Hata yoktur, sadece dersler vardır. Engelleri kişisel gelişim ve manevi zenginleşme için fırsat olarak görün Ferrari’sini Satan Bilge ROBIN SHARMA syf:96
Yanındaki sehpanın üzerinde duran çaydanlığı görüp fincanıma çay doldurmaya koyuldu. Bardağı ağzına kadar doldurdu; ama sonra da doldurmaya devam etti! Çay, fincanın kenarlarından tabağa ve oradan da eşimin çok değerli İran halısının üzerine dökülmeye başladı. Önce sessizce izledim. Ama sonra…devamıYanındaki sehpanın üzerinde duran çaydanlığı görüp fincanıma çay doldurmaya koyuldu. Bardağı ağzına kadar doldurdu; ama sonra da doldurmaya devam etti! Çay, fincanın kenarlarından tabağa ve oradan da eşimin çok değerli İran halısının üzerine dökülmeye başladı. Önce sessizce izledim. Ama sonra dayanamadım.
“Julian ne yapıyorsun? Fincanım taşıyor. Ne kadar denesen de daha fazla dolduramazsın!” diye bağırdım sabırsızca.
Uzun bir süre bana baktı. “Lütfen yanlış anlana. Sana saygı duyarım, John. Bu her zaman böyleydi. Ama tıpkı bu fincan gibi sen de kendi fikirlerinle dolmuş görünüyorsun. Peki, önce fincanını boşaltmadan daha fazlasını nasıl alabilirsin?”
ROBİN SHARMA
Ferrari’sini Satan Bilge
58
Spoiler içeriyor
Disclaimer (Dizi) İncelemesi – Spoiler İçerir Diziyi tamamen tesadüfen bir YouTube videosunda gördüm. Tanıtımda “tüm hayatını bir kitapta bulan bir kadın” gibi çok gizemli, zaman algısıyla oynayan, geçmiş-gelecek arasında gidip gelen bir hikâye varmış gibi hissettim. O beklentiye kapılıp başladım.…devamıDisclaimer (Dizi) İncelemesi – Spoiler İçerir
Diziyi tamamen tesadüfen bir YouTube videosunda gördüm. Tanıtımda “tüm hayatını bir kitapta bulan bir kadın” gibi çok gizemli, zaman algısıyla oynayan, geçmiş-gelecek arasında gidip gelen bir hikâye varmış gibi hissettim. O beklentiye kapılıp başladım.
Öncelikle uyarı: İlk 3-4 bölüm aşırı derecede cinsel içerik ve rahatsız edici sahne içeriyor. Rahatsız olma ihtimaliniz çok yüksek.
Dizi ilk 6 bölüm boyunca bize şu şekilde bir anlatı sunuyor:
Jonathan genç, kibar, iyi kalpli, biraz naif bir karakter olarak çiziliyor. Catherine ise sorumsuz, bencil, aldatan, oğlunu ihmal eden “kötü kadın” olarak resmediliyor. Hikâyeye göre Catherine, Jonathan’ı baştan çıkarıyor, oğlunu sağa sola bırakıp onunla birlikte olmak için fırsat kolluyor. Jonathan ise Catherine’e âşık oluyor, onun peşinden İngiltere’ye gitmek istiyor. Sonunda Catherine’in oğlunu denizde boğulmaktan kurtarmaya çalışırken kendisi boğulup ölüyor.
Ama burada tuhaf ve açıklanmayan bir detay var: Jonathan’ın kolunda X şeklinde bir yara/iz var ve bu hiç gündeme gelmiyor.
İzleyici olarak aklımda deli sorular:
• Çocuk (Jonathan) ölüyor, Catherine onu hiç tanımadığını söylüyor, ama bu olaylar nasıl bir kitaba dönüşüyor?
• Kitap bunları nasıl yazabiliyor ve insanlar nasıl gerçek sanıyor?
7. bölümde her şey tersine dönüyor: Gerçek ortaya çıkıyor ki Jonathan, Catherine’e uzun süre tecavüz etmiş, işkence etmiş, psikolojik ve fiziksel şiddet uygulamış. Catherine travmayı tamamen bastırmış, o tatili ve Jonathan’ı hatırlamak istememiş, “hiç yaşanmamış” gibi hayatına devam etmeye karar vermiş. Yani ilk 6 bölümde bize izlettikleri aslında Jonathan’ın annesinin yazdığı çarpıtılmış, oğlunu kurbanı olduğu yalan bir anlatıymış.
