Ufacık bir parçası olduğun evrenin, sana sadece kısacık bir anı bahşedilmiş zamanın bütünlüğünü ve payına düşen yazgıdaki küçücük rolünü unutma .. " Marcus Aurelius .. 📝
Sevgili dostlar hepinizden ricamdır acılarımızı birlikte sarabileceğimiz ve büyük bir dayanışma örneği gösterebileceğimiz tarifi çok büyük acılar içinde olduğumuz böyle bir günde bari paylaşım yapmayalım çünkü her geçen dakika acımız daha da katlanarak büyüyor 🥲 hayatını yitiren vatandaşlarımıza Allah'tan rahmet,…devamıSevgili dostlar hepinizden ricamdır acılarımızı birlikte sarabileceğimiz ve büyük bir dayanışma örneği gösterebileceğimiz tarifi çok büyük acılar içinde olduğumuz böyle bir günde bari paylaşım yapmayalım çünkü her geçen dakika acımız daha da katlanarak büyüyor 🥲 hayatını yitiren vatandaşlarımıza Allah'tan rahmet, yaralı vatandaşlarımıza acil şifalar, kederli ailelerine sabırlar diliyorum, başımız sağolsun .. 🙏🥲
Terms of Endearment , sıradan insanları anlatan sıradan konusuyla sıradan bir film olmaya aday gibi gözüküyor. Ama öyle olmuyor. Belki de beyazperde de onca büyük aşklar, tarihsel serüvenler, uzay fantezileri, mafya, casusluk veya aksiyon filmleri seyretmekten yorulmuş gözlerimize, bizim gibi…devamıTerms of Endearment , sıradan insanları anlatan sıradan konusuyla sıradan bir film olmaya aday gibi gözüküyor. Ama öyle olmuyor. Belki de beyazperde de onca büyük aşklar, tarihsel serüvenler, uzay fantezileri, mafya, casusluk veya aksiyon filmleri seyretmekten yorulmuş gözlerimize, bizim gibi sıradan insanların da yaşayabileceği olağan öyküleri anlatan hikayeler ilaç gibi oluyor. Anne–kızın 30 yıllık bir süreye yayılan ilişkileri, hiç olmadığı kadar duygusal, hiç olmadığı kadar mizah çerçevesinde perdeye aktarılıyor. Bu eski usul gözüken öykü, aslında oldukça çağdaş verilerle donanmış biçimde karşımıza geliyor. Son derece sağlam yazılmış bir senaryo, iniş-çıkışlarıyla, filmin unutulmaz finalini Göz göre göre açık etsede kendine öyle bir bağlıyor ki... Yönetmen James L. Brooks, 5 Oscar’lı bir filmle sinema dünyasına müthiş bir başlangıç yapıyor. Hem de ne başlangıç... söylemeden geçemeyeceğim.. benim için beyazperdenin gelmiş geçmiş en güzel kadını da bu filmde, Debra Winger ..❤❤
İşte yine çok sağlam bir İngiliz filmiyle karşı karşıyayız.Son zamanlarda sinemalarda seyrettiğim filmlerde hayal kırıklıkları yaşasam da arşivimin kıyısında köşesinde aylardır duran filmlerden çok ama çok mutluyum.Çünkü hiçbirisi beni 1hayal kırıklığına uğratmadı."Dead Man's Shoes" de bu filmlerden bir tanesi. Lafı…devamıİşte yine çok sağlam bir İngiliz filmiyle karşı karşıyayız.Son zamanlarda sinemalarda seyrettiğim filmlerde hayal kırıklıkları yaşasam da arşivimin kıyısında köşesinde aylardır duran filmlerden çok ama çok mutluyum.Çünkü hiçbirisi beni 1hayal kırıklığına uğratmadı."Dead Man's Shoes" de bu filmlerden bir tanesi. Lafı fazla uzatmadan filmimize geçelim.. Günün birisinde hayatı askerlikle geçen Richard yaşadığı kasabaya geri döner.. Filmde Richard’ın kasabaya gelmesinden sonra ki 5 gününü anlatmaktadır.. Richard, spastik kardeşi Anthony’ e son derece bağlıdır.. Kasabaya gelmesinin tek bir nedeni vardır.. Kardeşi Anthony’e yapılan kötülüklerin hesabını sormaktır..