“Tedavi olmak için yaşıyorum, yaşamak için tedavi olmuyorum.” Ölümün bize hiç olmadığı kadar yakın olduğu zamanlarda, ondan başka bir şey düşünebilir miyiz? Bir eğlence, bir gülümseme, mutlu geçen birkaç saat… Sonra yeniden ölümün soğuk ve gergin nefesi. Peki, ölüme ne…devamı“Tedavi olmak için yaşıyorum, yaşamak için tedavi olmuyorum.”
Ölümün bize hiç olmadığı kadar yakın olduğu zamanlarda, ondan başka bir şey düşünebilir miyiz? Bir eğlence, bir gülümseme, mutlu geçen birkaç saat… Sonra yeniden ölümün soğuk ve gergin nefesi. Peki, ölüme ne meydan okuyabilir? Aşk mı, para mı, yoksa onu hiç görmemiş gibi yaşamak mı?
Bu soruların cevaplarını çoğu zaman ararız. Bazen cevaplar apaçık ortadadır ama biz göremeyiz; bazen de kimse farkına bile varmaz. Ölüm de böyledir işte. Sanki bize hiç uğramayacakmış gibi yaşar, varlığını unuturuz. Ta ki biri çıkıp bize ölümün yalnızca bir ihtimal değil, hayatımızın her anına eşlik eden bir gerçek olduğunu hatırlatana kadar…
Peki ya ölüm size önceden haber verilseydi? Ya hayatınızın sınırları sizin yerinize çizilseydi? Bir başkasına birkaç adım yaklaşmak bile tehlikeli olsaydı? Sınırları aştığınızda yalnızca küçük cezalarla değil, hayata tutunmanızı sağlayan en önemli şeyleri kaybetme ihtimaliyle karşılaşsaydınız?
Çünkü bazen tutunacak dalınızı bile özenle seçmek zorundasınızdır. İnsan en çok tutunmak istediği anda kırılmaya en müsait dalı seçebilir. Ve bazen hayatta kalmak için uzak durmanız gereken şey, aslında size yaşadığınızı hissettiren tek şeydir.
Nietzsche’nin o meşhur sözü gelir akla: “Beni öldürmeyen şey, beni güçlendirir.” Peki ya insanı güçlendiren şey, her zaman acıya dayanmak değil de bütün risklerine rağmen yaşamaya devam etmekse? Yaşamak yalnızca nefes almak, tedavi görmek ve bir sonraki günü beklemekten ibaret değilse? Belki de insan, hayatın değerini onu kaybetme ihtimaliyle yüzleştiğinde anlar.
İşte Senden Beş Adım Uzakta, tam da bu ince çizgide duruyor. Bir yanda hayatta kalmak için mesafeyi korumak zorunda olan iki insan, diğer yanda onları birbirine yaklaştıran ve bütün kuralları sorgulatan bir duygu: aşk. Bazen sevdiğiniz insana dokunamamak, ona sarılamamak, yalnızca birkaç adım uzakta durmak bile insanın içinde koca bir dünya yıkabilir. Çünkü mesafe her zaman kilometrelerle ölçülmez; bazen iki insanın arasındaki birkaç adım, aşılması en zor mesafeye dönüşür.
Camus’nün şu düşüncesi bu hikâyenin ruhuna dokunuyor: “Kışın ortasında, içimde yenilmez bir yaz olduğunu keşfettim.” Hayatın en soğuk, en karanlık ve en umutsuz anlarında bile insanın içinde sönmeyen bir ışık kalabilir. Bu filmde de ölümün sert ve soğuk yüzü, gençliğin heyecanıyla, aşkın sıcaklığıyla ve yaşama arzusuyla karşı karşıya geliyor.
Belki de asıl mesele kaç yıl yaşadığımız değil, bize verilen zamanın içinde ne kadar yaşayabildiğimizdir. Çünkü ölümün varlığı hayatı anlamsızlaştırmak zorunda değildir; aksine, elimizdeki anları daha değerli kılabilir. Bazen bir gülümseme, bazen bir bakış, bazen de dokunamadığınız birinin birkaç adım ötenizde oluşu… Normalde sıradan saydığımız şeyler, bir gün sahip olamayacağımızı düşündüğümüzde dünyanın en kıymetli hazinelerine dönüşür.
Etkileyici, hüzünlü ve romantik bir dram. Filmin ağır ve kasvetli atmosferi ölümün soğuk yüzünü hissettirirken gençliğin verdiği ışık, bu karanlığı bir nebze olsun aydınlatıyor. Yer yer insanı hüzne boğsa da geride yalnızca bir aşk hikâyesi değil, yaşamın anlamına dair sorular da bırakıyor.
Belki de hayat, ölümden kaçabildiğimiz kadar değil, ölümün varlığını bilmemize rağmen yaşamaya cesaret edebildiğimiz kadar güzeldir.
🎬 Puanım: 7.5/10