Bu sırada Jonathan’ın babası, oğlunun dolabının arkasında annesinin yazdığı gerçek kitabı ve o tatilden kalan fotoğrafları buluyor. Oğlunun anısına o kadar bağlı ki, gerçeği kabul edemiyor. İntikam almak için eşinin yazdığı kitabı yayınlatıyor, eve, iş yerine, yeni eşine, oğluna gönderiyor; Catherine’in tüm hayatını mahvetmeye çalışıyor. Ama asıl isteği Catherine’in oğlunu öldürmek. Sonunda fark ediyor ki asıl canavar kendi oğluymuş, bunu yıllarca görmek istememiş.
Spoiler içeriyor
Bu film benim için bir tabuydu; bazı hassas çizgilerim var ve bu filmin o çizgileri aşacağını düşünüyordum. Ancak beklediğim kadar rahatsız edici gelmedi. Patrick Bateman’in (Christian Bale) cinayet sahneleri ve şiddet dolu eylemleri konusunda büyük bir belirsizlik barındırıyor. Film, Bateman’in…devamıBu film benim için bir tabuydu; bazı hassas çizgilerim var ve bu filmin o çizgileri aşacağını düşünüyordum. Ancak beklediğim kadar rahatsız edici gelmedi.
Patrick Bateman’in (Christian Bale) cinayet sahneleri ve şiddet dolu eylemleri konusunda büyük bir belirsizlik barındırıyor. Film, Bateman’in zihinsel çöküşünü ve Wall Street’teki yüzeysel kapitalist hayatını ele alırken, izleyiciye şu soruyu sordurur: Bu sahneler gerçek mi, yoksa halüsinasyon mu?
Başlarda hırsına köle olan bir adamı izlediğimi sanıyordum. Film ilerledikçe bunun sadece bir hırs meselesinden çok, saplantılı ve hasta bir adamın hikâyesi olduğu kanısına vardım. O kadar cinayet, o kadar ölü insan… Bence hepsi gerçek değildi. Patrick’in ajandasına çizdiği resimleri gördük ve takıntılı bir şekilde kurbanları öldürmeden önce müzik grupları hakkında konuştuğunu fark ettik. Benim yorumum şu: Patrick müzik dinlerken kafasında canlandırdığı şeyleri izledik. Çünkü filmde elinden kurtulan birkaç kişi oldu ve onları gerçekten öldürmeye yeltendiğini, ancak başaramadığını düşünüyorum.
Ne sıklıkla haddinizi aşarsınız? Dilimizin ucunda bir “haddini bil” dolaşır durur. “Haddini aşma” derler, koro halinde. Şimdi usulca oturalım, etik bir çerçeveye. Ben insanlara karşı had bildirmekten söz etmiyorum; onların çarpıtacakları. Biz kimiz ki hayallerimizin gerçekleştirelim? Biz kimiz ki başarmış…devamıNe sıklıkla haddinizi aşarsınız?
Dilimizin ucunda bir “haddini bil” dolaşır durur.
“Haddini aşma” derler, koro halinde.
Şimdi usulca oturalım, etik bir çerçeveye.
Ben insanlara karşı had bildirmekten söz etmiyorum;
onların çarpıtacakları.
Biz kimiz ki hayallerimizin gerçekleştirelim?
Biz kimiz ki başarmış olalım?
Biz kimiz ki mutluluğa layık görelim kendimizi?
Bu sorular, birilerinin bize biçtiği dar gömleklerden sızıyor.
İçimize işleyen o görünmez sınırlar…
Haddini bilme, kardeşim.
Ama haddini bildirmeye kalkanlara haddini bildir.
Sana “dur” diyene inat, yürü.
Seni düşürenlere diyene inat, ayağa kalk.
Düş yine, kalk yine.
Düş, kalk, düş, kalk…
Bu hayat senin değil mi?
Kimsenin seni kendi kutusuna sığdırmasına izin verme.
Azmini asla, asla bırakma.
O senin en hafif dokunuşunla bile dünyayı titretecek gücün.
Spoiler içeriyor
Liam Neeson’u böyle bir rolde görmeye alışık değiliz ama film hoşuma gitti. Sanırım önceki jenerasyonda da çekilmiş, onu izlemedim o yüzden kıyaslama yapamam. Film komedi tarzında, hatta kimi yerlerde Liam Neeson’un oynadığı filmlerin parodileri gibi de geldi. Hoşuma gitti, izlerken…devamıLiam Neeson’u böyle bir rolde görmeye alışık değiliz ama film hoşuma gitti. Sanırım önceki jenerasyonda da çekilmiş, onu izlemedim o yüzden kıyaslama yapamam. Film komedi tarzında, hatta kimi yerlerde Liam Neeson’un oynadığı filmlerin parodileri gibi de geldi. Hoşuma gitti, izlerken eğlendim.