Çünkü Anthony’nin spastik olmasından dolayı , sürekli onunla uğraşan, onunla dalga geçen , ona kötü davranan insanlar vardır..Richard’ın kafasında ki tek şey intikam duygusudur.. Yapılanları hiç kimsenin yanına kar bırakmayacaktır.. bu yüzden ilk olarak kardeşine kötü davranan kişilere uyarı niteliğinde mesajlar bırakır.. Daha sonra hepsini tehdit ederek yapılan her şeyin hesabını soracağını söyler.. Hatta kaldığı yerin adresini bile vererek istedikleri zaman ona hesap sormak için gelebileceklerini söyler..Kişiler bunu en başta umursamazlar.. Ama Richard ne kadar ciddi olduğunu göstermek için ilk cinayetini işler.. Cesedin yanına da “One Down” yazısını yazar.. Böylece geriye kalanlardan da intikamını alacağını gösterir...Grupta kalan kişileri bir anda korku sarar.. Çünkü bu adamın ne kadar çılgın olduğunu görmüşlerdir.. İntikam sırası şimdi onlara gelmiştir.. Ama hepsi bu adamla baş edemeyeceklerinin farkındadır.. o yüzden ona , yeni bir teklifle verdiği adrese giderler.. Ama Richard ne kadar kadar ciddi olduğunu onlara bir kez daha gösterir.. Artık hepsi şunu çok iyi anlamışlardır. Yapmaları gereken tek şey bu adamdan kaçmaktır.. Ama nereye giderlerse gitsinler Richard’ın onların peşine düşeceğini çok iyi bilmektedirler.. Filmin konusu kısaca böyle.. Peki ya oyuncular?? .. Öncelikle şunu belirtmek istiyorum.. Richard’ı canlandıran Paddy Considine , inanılmaz bir oyunculuk çıkarmış.. Sakin görüntüsü , çılgın bakışlarıyla birleşince , adeta bir canavara dönüşüyor.. İnanın bana o bakışlardan siz bile ürküyorsunuz.. Spastik kardeş Anthony rolünde Toby Kebell yine çok başarılı.. Braveheart filminden de hatırlayacağımız Gary Strech, çaresiz kötü adam Sonny profiliyle diğer oyuncular gibi harikulade.. Kısacası filmde ki bütün oyuncular çok iyi iş çıkarmışlar.. yönetmen koltuğunda ise Shane Meadows merak uyandıracak kurgusuyla (özellikle Anthony’e geçmişte yapılan kötülükleri siyah-beyaz olarak göstermesi )i ve müthiş görüntüleriyle bu işin altından başarıyla kalkmış.. Filmde ki müziklerde en az filmin kendisi kadar etkili.. Kısacası filmde her şey mükemmel.. Film oldukça sert ve alabildiğine duygusal .. Bol bol argo kelimeler ve bir çok cinayet sahnesi , hiç abartılmadan, oldukça sade ve bir o kadarda sert olarak ekranlara geliyor.. Bu yüzden bu tarz filmlerden hoşlanmayanların uzak durmasında yarar var.. Kaçırılmaması gereken bir film.. Mutlaka seyretmenizi öneririm..
Bazı filmler vardır. Bütün bir filmi başrol oyuncusunun sırtına yükler, yan karakterlere ya da öykünün bütününe girmeden bütün konuları onun üzerinden götürmeye çalışır. Bu çok riskli bir yöntemdir. Çünkü başrol oyuncusunun tökezlemeye başladığı yerde, bütün film bir anda sallanmaya başlar.…devamıBazı filmler vardır. Bütün bir filmi başrol oyuncusunun sırtına yükler, yan karakterlere ya da öykünün bütününe girmeden bütün konuları onun üzerinden götürmeye çalışır. Bu çok riskli bir yöntemdir. Çünkü başrol oyuncusunun tökezlemeye başladığı yerde, bütün film bir anda sallanmaya başlar. Biz seyredenlerde film nerede tökezleyip düşecek diye beklemeye başlarız. İşte “That Evening Sun” da böyle bir film. Abner Meecham karakterine hayat veren Hal Halbrook bu yükü sırtlamış bir şekilde perdeye geliyor. Yaşlı ve huysuz bir ihtiyarı canlandıran 87 yaşındaki Halbrook “film nerede tökezlemeye başlayacak” sorusunu dahi aklımıza getirmeden, şiir gibi bir oyunculukla perdede akıp gidiyor. Hal böyle olunca “olay ne?, ne anlatmak istedi? Söyleyecek bir şeyleri vardı da ben mi kaçırdım? “ gibi sorulara cevap verme zahmetinde bulunmuyorsunuz. Çünkü film boyunca devleşen bir oyuncunun resitalini seyretmek bu filmdeki yegane amacınız oluyor. Filmin konusu mu? İnanın bunun hiçbir önemi yok. 87 yaşındaki bu dev adamı seyretmek biz seyircilere yetiyor ve artıyor bile.
