"Şu anda hiçbir şey düşünmüyorum-unutulmuş bir dünyayı yansıtan bu mucizevi sulara tutkun, duygulu bir varlık olduğum dışında. Kıyı boyunca suyun kirli yüzeyine doğru eğilmiş ağaçlar; rüzgâr şiddetlenip onları hışırtılı bir fısıltıyla sardığında birkaç gözyaşı dökecek ve sular döne döne akarken…devamı"Şu anda hiçbir şey düşünmüyorum-unutulmuş bir dünyayı yansıtan bu mucizevi sulara tutkun, duygulu bir varlık olduğum dışında. Kıyı boyunca suyun kirli yüzeyine doğru eğilmiş ağaçlar; rüzgâr şiddetlenip onları hışırtılı bir fısıltıyla sardığında birkaç gözyaşı dökecek ve sular döne döne akarken titreşecekler. Boğuyor bütün bunlar beni. Duygularımın küçücük bir parçasını olsun paylaşabileceğim birisi yok..."
(Sayfa 14)
"Beni hayati olarak ilgilendiren tek şey var artık, o da kitaplarda bugüne kadar yazılmamış olan her şeyi kayda geçirmek. Gördüğüm kadarıyla kimse hayata yön veren ve onu hareketlendiren unsurları kullanmıyor. Sadece katiller ortaya koyduklarının karşılığını alıyorlar hayatta. Çağ şiddet gerektiriyor ama yarım kalmış patlamalardan fazlası yok elde. Devrim filizlenirken kesiliyor ya da başarıya fazla hızla ulaşıyor. Tutku kendini çabucak tüketiyor. İnsanlar fikirlerinden taviz veriyor, alışılageldiği üzere. Yirmi dört saatten fazla dayanacak hiçbir şey tasarlanmıyor. Bir neslin uzamında milyonlarca hayat yaşıyoruz. Böcekbilimden, derin deniz ya da hücre araştırmalarından daha çok fayda sağlı- yoruz."
(Sayfa 19)
Amerikalı yazar Henry Miller'ın 1934 yılında yayımladığı ilk romanı. Kendisini az çok tanıyan bilir, ülkesinde yıllarca sansür ve yasaklara maruz kalmış, son derece sert bir dile sahip modern bir yazar. Özellikle klasik anlatıya karşı çıktığını düşündüğüm bir stile sahip. Kendi yaşantısındaki küçük olay ve durumlardan yola çıkarak yazmış bu eseri ve anladığım kadarıyla hep bu şekilde üretmiş. Açıkçası okurken yer yer utandım. Tasvirleri bayağı sert. Bu bağlamda nahif kişiliğe sahip bireyler okurken rahatsız olabilir. Ancak yazar Miller'ın tam olarak amacı bu.
Modern çağın başında doğup (Amerikalı ancak Paris'te yaşayan - yazarın kendisi olduğunu hemen anlıyoruz-) büyümüş, maskülen gözüken ama içinde hayvansı bir içgüdü barındıran bir bireyin yaşadığı durumlar, kesit kesit anlatılıyor. Bu noktada eserin bir hikaye örgüsü yok. Sürekli kopukluk içeriyor. Bu nedenden dolayı kitaplarla arası iyi olmayan okurlar çabuk sıkılabilir.
Vahşi erkek, Avrupa'nın göbeğinde nasıl bir hayat sürer? Sınırsızlığı ve gücü, antidevlet destekli bir zihniyetle harmanlayan karakter; başta cinsellik olmak üzere bütün duygularını -ilkel bir erkeğin, günümüz dünyasında serbestçe yaşaması gibi- kontrolsüzce (çoğunlukla keşfederek) nasıl ortaya çıkardığını inanılmaz bir şekilde ve çokça örnekle görüyoruz.
Miller'ın amacını kavradığım için bu eserini sevdim. Üzerine konuşulacak bir roman ama garip bir şekilde ülkemizde az okunmuş. Mesela bir tane Türkçe incelemesini bulamadım.
Amerikan edebiyatını seviyorsanız ve -özellikle farklı bir şeyler- okumak istiyorsanız tavsiye ederim ancak tekrar belirteyim kolay bir eser değil.
Hoşuma giden diğer alıntılar:
"Hayat her yerde sürer. Nereye gidersem gideyim dram var sanki. Bitten farkı yok insanların-teninin altına girip gömüyorlar kendilerini. Kanatana kadar kaşınırsın ama asla kesin kurtuluş yok bu bitlerden. Nereye gidersen git hayatlarını berbat ediyor insanlar. Herkesin kendine ait bir trajedisi var. Kanımıza işlemiş-talihsizlik, sıkıntı, elem, intihar. Felaketlerle, asabiyetle, anlamsızlıkla dolup taşıyor atmosfer. Kaşın kaşınabildiğin kadar-derin soyuluncaya dek. Fakat benim üzerimdeki etkisi coşturucu. Umudumu yitirip bunalıma gireceğim yerde hoşuma gidiyor bütün bunlar. Daha çok felaket istiyorum, daha büyük afetler, daha büyük başarısızlıklar. Dünya yerinden oynasın, herkes kaşına kaşına ölsün istiyorum."