Konusuna gelecek olursak; teknoloji devi Richard Cane, insanları vahşi doğalarına döndürüp birbirlerini yok ettirdikten sonra yeniden insanlığı yayma planı yapıyor. Frank Drebin ile Beth Davenport ise bu planı engellemeye çalışıyor.
Kim olduğunu hatırla. Daha önce neler yapabildiğini, neler yapabileceğini. Talihsiz şeyler yaşamış olabilirsin. Hepimiz yaşadık. Kötü şeyler üst üste gelmiş olabilir. Hepimiz o dönemden geçtik. Hayat senin hayatın. Hayat kazanmak için seni bekliyor. Ayağa kalkmaya gerçekten karar verdiğinde, ama gerçekten…devamıKim olduğunu hatırla.
Daha önce neler yapabildiğini,
neler yapabileceğini.
Talihsiz şeyler yaşamış olabilirsin.
Hepimiz yaşadık.
Kötü şeyler üst üste gelmiş olabilir.
Hepimiz o dönemden geçtik.
Hayat senin hayatın.
Hayat kazanmak için seni bekliyor.
Ayağa kalkmaya gerçekten karar verdiğinde, ama gerçekten karar verdiğinde, usulca aşağı bak.
Ayağından tutup seni dibe çeken o gücü göreceksin: sensin o.
Kendi kendini çektin yerin dibine, kendi kendini düşürdün.
“Kalkmak istiyorum” diyip ağlarken aslında kalmak istemeyen sendin.
Kendini düşürmekten, aşağı çekmekten vazgeçtiğin an, işte o an hayatın kapıları sana açılacak.
Şans, talih diye bir şey yoktur; inanç vardır.
İnanarak adım atmak vardır.
Kendine acımayı bırak ve ayağa kalk.
Spoiler içeriyor
Bütün hayatım boyunca Simon gibi oldum görünmeye çalıştım ve aslında bu filmi izlerken fark ettim ki haddinden fazla kasmışım biri beni kırmasın biri bana ters bi söz söylerse çok üzülürüm vs düşüncesiyle kendi varlığımı silikleştirmişim Simon James, var olmaya çalışan,…devamıBütün hayatım boyunca Simon gibi oldum görünmeye çalıştım ve aslında bu filmi izlerken fark ettim ki haddinden fazla kasmışım biri beni kırmasın biri bana ters bi söz söylerse çok üzülürüm vs düşüncesiyle kendi varlığımı silikleştirmişim
Simon James, var olmaya çalışan, kimse tarafından görülmeyen, hatırlanmayan ve sistemin dışına zorla itilen bir adamdır. Yedi yıldır çalıştığı şirkette bile tanınmaz; her gün gelmesine rağmen güvenlik onu her gün sorgular.
Aynı iş yerinde çalıştığı ve âşık olduğu kadın Hannah’ı, gizlice teleskopla izlerken bir adamın intiharına tanık olur. Ertesi sabah şirkete James Simon isimli yeni bir çalışan gelir. James, Simon’a birebir benzer ama tam tersidir: Simon var olmaya, fark edilmeye çabalarken James hiç zorluk çekmeden vardır. Simon sipariş ettiği hiçbir şey gelmezken –yemekler, dosyalar, hatta varlığı– James istediği her şeyi anında elde eder; hem yiyecekleri hem de insanları.
İkisi birlikte vakit geçirmeye başlar. Zeki ve hırslı Simon, James için yetenek testine girer ve üst düzey sonuç alır. Ancak zamanla Simon’un yaptığı her şeyin üzerine James konar: raporlar, işler, övgüler hep James’e giderken Simon aşağılanır, silikleşir. Öyle ki sevdiği Hannah, Simon’dan kendisiyle James için randevu ayarlamasını ister.
Simon ve James aslında aynı kişidir: Bir yanda kırılgan, her söze alınabilecek, varlığını bile kanıtlayamayan Simon; öte yanda var olmasa bile var sayılan James. Simon, kendi yaralarının James’te de belirdiğini fark eder. Bütün film boyunca izlediğimiz, Simon’un James’le –yani kendisiyle– ettiği iç savaştır.
Ve film Simonun intiharı ile biter.
