, unutamadığım bir sözü hep aklımdadır:
"Gayret bizimdir, takdir Allah’ın. Kader, insanı kaybettikleriyle değil; vazgeçmedikleriyle sınar."
Bugün 24 Nisan devletin varlığını ve bekasını korumak adına İstanbul'da başlatılan kararlı adımların yıl dönümü tehcir kanununun kabulü öncesi ve devletin varlığını ve bekasını korumak adına atılmış büyük bir adım Hain Ermeniler ve yandaşlarınca biz soykırım yapmışız bak sen .…devamıBugün 24 Nisan devletin varlığını ve bekasını korumak adına İstanbul'da başlatılan kararlı adımların yıl dönümü
tehcir kanununun kabulü öncesi ve devletin varlığını ve bekasını korumak adına atılmış büyük bir adım
Hain Ermeniler ve yandaşlarınca biz soykırım yapmışız bak sen .
Soykırım yapmadık vatanı savunduk ❗
Tarih, vatanseverleri ancak vatanını sevenlerle hatırlar. Ruhunuz şad olsun Paşalarım.
#EnverPaşa
#TalatPaşa
#CemalPaşa
Hani diyodun ya geçmişte kalbi kırılan her kadın ilerde çok güzel sevildiği bir yer bulursa oraya asla terk edip gitmez diye en çokta bu lafına güvenmiştim inanmıştım biliyomusun..
Yıllardır aradığım filmdi. Bulduğum için çok mutluyum SJSHSJS konusu gayet güzel, sonu ters köşe. Yapıldığı yıla göre gayet güzel çekilmiş. Benim çok beğendiğim bir filmdi, tekrar izlersem nasıl düşünürüm bilmiyorum ama çıktığı yıllarda baya hayran bırakmıştı beni kendisine msnsms
Bazen gözlerinde ufak bir vicdan görüyorum sonra yanıldığımı anlıyorum, komik, aynı karakterde bile tekrar tekrar bu yanılgıya düşüyorum ve her hikayede bir iyi arıyorum insan kalabilmiş biri, dahası, o karaktere insanlığını hatırlatacak şartlar gelişti sanıyorum bazı şartlar olsagerek ki en…devamıBazen gözlerinde ufak bir vicdan görüyorum sonra yanıldığımı anlıyorum, komik, aynı karakterde bile tekrar tekrar bu yanılgıya düşüyorum ve her hikayede bir iyi arıyorum insan kalabilmiş biri, dahası, o karaktere insanlığını hatırlatacak şartlar gelişti sanıyorum bazı şartlar olsagerek ki en azılısına bile bozmak istemeyeceği bir dünya ifade etsin. Huyları kurusun da bazıları sadece bozmayı bilir. Nihayetinde bu dizi senaristin bakış açısına bağlı bir kurgu, sahici çıkarımlara bağlı olacak diye bir şey yok. Ama bana hapishaneler de tıpkı istanbulun bazı sokakları gibi hissettiriyor, bazı ülkeler gibi, kenan illeri gibi, içine girmezsen görmek ve yüzleşmek zorunda olmazsın, şahit değilsen ve hiç haberin yoksa mahkeme hiç kurulmaz. içine girmezsen ne çaresizliğin ne de adaletin muhattabı olmazsın. Ama ölüm her yerde uyanıktır, okullarda bile. Ve sen o sokaklara girmezsen, kaçarsan, yok sayarsan, yani sen sırf mahkemenin huzursuzluğunu yaşamamak için gözlerini kapatır ve şahitliğinden cayarsan mahkeme gelir seni kendi bulur. Üstüne üstlük artık şahit bile değilsindir. Payına düşen ya maktul ya da katil olmaktır. O yüzden sanırım, insan içinde mahkemeler kurmak zorundadır. Bu noktadan öyle görünüyor ki insana huzur haram.
Ben ne ara böyle oldum? En son kimsenin sorumluluğunu almayan bir bireyselciydim. Ben o zamanlar, şahitlikten kaçmazdım. Ben o zamanlar kafası rahat biriydim. Mahkeme kurmamak için şahitliğimi yok etmeye çalışmazdım, şahittim ve mahkeme kurmazdım.
Kusura bakmayın, seviyorum böyle sarhoş gibi serzenişlerde bulunmayı. Serzenişler. Bir yarışmadan sırf dilimden sadece serzeniş dökülüyor diye geri çekilmiştim. Halbuki ben hikaye yazmak istiyordum. Han sarhoş hancı sarhoş yolda yabancı sarhoş