Aldım cipsimi elime. Gece yarısı olmuş olsa olsa bu saatte bir korku filmi gider dedim... Başladım arşivimi karıştırmaya.."Haute Tension" filmini ne zaman korku filmi seyretmek istesem, elime alır ama sonradan hep vazgeçerdim.. Çünkü Fransız filmi olmasından dolayı bu korku filmine…devamıAldım cipsimi elime. Gece yarısı olmuş olsa olsa bu saatte bir korku filmi gider dedim... Başladım arşivimi karıştırmaya.."Haute Tension" filmini ne zaman korku filmi seyretmek istesem, elime alır ama sonradan hep vazgeçerdim.. Çünkü Fransız filmi olmasından dolayı bu korku filmine hiç iyi gözle bakmıyordum.. Aslında hoş bir de kapağı var... Bir adam , üstünden kanlar damlayan bir ustura tutuyor... Neyse sonunda çok fazla bir beklentim olmadan başladım filmi seyretmeye... Hani bir tabir vardır ya... Çıtır Çerezlik bir film diye.. İşte bende filme o gözle bakıyorum... Film başlayalı henüz on dakika olmadı ki cinayetlerde işlenmeye başladı... "Hah tamam işte" dedim... Artık klişeleşmiş bir konu... Bir aileyi katleden psikopat ve ondan kaçan insanlar... Korku filmlerinde genelde katillerde bir karizma olur.. Kimisi maske takar, kimisi boylu postludur ya da film boyunca katilin yüzünü hiç göstermez... Bu film işte öyle değil... Bir kere katil daha ilk cinayetten itibaren gözüküyor... Hatta daha cinayetler başlamadan önce katilin sex hayatına bile göz atıyoruz... Adamda karizma namına hiçbir şey yok... Oto tamircilerinin giydiği bir tulum ,başında da enteresan bir şapka... Ayrıca katilin şişman ve kilolu oluşuda gözlerden kaçmıyor... Ama işlediği cinayetler , Michael Myers , Fredy Kruger ya da Jason'u bile solda sıfır bırakır... Filmin kan oranı oldukça yüksek... Belki Kill Bill'de harcanan kanlar bile bu filmde ki nin yarısı kadardır... Bu yüzden katil, işinin hakkını fazlasıyla veriyor diyebiliriz... Haaa korku filmlerinde olmazsa olmaz karakterlerden birisi de mevcut... Hani katilden kaçacağı yerde hep onun üstüne giden, resmen "gel beni öldür " diye avaz avaz bağıran tipler vardır ya.. İçiniz rahat olsun öyle bir tip de var... İşte bizde bu tip şimdi ölecek, ahanda şimdi kesin öldü diye diye sinirlenip duruyoruz... (hatta kimi yerlerde kendinizi tutamayıp küfretmeniz bile olası) Yanımızda olsa elimize geçen ilk şeyle döve döve biz öldüreceğiz konumuna geliyoruz... Neyse uzun lafın kısası klişeler hat safhada... Film sona doğru giderken bizler başladığı gibi bitecek diye düşünüyoruz... Ama böyle düşünmeyen birisi var... Yönetmen Alexandre Aja öyle bir çalım atıyor ki bizlere oturduğumuz yere apışıp kalıyoruz... Adeta son dakika golünü kalemizde görüyoruz... O ana kadar hatırı sayılır bir korku filmi gibi giderken bir anda tavan yapıyor... Ve benim için sinema tarihindeki en iyi korku filmlerinden birisi oluyor... Bizler son dakika golünün şokunu üstümüzden atamadan da film bitiveriyor... Böylece yüzümüzde hem şaşkınlık hem de bir tebessüm kalıyor... o tebessüm bir çok korku filminin bizlere komik gelmesinden sonra yüzümüze yerleşen bir gülücük değil... böyle bir filmi seyretmenin mutluluğu oluyor adeta... Şimdi bu kadar klişelerle dolu bir film nasıl oluyor da benim için sinema tarihinde ki en iyi korku filmlerinden birisi oluyor onu açıklayayım sizlere... Filmde ki sürpriz finali çıkartırsak bu film yine de hatırı sayılır bir korku filmi olur... Cinayetler gerçekten dudak uçuklatacak cinsten... Birçok sahnede kafanızı başka tarafa çevirmek ya da gözlerinizi kapatmak zorunda kalabilirsiniz.. Gerilim desek o da her şeyiyle tatmin ediyor... Ama sürpriz finali anlamsız gibi görülen filmi bir anda müthiş kılıyor... Bu yüzden bu filmi sakın ama sakın kaçırmayın... Filmin kötü olduğunu düşününler varsa, sırf müzikleri için bile bu filmi seyretmeliler... Korku filmlerini sevenler için biçilmiş kaftan.
