İyi Geceler Şuan Analizi yazdığım saat 02.18 Özelikle Son günlerde okullarda yaşanan saldırı haberleriyle hüzün çökmüş ülkemizi yansıtan şehirleşmeye adapte olmaya çalışan taşralı ailenin şehir ile yaşam arasındaki mücadeleyi gözler önüne seren şaheser bir Türk filmi. Filmin içindeki her detayın…devamıİyi Geceler Şuan Analizi yazdığım saat
02.18
Özelikle Son günlerde okullarda yaşanan saldırı haberleriyle hüzün çökmüş ülkemizi yansıtan şehirleşmeye adapte olmaya çalışan taşralı ailenin şehir ile yaşam arasındaki mücadeleyi gözler önüne seren şaheser bir Türk filmi.
Filmin içindeki her detayın ayrı ayrı anlatılabileceği içinde sevgi, umut, bir araya gelme, ayrılık ve huzursuzluğu gibi temaları anlatan toplumsal geleneğimizin yansımasını sunmuş.
Aslında benim burada anlatmak istediğim şey,
Eski güzel ülkemizin bir araya gelmek için verdiği çabalaşma kültürünün yerini
Şuan Tv kanallarında mafyalaşma,intikam,silah,suç ve benzeri kavramların meşrulaştırılması ile uğradığı değişim sürecini gözler önüne sermek.
Sizce geçmişten günümüze Türk toplumunun film ve dizi altyapısı bilinçli olarak mı değiştirildi?
Yoksa bu durum sadece reyting amaçlı iktisadi bir çalışma mı?
Spoiler içeriyor
Agnes'in judith ile hamneti karıştırmasını aklım almıyor doğrusu, yinede tedaviyi hamnete uygulasaydıda bişey değişir miydi? Ayrıca hamnet'in ölümü kandırma meseleside ayrı bir kepazelik filmi apayrı bir fiyasko açıkçası okuduğuma değmediğini düşünüyorum.
Spoiler içeriyor
“Game of Thrones”u bitirdim. Uzun bir yolculuktu; sadece bir dizi değil, insan doğasının en sert sınavıydı. Her karakter bir seçim, her seçim bir bedel gibi işlendi zihne. Açık konuşmak gerekirse son bir aydır neredeyse hiçbir film izlemememin sebebi de buydu.…devamı“Game of Thrones”u bitirdim. Uzun bir yolculuktu; sadece bir dizi değil, insan doğasının en sert sınavıydı. Her karakter bir seçim, her seçim bir bedel gibi işlendi zihne.
Açık konuşmak gerekirse son bir aydır neredeyse hiçbir film izlemememin sebebi de buydu. Bu hikâye diğer her şeyi susturuyor. Bitince geriye kalan şey sadece bir boşluk değil; alıştığın bir dünyanın içinden çekilip alınmış gibi hissettiren bir sessizlik.
Ve Jon Snow…
Jon Snow, bu hikâyenin kalbi değil; yarasıydı. Dünyayı kurtarmak için defalarca kendini feda etmek zorunda kalan, ama hiçbir zaman ait olamayan bir adam. Hayatı boyunca “istenmeyen evlat” damgasıyla yürüdü. Kuzey’in soğuğunda büyüdü ama hiçbir yere tam olarak ait olamadı. Ne Stark olabildi ne Targaryen… aslında ikisi de, ama aynı anda hiçbiri.
Gerçek kimliğini, yani bir kral olabileceğini öğrendiğinde bile kader onun önüne bir taç değil, bir hançer koydu. Ve o, tahtı değil görevi seçti.
En ağır an ise, en sevdiği kadının kalbine o bıçağı saplamak zorunda kaldığı andı. Çünkü Üstat Aemon’un söylediği o cümle zihninde yankılanıyordu: “Aşk, görevin ölümüdür.”
Jon Snow, milyonlarca insan yaşasın diye kendi içindeki her şeyi parçalayan adamdır. Sevmeyi, ait olmayı, mutlu olmayı bile ikinci plana atacak kadar ağır bir sorumluluğu taşıdı.
Ve belki de tam bu yüzden… o bu diyarın en çok krallık hakkı olan değil, en çok krallık yükünü hak eden gerçek kralıdır..
Gücün Zehirleyici Etkisi Üzerine Bir Deney Das Experiment, gücün ve kontrol yetkisinin insan psikolojisi üzerindeki yıkıcı etkisini çarpıcı bir şekilde ortaya koyan bir yapım. Film, sıradan insanların belirli roller altında ne kadar hızlı değişebileceğini ve otoritenin nasıl bir “zehir etkisi”…devamıGücün Zehirleyici Etkisi Üzerine Bir Deney
Das Experiment, gücün ve kontrol yetkisinin insan psikolojisi üzerindeki yıkıcı etkisini çarpıcı bir şekilde ortaya koyan bir yapım. Film, sıradan insanların belirli roller altında ne kadar hızlı değişebileceğini ve otoritenin nasıl bir “zehir etkisi” yaratabileceğini gözler önüne seriyor.
