İnsan Ne Zaman Büyür? Hayatı bir sahne, kendimi de bitmek bilmeyen bir trajedinin kurbanı sanırdım. Her aksiliği devleştirir, her kavgadan bir mağduriyet çıkarırdım. Bir zamanlar bir kız arkadaşım vardı; güne sevgi dolu başlar, geceyi kanlı bıçaklı bitirirdik. Bir gece gözlerimin…devamıİnsan Ne Zaman Büyür?
Hayatı bir sahne, kendimi de bitmek bilmeyen bir trajedinin kurbanı sanırdım. Her aksiliği devleştirir, her kavgadan bir mağduriyet çıkarırdım. Bir zamanlar bir kız arkadaşım vardı; güne sevgi dolu başlar, geceyi kanlı bıçaklı bitirirdik. Bir gece gözlerimin içine bakıp o can alıcı soruyu sordu: "Sen hep mi haklısın?"
İşte o an aydınlandım. Her olaya müdahale edemeyeceğimi, her çatışmayı kazanamayacağımı anladım. Elinle sımsıkı tutmaya çalıştığın o "haklılık" hırsı, aslında en çok seni yaralıyormuş. Kendi hatalarını başkalarının üzerine yıkmaktan vazgeçtiğin, o aynadaki yüze dürüstçe baktığın gün; gerçekten büyüdüğün gündür.
Spoiler içeriyor
Zeki Demirkubuz’un Camus’nün Yabancı’sından süzüp getirdiği Yazgı, hakikaten o kitaptaki ruhsuz ama bir o kadar da sarsıcı havayı sinemaya birebir taşımış bir iş. Musa’nın annesinin ölümüyle başlayan o meşhur kayıtsızlığı, karısının ihanetini gördüğü an bile bozulmuyor. Hani o kapıyı çekip…devamıZeki Demirkubuz’un Camus’nün Yabancı’sından süzüp getirdiği Yazgı, hakikaten o kitaptaki ruhsuz ama bir o kadar da sarsıcı havayı sinemaya birebir taşımış bir iş.
Musa’nın annesinin ölümüyle başlayan o meşhur kayıtsızlığı, karısının ihanetini gördüğü an bile bozulmuyor. Hani o kapıyı çekip sessizce çıkışı var ya; insanın kanını donduran cinsten bir "fark etmez" hali... Suçsuz yere idama giderken bile istifini bozmaması, her soruya o meşhur, ruhsuz cevapları vermesi aslında toplumun sahte değerlerine çekilmiş en büyük rest.
Naim’in itirafıyla suçsuzluğu kanıtlanıp savcının odasına geçtiğinde ise film zirve yapıyor. Savcının o şaşkınlığına karşı Musa’nın sergilediği o meşhur duruş, aslında adaletin de insanın da koca bir hiç olduğunu yüzümüze vuruyor.
Musa: "Hepimizin ölecek olması, her şeyin boş olduğu anlamına gelmez mi?"
Eğer siz de kitap okurken odaklanma sorunu yaşıyor ve hafif depresif, pesimist havaları seviyorsanız; Hüseynî makamından çeşitli parçaların yer aldığı bir buçuk saatlik bir kayıt buldum. Kulaklığı takıp aralıksız, uzun süre okuyabilirsiniz; çünkü ben bu şekilde yapıyorum.
BA YIL DIM. Henüz seriyi okumadım ama film gerçekten harikaydı. Film, Millie’nin (Sydney Sweeney) Winchesterların evine iş başvurusu için gitmesiyle başlıyor. Her şey mükemmel; hatta rahatsız edecek derecede mükemmel. Millie, bu başvurunun olumsuz sonuçlanacağını düşünerek arabasında yaşayan, geçmişinde ağır bir…devamıBA YIL DIM.
Henüz seriyi okumadım ama film gerçekten harikaydı. Film, Millie’nin (Sydney Sweeney) Winchesterların evine iş başvurusu için gitmesiyle başlıyor. Her şey mükemmel; hatta rahatsız edecek derecede mükemmel. Millie, bu başvurunun olumsuz sonuçlanacağını düşünerek arabasında yaşayan, geçmişinde ağır bir suç bulunan ve şartlı tahliye ile serbest kalmış bir kadın.
Nina evin sahibesi ve başta oldukça dengesiz görünüyor. Bir dediği bir dediğini tutmuyor; kimi zaman yakın, kimi zaman suçlayıcı. Andrew ise dışarıdan bakıldığında karizmatik, başarılı ve güven veren biri. Film uzun süre Nina’yı sorunlu gibi gösteriyor ve izleyici doğal olarak ona şüpheyle yaklaşıyor. Andrew ile Millie yakınlaşınca Nina evden ayrılıyor.
Ancak sonrasında gerçek tablo değişiyor. Andrew’un Nina’yı çatı katında uzun süre baskı altında tuttuğu ona psikolojik ve fiziksel eziyet uyguladığı ortaya çıkıyor. Evdeki asıl tehdidin kim olduğu netleşmeye başlıyor.
Millie’nin yaptığı bir hata, Andrew’un karanlık yüzünü ona da göstermesine neden oluyor ve bu kez çatı katı Millie için kapanıyor. Fakat dengeler bir kez daha değişiyor. Roller tersine dönüyor ve sonunda Andrew kendini o çatı katında, bu kez kapının diğer tarafında buluyor.