Bu arada filmi seyretmek için önemli bir nedeni sona Sakladım.. başrollerde, Maiwenn ve Cecile de France oynuyor.. Sırf o ikisinin oynamasına bu filmi seyredecek Milyonlar biliyorum .. 😉🤗
Yeni gösterime giren 'M3GAN' ya da geniş açılımı ile 'Model 3 Gelişmiş Android' korku gerilim türünde yeni bir halka. Yapay zeka tasarımı akıllı oyuncağın öyküsü, ebeveynlerin çocukları başından atmak için tasarladığı keşiflerden, psikolojide bağlanma meselesine uzanabilecek hayli ilginç açılımları olabilecekken…devamıYeni gösterime giren 'M3GAN' ya da geniş açılımı ile 'Model 3 Gelişmiş Android' korku gerilim türünde yeni bir halka. Yapay zeka tasarımı akıllı oyuncağın öyküsü, ebeveynlerin çocukları başından atmak için tasarladığı keşiflerden, psikolojide bağlanma meselesine uzanabilecek hayli ilginç açılımları olabilecekken türün heyecanla izlenen eli yüzü düzgün bir örneği olmakla yetinmiş.
Çağdaş hayatın kargaşası içinde çocuklarımıza yeterli vakit ayırabiliyor muyuz. Yoksa onları tabletlerine indirilmiş bilgisayar oyunları ile baş başa bırakmak işimize mi geliyor. Ebeveyn olmakla uzaktan yakından ilgisi bulunmayan işkolik Gemma, annesi ile babasını elim bir trafik kazasında kaybeden küçük yeğeninin sorumluluğunu üstlenmek zorunda kaldığında işler daha da karmaşık hale dönüşüyor. Kendisini geleceğin oyuncak şirketi olarak lanse eden Funki’nin parlak elemanı olan genç kadın, vasilik yaptığı 9 yaşındaki Cady’nin de yüreklendirmesi ile üniversite yıllarında tasarlamış olduğu yapay zekâ robotu yeni bir düzenleme ile şirket onayına sunmaya karar veriyor: Cady yaşlarında bir çocuk boyutlarında üretilen M3GAN (tam adıyla Model 3 Üretken Android) ebeveyn destekçisi pahalı bir oyuncaktan fazlası, ailenin parçası olacaktır.
Dünya sinemalarıyla eş zamanlı olarak bizde de gösterime giren Megan / M3gan popüler korku ve gerilim türünün çok izlenen filmlerine imza atmış, 2000 yılında Jason Blum tarafından kurulmuş Blumhouse firması ile ‘M3gan’ prototipinin fikir babası, ‘Testere’ serisinin yaratıcısı yapımcı yönetmen James Wan’ın işbirliği sonucu kotarılmış. Oyuncak endüstrisindeki kıyasıya rekabet göz önüne alınarak taklit edilemeyecek kadar gelişmiş bir model olarak düşünülen ve 21. yüzyıl teknolojisinin zirvesi olarak piyasaya sunulacak olan M3gan, kendi başına zihni olan bir yapay zekâ tasarımıdır. Eğitici, aynı zamanda harika dinleyicidir. Sabrı hiç tükenmeden çocukları saatlerce kendi masalları ile oyalayabilir. Onlara görgü kurallarını hatırlatır, kısaca bir dadının ötesinde hem oyun arkadaşı, hem öğretmen hem de koruyucu olarak hizmet verir.
Cady’nin terapisti bağlanma teorisinden yola çıkarak Gemma’ya ebeveyn kaybının ardından küçük yeğeni ile duygusal bağı onun kurmasını ısrarla önerecektir gerçi. Ancak Gemma yeni tasarımının sarhoşluğu içinde Cady’nin tüm sorumluluğunu Megan’a devretmekte sakınca görmez. Küçük sahibini ne pahasına olursa olsun dışardan gelecek olan tehlikelerden uzak tutmak için programlandığında bunu çok ciddiye alan yapay zeka ebeveynin yerini alacak ve anılarını bile muhafaza ettiği küçük Cady’yi korumak için gözü hiçbir şey görmeyecektir.