Hikâye, bir grup gönüllünün katıldığı simülasyon deneyine dayanıyor. Katılımcılar “gardiyanlar” ve “mahkûmlar” olarak ikiye ayrılıyor ve kısa sürede bu yapay düzenin gerçekliğe dönüştüğünü izliyoruz.
Toplumda sıradan bir birey olarak oldukça “normal” görünen insanların, ellerine otorite geçtiğinde ne kadar hızlı ve sert bir şekilde zalimleşebildiğine şahit oluyoruz. Böyle bir ortamda doğruluk, adalet ve vicdan gibi kavramların geri planda kalıp yerini doğrudan güce bırakması, filmin en çarpıcı yönlerinden biri. İnsan fıtratının, böylesi hiyerarşik bir düzende ne kadar kolay bozulabildiğini de oldukça net görüyoruz. Bu da bize, gücün değil adaletin belirleyici olduğu ve bireylerin mümkün olduğunca eşit şartlara sahip olması gerektiğini çarpıcı bir şekilde hatırlatıyor.
Filmi benzerlerinden ayıran en önemli taraf, olayları abartıya kaçmadan, oldukça gerçekçi ve rahatsız edici bir doğallıkla sunması. İzlerken “bu kadar da olmaz” demek yerine, “bu gerçekten olabilir” hissi ağır basıyor. Zaten bu yönüyle Stanford Prison Experiment ile olan benzerliği de filmin etkisini daha da artırıyor.
Oyunculuklar ve atmosfer, bu gerilimi sürekli diri tutmayı başarıyor. Mekânın darlığı ve kapalı ortam hissi, izleyiciyi de deneyin bir parçasıymış gibi içine çekiyor. Bu da filmi yalnızca izlenen bir hikâye olmaktan çıkarıp, hissedilen bir deneyime dönüştürüyor.
Öznel yorum olarak, film beni en çok insan doğasına ve evrimsel temellendirmeye dair düşüncelere itti. Güç verildiğinde sınırların ne kadar hızlı aşılabileceğini görmek, ister istemez rahatsız edici bir farkındalık yaratıyor. Evrimsel olarak zihinsel açıdan diğer primatlardan ayrışmış olsak bile, imkanlar el verdiği takdirde hâlâ ilkel dürtülerimizin ne kadar kolay devreye girdiğini ve bizi yönlendirebildiğini görmek hem çarpıcı, hem de acı verici. Bu yönüyle film, yalnızca bir kurgu değil; aynı zamanda insanın karanlık tarafına tutulmuş bir ayna gibi.
Kısacası, Das Experiment, gücün ve otoritenin insan üzerinde nasıl bir zehir etkisi yaratabileceğini etkileyici bir şekilde anlatan, izledikten sonra da zihinde kalmaya devam eden bir yapım. Ders alınması gereken bir yapıt.
İyi seyirler.
Spoiler içeriyor
3. Sezon neydi öyle az da olsa güldüm ama ağlamaktan helak oldum. Sessizlerindir en büyük çığlıklar aslında belki gözlere bakılsa anlanır lakin ruhu gözlerde okumayı bırak sözlerde manayı bile aramaz olduk bu ekranlar çağında.
Gazeteciliğin ne olması gerektiğini, idealde nasıl bir sorumluluk taşıdığını hatırlamak için iyi bir yapım. Gerçek gazeteciliğin sabır, etik ve ısrar gerektiren bir araştırma süreci olduğunu çok net bir şekilde gösteriyor.
Bak Fatma Aliye Hanım, sen o zaman piyanodan bahsetmiştin, şimdi ise çok kitap okuyan ama karakteri eksik kalan insanlardan bahsediyoruz... Bugün modern dünyada bazıları bunu "özgürlük" veya "aşk engel tanımaz" gibi süslü kelimelerle pazarlamaya çalışıyor.Ama Fatma Aliye yüzyıl öncesinden cevabı…devamıBak Fatma Aliye Hanım, sen o zaman piyanodan bahsetmiştin, şimdi ise çok kitap okuyan ama karakteri eksik kalan insanlardan bahsediyoruz...
Bugün modern dünyada bazıları bunu "özgürlük" veya "aşk engel tanımaz" gibi süslü kelimelerle pazarlamaya çalışıyor.Ama Fatma Aliye yüzyıl öncesinden cevabı veriyor: Başkasının hakkı üzerine kurulan bir şeyde "lezzet" değil, sadece suç ve iğrençlik bulunur.