(Sayfa 19-20)
"Ben özgür bir adamım ve özgürlüğüme ihtiyacım var. Yalnız kalmaya ihtiyacım var. Yalnız kalıp utancımı ve umutsuzluğumu sorgulamaya ihtiyacım var. Güneş ışığına ve kaldırım taşlarına yanımda kimse olmaksızın ihtiyacım var; konuşmaksızın, kendimle yüz yüzeyken yüreğimin müziği bana eşlik etsin yeter. Ne istiyorsunuz benden? Söyleyecek bir şeyim olduğu zaman yazıp yayımlatıyorum zaten. Verecek bir şeyim olduğunda veriyorum. Gözetleme merakınızdan iğreniyorum! Övgüleriniz beni aşağılıyor. Çayınız beni zehirliyor! Kimseye borcum yok. Sadece Tanrı'ya karşı sorumluyum ben - varsa şayet!"
(Sayfa 68)
"Bazen yatağa uzanıp geçmişi düşlüyorum ve o kadar gerçek geliyor ki nerede olduğumu idrak etmek için şöyle bir silkinmem gerekiyor. Özellikle yanımda bir kadın varsa; kadınlar beni her şeyden daha çok ateşliyor. Onlardan tek istediğim de bu - kendimi unutmak. Bazen kendimi bu hayallere öyle kaptırırım ki kancığın adını ya da onu nereden kaldırdığımı hatırlamam. Matrak değil mi? Sabah uyandığında yanımda sıcak ve dinç bir beden bulmak güzel bir duygu. Temiz bir duygu. Ruhani... Aşk teranesiyle canını sıkmaya başlamaları çok sürmez. Bu kancıklar aşktan neden bu kadar çok söz ediyor, söyler misin? İyi bir s*kiş yetmiyor anlaşılan... Ruhunu istiyorlar adamın..."
(Sayfa 123)
"İki benliğim var sanki ve biri sürekli ötekini izliyor. Bazen kendime o kadar kızarım ki canıma kıymak gelir içimden... ve bir şekilde, her orgazm olduğumda yaptığım bu aslında. Bir saniyeliğine de olsa kendimi yok ediyorum. Bir benliğim yok o zaman... Hiçbir şey yok... Kancık bile. Günah çıkartmak gibi. Ciddiyim, şaka etmiyorum. Birkaç saniye boyunca ruhani bir dalga yayıyorsun... Sürüp gidecek belki. Kim bilir? Yatağında bir kadın, duş torbası ve akan suyun sesi... Bütün bu küçük ayrıntılardır kendinin bilincine varmanın ve umutsuzca yalnız hissetmenin nedeni ve bir anlık özgürlük uğruna tüm o aşk teranelerini dinlemek zorunda kalırsın... Delirtiyor bazen... Hemen kapı dışarı etmek istiyorum onları... Ediyorum da arada ama gelmelerine engel değil. Hatta hoşlarına gidiyor. Onları umursamadığın sürece üzerine düşerler. Hasta bir yanları var kadınların... Yürekte mazoşist hepsi."
(Sayfa 124)
"Bir kadına teslim olabilmek istiyorum ama benden üstün olması gerek. *mı yetmez, aklı da olmalı. Ona ihtiyacım olduğuna inandırabilmeli beni, onsuz yaşayamayacağıma. Böyle bir kancık bul bana, ne olur? Bulursan işimi veririm sana. Başıma ne geleceği umurumda bile olmaz: ne iş isterim ne arkadaş ne de kitap mitap. Yeter ki dünyada benden daha önemli bir şeylerin var olduğuna inandırsın beni. Tanrım, nefret ediyorum kendimden! Ama bu alçak kancıklardan daha çok nefret ediyorum çünkü birinde bile iş yok."