Şeytani güçlerin esir aldığı çocuklar ya da oyuncaklar benzeri korku gerilim sinemasının hayli ilgi uyandıran alt türlerinde popüler başarıyı yakalamış olan Blumhouse, bu kez doğa üstü yetilere sarmadan yakın bir gelecekte hayata geçebilecek bir öykünün izini sürmüş. M3gan, 2001: A Space Odyssey’in rayından çıkmış robot ‘Hal’ karakteri misali yetki ve sorumluluğu ile zihni kapasitesi güçlendirildiğinde önüne çıkanı ezip geçmeye başlıyor. Kendi aksanı ile mırıldandığı David Guetta’nın ünlü şarkısındaki gibi ‘Titanium’dan yapılmıştır, vursan da, ateş de etsen yıkılmazdır o. Bu dünyada bize zarar vermeye çalışanlar olacak, ne kadar kaçmaya çalışsak da. İnsan varlığını sürdürebilmek için hergün öldürüyor, Cady’ye gerçek hayatı göstereceğim tarzında savunmalar ileri sürüyor kimi zaman. Yine de kontrolsüz gücün korumaya çalıştıklarına da zarar vermeye başlaması kaçınılmazdır.
M3gan’ ebeveynlerin çocukları başından atmak için tasarladığı keşiflerden, yapay zekalı dünyanın kimi tehditlerine ya da psikolojide bağlanma meselesine uzanabilecek hayli ilginç açılımları olabilecek, yeterince derinleşse bambaşka yerlere gidebilecek ilginç bir proje. Ancak çok daha basit, şeytanlı saçmalıklara girmeden gerilimi üst düzeyde tutan bir seyirlik hedeflenmiş. Bu açıdan Yeni Zelandalı yönetmen Gerard Johnstone iyi bir iş çıkarmış. Filmin gelişmiş androidinin tasarımında CGI destekli kukla kullanımının yanı sıra oyuncu olarak yer alan 10 yaşındaki yetenekli dansçı Amie Donald, ürkütücü ve komik ‘ölüm dansı’ ile türün antolojilerinde yer almayı hak ediyor.
Yıl 1939 ve yer Berlin savaşın ayak sesleri yaklaşmışken Reich’ın ileri (Nazi) gelenlerinin güzel eşleri teker teker vahşi bir cinayete kurban giderler.Bu cinayetleri çözmek için Gestapo da görevli Hauptsturmführer Franz Beewen görevlendirilir. Tek başına bu durumdan çıkamayan, Beewen kendisine yardım…devamıYıl 1939 ve yer Berlin savaşın ayak sesleri yaklaşmışken Reich’ın ileri (Nazi) gelenlerinin güzel eşleri teker teker vahşi bir cinayete kurban giderler.Bu cinayetleri çözmek için Gestapo da görevli Hauptsturmführer Franz Beewen görevlendirilir. Tek başına bu durumdan çıkamayan, Beewen kendisine yardım etmeleri için yakışıklı ama çok kısa boylu olan psikanalist olarak görev yapan(rüya analisti) ve işinde çok iyi olan aynı zaman da jigololuk yapan Simon Kraus, soylu bir kandan gelen ve ailesinin namını kullanmadan kendi başına ayakları üstünde durmaya çalışan akıl hastanesinde çalışan güzel ama alkolik psikolog Minna von Hassel ile bir üçlü ekip oluşturur..Cinayetler onları bambaşka yerlere ve maceralara sürükler.. Bu cinayetler onların hayatını da tamamen değiştirir!
603 sayfa olması gözünüzü korkutmasın Grange sevenler zaten nasıl çabucak aktığını bilir.. Bu romanla Grange eski performansını yakalamış ve hatta aşmış diyebilirim. Son bir kaç kitabı biraz hayalkırıklığı yaratmış olsa da muhteşem bir dönüş yakalamış Mermer Adam’la.
Polisiye-gerilim, psikolojik gerilim romanları sevsemde tarih benim için özel bir yer alıyor ,böyle romanlarda arka planda gerçek tarihle birikte polisiye gerilimin verilmesi beni daha çok cezbetti diyebilirim.
2.Dünya savaşının başlama süreci Nazizim’in korkunç yüzü, Hitler (Reichkanzler) ve üst komuta grubunun yaşamları ve korkunç planları….! Tahmin edilemeyen bir katil ve son..