Final, güç ilişkilerinin ne kadar hızlı değişebileceğini göstererek bitiyor ve hikâyenin tamamen kapanmadığı hissini bırakıyor.
Spoiler içeriyor
The Gangster, the Cop, the Devil, mafya, polis ve seri katil üçgeninde geçen karanlık bir suç filmidir. Film, bir seri katilin peşine düşen mafya babası ile polisin zorunlu iş birliğini konu alır. Bu ittifak, adalet kavramını sorgulatan bir çatışma yaratır.…devamıThe Gangster, the Cop, the Devil, mafya, polis ve seri katil üçgeninde geçen karanlık bir suç filmidir. Film, bir seri katilin peşine düşen mafya babası ile polisin zorunlu iş birliğini konu alır. Bu ittifak, adalet kavramını sorgulatan bir çatışma yaratır.
Polis karakteri hukuku temsil etse de kullandığı yöntemler çoğu zaman mafyadan farklı değildir. Mafya ise kendi kurallarıyla hareket eden, sert ama tutarlı bir yapı sunar. Film bu karşıtlık üzerinden iyilik ve kötülük arasındaki sınırın ne kadar belirsiz olduğunu gösterir.
Karanlık atmosfer, sert sahneler ve sade müzik kullanımı filmin gerilimini güçlendirir. Şiddet süslenmeden, doğrudan ve rahatsız edici şekilde verilir.
Sonuç olarak film, izleyiciyi taraf tutmaya değil, adaletin gerçekten ne anlama geldiğini düşünmeye zorlayan etkileyici bir suç gerilimidir.
Birkaç saat sonra takvim 6 Şubat olacak. 6 Şubat’tan önce yaşadığım hayatı düşündükçe “ne güzel zamanlarmış” diyorum. O geceyi ben yaşadım. Kiminin annesi, kiminin babası, kiminin ailesinden biri; olmadı bir arkadaşı, bir tanıdığı, hayatına dokunmuş bir insan bu dünyadan göçmek…devamıBirkaç saat sonra takvim 6 Şubat olacak. 6 Şubat’tan önce yaşadığım hayatı düşündükçe “ne güzel zamanlarmış” diyorum. O geceyi ben yaşadım. Kiminin annesi, kiminin babası, kiminin ailesinden biri; olmadı bir arkadaşı, bir tanıdığı, hayatına dokunmuş bir insan bu dünyadan göçmek zorunda kaldı.
Üzerinden üç yıl geçti ama bana sanki dünmüş gibi geliyor. O gecenin korkusu hâlâ üzerimde. En ufak bir seste, en küçük bir sarsıntıda aynı çaresizlik geri geliyor. Zaman geçiyor deniyor ama bazı geceler zaman gerçekten hiç geçmemiş gibi hissettiriyor.
Yürüdüğüm yolu değil, varacağım hedefi düşündüm hep. Bir kitabı okurken, bir sayfada saatlerce durup düşünmekten ziyade “bu kitap bitsin, ötekine geçeyim” diye düşündüm. Aynı durum dizi ve filmler için de geçerliydi; hep bir sonrakini, hep bitişi kovaladım. Hayatımda da hep…devamıYürüdüğüm yolu değil, varacağım hedefi düşündüm hep. Bir kitabı okurken, bir sayfada saatlerce durup düşünmekten ziyade “bu kitap bitsin, ötekine geçeyim” diye düşündüm. Aynı durum dizi ve filmler için de geçerliydi; hep bir sonrakini, hep bitişi kovaladım.
Hayatımda da hep böyle oldu. Lise bitsin, üniversite bitsin, iş bulayım… Falanca olsun, filanca geçsin. Sürekli içinde bulunduğum anı değil, yürüdüğüm yolu değil, yolun sonunu düşündüm.
Bugün dönüp baktığımda fark ediyorum ki, “bitsin” diye çabaladığım onca şeyin aslında en kıymetli kısımlarını kaçırmışım. Meğer hayat, hedefe varılan anlarda değil; o hedefe giderken yaşananlarda gizliymiş.
Demek istediğim şu: Yolun tadını çıkarın. Henüz vaktiniz varken, henüz içindeyken… Çünkü yol bittiğinde geriye sadece hatırlayabildikleriniz kalıyor.
Spoiler içeriyor
“Tanrı her şeyi yapmaya istekli değil, bu yüzden özgür irademizi bizden almıyor ve bize ait şan ve şerefi bize bırakıyor.” Machiavelli – Prens benim için idealist siyaset anlayışını yerle bir eden, gerçekliğin soğuk yüzünü gösteren bir kitaptı. Ahlâkın, iktidar söz…devamı“Tanrı her şeyi yapmaya istekli değil, bu yüzden özgür irademizi bizden almıyor ve bize ait şan ve şerefi bize bırakıyor.”
Machiavelli – Prens benim için idealist siyaset anlayışını yerle bir eden, gerçekliğin soğuk yüzünü gösteren bir kitaptı. Ahlâkın, iktidar söz konusu olduğunda çoğu zaman ikinci plana atıldığını; gücü elde tutmanın ise erdemden çok akıl, zamanlama ve gerektiğinde sertlik istediğini anlatıyor. Machiavelli, yöneticiyi “iyi insan” olmaya değil, devleti ayakta tutmaya odaklıyor. Bu yönüyle rahatsız edici ama bir o kadar da dürüst. Prens, iktidarın nasıl olması gerektiğini değil, nasıl işlediğini anlatan cesur bir gerçeklik kitabı.