(Sayfa 124-125)
"Bir zamanlar insan olmanın saptanabilecek en yüksek amaç olduğuna inanırdım ama şimdi beni mahvetmeye yönelik olduğunu anlıyorum. Bugün insan olmadığımı, topluluk ve hükümetlere ait olmadığımı, siyasi görüşler ve ilkelerle hiç ilgilenmediğimi söylemekten gurur duyuyorum. İnsanlığın gıcırdayan çarkıyla bir işim yok-dünyaya aidim ben! Bunu söylerken başım yastıkta ve şakaklarımdan boynuzlar çıktığını hissedebiliyorum. Bütün çatlak atalarım dans ediyorlar yatağımın etrafında; beni avutmaya, yüreklendirmeye, yılan dilleriyle kamçılamaya çalışıyorlar; gülümseyip seyrediyorlar beni, sinsi kafataslarıyla. İnsanlık dışıyım! Çılgın, sanrılı bir gülümsemeyle söylüyorum bunu, gökten timsah yağıncaya kadar da söylemeye devam edeceğim. O sırıtkan, yan yan bakan sinsi kurukafalar var sözcüklerimin arkasında; kimi ölü, uzun zamandır sırıtıyor; kimi kazıklı hummaya tutulmuş gibi, sırıtırmış gibi yaparak sırıtıyor; olup bitenin öncesi ve sonrasında. Hepsinden daha berrak biçimde kendi kafatasımı görüyorum, rüzgârda dans eden iskeleti, çürük dilden çıkan yılanları ve dışkıyla kirletilmiş şişkin esrime sayfalarını. Ve kendi pisliğimi, kendi dışkımı, kendi deliliğimi, kendi esrimemi katıyorum tenin gizli yeraltı kasalarından akan büyük ırmağa. Bu gereksiz, istenmeyen, sarhoş kusmuk, dünyanın tarihini içeren o tükenmek bilmez kanala girenlerin zihinlerinde sonsuza dek akacak. İnsan ırkıyla yan yana başka bir türün ırkı varlığını sürdürür, insanlık dışı olanların ırkıdır bu; bilinmeyen dürtülerle insanlığın cansız kitlelerini alıp aşıladıkları coşku ve mayayla o ıslak hamuru ekmeğe, ekmeği şaraba, şarabı şarkıya dönüştüren sanatçıların ırkı. Ölü gübre ve değersiz cüruftan bulaşıcı bir şarkı üretir onlar. Her şeyi yağmalarken görüyorum bu öteki ırkın fertlerini; her şeyi baş aşağı çeviriyorlar, ayakları hep kan ve gözyaşı içinde, elleri hep boş. Hep ötede olana, ulaşılmaz olan Tanrı'ya doğru uzanıyorlar; bağırsaklarını kemiren canavarı susturmak için kılıçtan geçiriyorlar her şeyi. Kavrama çabasıyla, ulaşılmaza ulaşma çabasıyla saçlarını yolduklarında görüyorum bunu; çıldırmış canavarlar gibi böğürüp her şeyi parçaladıklarında görüyorum ki haklılar, yok başka izlenecek yol. Bu ırka mensup olanlar dillerinde zırvalarla yüksek bir yere çıkıp bağırsaklarını deşse yeridir. Doğrudur ve haklıdır çünkü buna mecburdurlar! Bu ürkütücü görüntü kadar sarsıcı, korkunç, delice, heyecan verici ve zehirli olmayan hiçbir şey sanat sayılamaz. Gerisi sahtedir. Gerisi insanidir. Gerisi canlılara ve cansızlığa aittir."
(Sayfa 231-232)
"Lanetliyizdir belki de, hiçbirimiz için umut olmayabilir, öyle olsa bile kan dondurucu, acılı bir çığlık atalım hiç değilse; bir karşı koyma, bir savaş çığlığı. Ağıtların canı cehenneme! Mersiyelerin ve ayinlerin canı cehenneme! Biyografilerin, tarihçelerin, kütüphanelerin ve müzelerin canı! Ölüler yesin ölüleri. Biz yaşayanlar kraterin kenarında dans edelim; ölümden önce son dansımız. Ama dans!"
(Sayfa 234)
"Büyük, boş bir özlem ve korku içinde, bir başımayım. Bomboş bir odada dilediğimce düşünebilirdim. Sadece ben ve düşüncelerim, korkularım. En saçma düşüncelere dalabilir, dans edebilir, tükürebilir, yüzümü ekşitebilir, küfredebilir, inleyebilirdim-kimse bilmez, kimse duyamazdı. Böylesine kesin bir mahremiyetin düşüncesi bile beni delirtmeye yeter. Tertemiz bir doğumdan farksız. Her şey uzak. Ayrı, çıplak, yalnız. Hem huzur hem de istirap. Zaman desen istemediğin kadar. Her saniye bir dağ gibi yığılır üzerine. Boğulursun içinde. Çöller, denizler, göller, okyanuslar. İnip kalkan bir kasap satırıdır zaman. Hiçlik. Dünya. Ben ve ben olmayan. Oomaharumooma. Her şeyin bir adı olmalı. Her şey öğrenilmeli, sınanmalı, yaşanmalı. Rahatına baksana şekerim."
(Sayfa 258)