Bu tarz roman sevenlere kesinlikle tavsiye ediyoru tek eleştirim ( ki bu benim için sorun değildi 😄) Almanca kelime ve terimlerin tercüme sıkıntısı belki bu Almanca bilmeyenleri biraz zorlayabilir ama genel olarak anlaşılır.
Ayrıca bir dipnot daha verirsem çok sevdiğim yazarlardan olan Grange’nin bu romanında da sık sık Sylt’ün geçmesi beni daha çok mutlu etti.
💬 Umut olduğu sürece, hayat da vardır.
Şiddet kelime dağarcığı eksikliğinden kaynaklanır.”
💬 Aristokrasi bir değerdir, Nazizm ise bir güç.
Sevgili bayım, tehdit hâla kaybedecek bir şeyleri olan kişiler için kullanılabilir. Ama bizim gibi yaşayan ölüler için değil. Bizi korkutacağınızı düşünüyorsunuz, ama biz çoktan öldük ve inandığımız dünya da öldü.
💬 Kelimenin tam manasıyla kadınlar hayatı, erkekler ölümü temsil ediyordu.
Mutsuzluğunun farkında olmayan bunca insanın mutluluğu beni ürpertiyor." Pessoa'da Franz Kafka gibi yazıları öldükten sonra basılan bir yazar. Sadece bu yönden degil iç huzursuzlukları da benziyordu belki de Kafka sevgimden dolayıdır ki bu yazarı da cok sevdim. Pessoa ölümünden önce…devamıMutsuzluğunun farkında olmayan bunca insanın mutluluğu beni ürpertiyor."
Pessoa'da Franz Kafka gibi yazıları öldükten sonra basılan bir yazar.
Sadece bu yönden degil iç huzursuzlukları da benziyordu belki de Kafka sevgimden dolayıdır ki bu yazarı da cok sevdim.
Pessoa ölümünden önce kaleme aldığı sandıktan çıkan günlük niteliğindeki yazıların toplamından oluşan bu eserde kendi dünyasının iç huzursuzlukları, depresif hâlleri, isyanları, sorgulamaları, kabullenmeyişleri, direnişlerinden bahsediyor.
Öyleyse kim kurtaracak beni var olmaktan?
Hayatımı toprağa veriyorum"
Satırları ile başlayan kitap bu karamsarlık ha gecti ha geçecek derken 675 sayfalık kitap böylece devam etti ve bitti.
Size şunun teminatını verebilirim ki her sayfasında altını çizeceğiniz cümleler bulabilirsiniz.
Gelelim bu cümlelerinin sadece bir kısmına, en sevdigim bölüme .. 🙃
Bir insanın aklının biraz kıt olduğunu, en iyi, başkalarına zarar vermeden espri yapamamasından anlarsınız."
Hiç düşündün mü ne kadar cahiliyiz birbirimizin?
Bütün hayata karşı bir mide bulantısıyla uyandım.
Yaşamak zorunda olmanın dehşeti yataktan benimle birlikte kalktı.
Şu küçücük dünyada herkes incitilmiş, isimsiz, herkes yanlış yerde.
Her şey ilgimi çeker, ama hiçbir şey beni avucunda tutamaz.
Hiç haberim yoktu, meğer içimdeki göklerde yıldızlar yürürmüş.
Var olmayan bir şehrin varoşlarıyım ben, yazılmamış bir kitabın gereksiz yere uzatılmış yorumuyum.
Hayata kendimize bir yol çizsek, sonra da yolun tam tersine gitsek. Yapılmadık şey bırakmasak, olmadığımız, olduğumuzu iddia etmediğimiz, başkalarının olduğumuzu hayal etmesini de istemediğimiz bir şeyin bütün hallerini kuşansak.
Kendine mahkumsun sen, öyleyse başkaları gibi olmaya heveslenmek niye?
Kendimi öyle çok anlattım ki sonunda varlığım tükendi, mürekkep niyetine ruhumu kullandım.
İstemeden varım ve istemeden öleceğim.
Olduğum şeyle olmadığım şey arasında, hayal ettiğim şeyle hayatın beni yaptığı şey arasında bir boşluğum.
Hiçbir şey kitaplar kadar zevk vermez.
Kalp düşünebilseydi,atmaktan vazgeçerdi."
Ruhum hayatımdan yoruldu.
Hissetmek--- ne renktir acaba?
İstemeden varım, istemeden öleceğim.
Olduğum şeyle olmadığım şey arasında, hayal ettiğim şeyle hayatın beni yaptığı şey arasında bir boşluğum .. "