Spoiler içeriyor
Öncelikle film aşırı derecede cinsel sahne barındırıyor; aslında bütün mevzu da bu çevrede dolanıyor. Bazı yorumlara denk geldim; Tom Cruise ve Nicole Kidman’a yakıştıramadım falan demişler. Porno gibi yorumlara denk geldim; öncelikle bu konuda yanılıyorsunuz. Stanley Kubrick oturup bir kapı…devamıÖncelikle film aşırı derecede cinsel sahne barındırıyor; aslında bütün mevzu da bu çevrede dolanıyor. Bazı yorumlara denk geldim; Tom Cruise ve Nicole Kidman’a yakıştıramadım falan demişler. Porno gibi yorumlara denk geldim; öncelikle bu konuda yanılıyorsunuz. Stanley Kubrick oturup bir kapı girişi için 95 tekrar alıyorsa buna porno diyemezsiniz; oturup kendinizi tatmin etmeniz için çekilmemiştir bu film.
Bu film için yorumum: Dendiğine göre o tarikata çok güçlü insanlar var ama anonim olarak insanın ne kadar ileri gidebileceğini anlatmak isteyen bir yapım.
Konuya kısaca değinecek olursak:
Dr. William Harford ve eşi Alice Harford’un bir davete hazırlanması ile başlıyor. William bu davette eski arkadaşı ile karşılaşır; görüşmek için adresini verir arkadaşı. Eve dönen çift, neden olduğunu anlamadığım bir konudan tartışmaya başlarlar ve tartışmada eşi onu aldatmak istediğini anlatır. William bir hastasının ölüm telefonu alır aynı gece ve oraya gider; orada çok oyalanmayıp sokakta başıboş dolanmaya başlar. Yolda onu genç bir kız çevirir ve evine davet eder. Önce William kızla evine gider ama aralarında bir şey yaşanmadan evden çıkar. Eski arkadaşının çaldığı yere gider; orada oturup konuşurken piyanist olan arkadaşı gözlerinin her zaman sımsıkı bağlandığını ama geçen gece o kadar sıkı bağlanmadığını anlatır ve orada gördüğü kadınları ve yaşanan şeyleri anlatır. William oraya gitmeye karar verir; araya sızmayı başarır ama hemen fark edilir. Burası ayin ve seksin birleştiği anonim burjuva partisidir. Yakalanınca onu daha önce uyaran anonim bir kadın –sonradan eski güzellik kraliçesi olduğu ortaya çıkan– William yerine kendini feda eder; neden kendini feda ettiğini anlamadım. Daha sonra bu kadının uyuşturucudan öldüğü gazetelere çıkar. William biraz olayı deşmeye çalışır; birkaç kere tehdit edilir ve sonunda karısı uyurken yatağına o gece kullandığı maskeyi bırakırlar. William ve Alice bu durumu konuşur ve film biter.
Hayatımda girdiğim hiçbir savaşı kaybetmedim. Gerçekten, ne zaman bir mücadeleyle karşı karşıya kalsam, içimde bir ses hep aynı şeyi fısıldar: “Bu iş daha başlamadan bitti.” Düşünün; bir tartışma, bir hedef, bir ilişki, bir iş… Her şey zihnimde şekillenmeye başlar başlamaz,…devamıHayatımda girdiğim hiçbir savaşı kaybetmedim. Gerçekten, ne zaman bir mücadeleyle karşı karşıya kalsam, içimde bir ses hep aynı şeyi fısıldar: “Bu iş daha başlamadan bitti.”
Düşünün; bir tartışma, bir hedef, bir ilişki, bir iş… Her şey zihnimde şekillenmeye başlar başlamaz, sonucu görür gibi olurum. Adımımı atmadan önce, o adımı atmanın getireceği her olasılığı tartarım. Kalbim hızlanır, terlerim soğur, ama aklım soğukkanlı bir general gibi haritayı okur. “Buradan girersem kazanırım,” derim içimden. “Şuradan çekilirsem, en az zararla çıkarım.”
Bazen insanlar “Pes ettin!” der. Hayır, pes etmek başka şey. Çekilmek, strateji meselesi. Gerçekten istemediğim bir savaşın ortasında kalmak, kendime ihanet etmek olurdu.
Kazandığım savaşlar mı? Onlar sessiz zaferler. Kimsenin alkışlamadığı, ama içimde yankılanan zaferler. Bir sabah kalkıp “Bugün yapacağım” dediğim şeyleri yapmak. Kırık bir kalbi onarmak. Bir haksızlığa karşı dimdik durmak. Bunlar, gözle görülmeyen ama ruhumda iz bırakan savaşlar. Adımımı attığım an, kazanmıştım. Çünkü karar vermiştim. Çünkü korkuya boyun eğmemiştim. Çünkü zihnimde, o savaşın galibi çoktan belliydi.
Özetle: Savaş, ringde değil, kafanın içinde başlar ve biter. Adımını kaldırdığın an, sonucu belirlersin. Çekildiğin yerler kayıp değil, bilgeliktir. Ve ben, hayatım boyunca, zihnimdeki her savaşta galip geldim.