Dürüst olmak gerekirse, bu filmi sevmedim. Çok yavaş ve sıkıcı. Ayrıca, filmin tamamında aynı müziklerin tekrar tekrar kullanılması da iyi bir seçim değil bence. İyi bir film, tekrar tekrar izlemek isteyeceğiniz filmdir. Bu açıdan, Carpenter'ın Thing filmini çok sevmiştim, birkaç…devamıDürüst olmak gerekirse, bu filmi sevmedim. Çok yavaş ve sıkıcı. Ayrıca, filmin tamamında aynı müziklerin tekrar tekrar kullanılması da iyi bir seçim değil bence. İyi bir film, tekrar tekrar izlemek isteyeceğiniz filmdir. Bu açıdan, Carpenter'ın Thing filmini çok sevmiştim, birkaç kez daha izleyebilirim ama bu film için aynı durum geçerli değil.
Son 20 dakika iyiydi ama öncesinde gerçekten çok sıkıldım.
Spoiler içeriyor
Filmin başında Eisenstein'ın Polonya kralının konuşmasını kullanarak Batı emperyalizmine yönelik eleştirileri biraz gereksiz kalıyor. Neyse ki, kısa bir bölüm. Bence filmin en iyi sahneleri İvan'ın çocukluğuna dair flashback'lerdi. Çünkü bu şekilde boyarlarla olan mücadelesi daha da derinleşiyor. Filmin bu ikinci…devamıFilmin başında Eisenstein'ın Polonya kralının konuşmasını kullanarak Batı emperyalizmine yönelik eleştirileri biraz gereksiz kalıyor. Neyse ki, kısa bir bölüm. Bence filmin en iyi sahneleri İvan'ın çocukluğuna dair flashback'lerdi. Çünkü bu şekilde boyarlarla olan mücadelesi daha da derinleşiyor. Filmin bu ikinci kısmı ilk bölümden çok daha iyi.
Leh kralının konuşmasında en ilginç kısım şuydu:
- Rusları Asya bozkırlarına süreceğiz!
Genel olarak, bu tarz cümlelerin genelde Batılıların Türklere bakış açısını hatırlattığı düşünülür, ancak anladığım kadarıyla Ruslar da Batılıların öyle pek kendilerinden hazzettiği bir kavim değil. Bir tehdit olarak görülüyor.
Özellikle Dostoyevski gibi Panslavistlerde bu tür bir kompleks vardı. Türkiye gibi Rusya da kendini Doğu ve Batı arasında gören ve hangi tarafta olmak istediği konusunda bir ikilem yaşayan bir ülke.
Ivan'ın "Artık ellerim serbest" gibi bir şey söylemesi, ilk filmin gösterime girdiği 1944 yılındaki siyasi duruma, yani Sovyetlerin zaferine ve Stalin'in Doğu Avrupa'ya yönelik emellerine çok uygun. Dolayısıyla, bu filmin göndermeleri kendi dönemiyle tamamen senkronize olmuş durumda.
Oyunculuk kesinlikle ilk filme göre daha iyi ve propaganda sahneleri de ilk filme göre çok daha az. Filmin başı ve sonu yine aynı şekilde ilerliyor, Çar'ın teyzesi ve yeğeni etrafında gelişen dram olay örgüsüne uygundu. Ivan'ın çocukluğundan beri boyarlardan neden nefret ettiğini gösteren birkaç sahne var ve bu sahneler onun boyarlara karşı eylemlerini daha anlaşılır kılıyor. Biraz bizim 2. Mehmed'in Çandarlı'ya husumetine benziyor. Çünkü sadrazam da çocuk sultanın ayağını kaydırmak için epey uğraşmış, hatta muhtemelen şu meşhur buçuktepe isyanını bile o kotarmıştı. İvanda ise çarın ya da daha önceki unvanıyla büyük knezin gücünü artırmasını istemeyen, merkezî devlet karşıtı boyarlarin komploları mevzubahis.
Burada bir şey daha söyleyeyim. Stalin ile Ivan arasında kurulan köprü çok bariz. İkisi de kudretli ve eli her yere uzanan bir Rusya'nın banileri olarak resmediliyor neredeyse. Ama bu filmin vizyona girdiği 1958 senesinde artık bir destalinizasyon süreci vardı ve açıktan Stalin methüsenası yapılacak bir devir artık geride kalmıştı. O yüzden daha vurgulu bir Rusya vurgusu var denebilir. Kişi kültünden öte güçlü ve sağlam, düşmanlarına -bunlar bilhassa Batılı emperyalist devletler hâliyle- karşı duran Rusya vurgusu daha baskın. Zaten Stalin öleli 5 sene olmuş.
Özetle, Rusya'nın ham tarihî ve hem güncel siyasi referanslarıyla beraber, izlemeye ve hakkında daha çok şeyler yazmaya değer iyi bir film. Ben bu kadarla iktifa edeyim.
Buradaki bazı yorumlarda da (Letterboxd) belirtildiği gibi, bu muhtemelen "Ah hayır, sadece bir yatak var" klişesinin ilk örneklerinden biri. Bu filmle ilgili aklımda kalan tek şey bu göndermeydi.
John Carpenter'in daha evvel Thing ve Halloween filmlerini izledim. Halloween eh işte idi. Ama Thing 10/10 bir iş kesinlikle. Bu da fena bir film değil ama Thing'in yakınından geçmez. John Carpenter genelde filmlerinin müziklerini de kendi yapıyor sanırım. Epey kabiliyetli…devamıJohn Carpenter'in daha evvel Thing ve Halloween filmlerini izledim. Halloween eh işte idi. Ama Thing 10/10 bir iş kesinlikle. Bu da fena bir film değil ama Thing'in yakınından geçmez. John Carpenter genelde filmlerinin müziklerini de kendi yapıyor sanırım. Epey kabiliyetli bir adam.
“We are focused only on our own gain.” Kısaca özet. Bunu dediği an zenci papaz ağabey filmin nereye gideceğini artık biliyorsun. Bizim tezli romanlara benziyor. Adamın belli bir mevzuda -politik olur genelde- sabit bir fikri var ve onu sana geçirmeye çalışır. Tipik örneği yaban romanı mesela. Ya da Kemal Tahirin Bozkırdaki çekirdek romanı. Yazarın verdiği ve kani olduğu mesaj çok bariz olduğundan esneklik yok ve hemen her şey o argümanı desteklemeye dönük. Bu film de buradan malûl. Bir challenge yok, bir fikir yarışı yok. Carpenter mesajı salt kapitalizm kötüdür diyen bir film yapmış. Unutulup gidecek bir şey. Ama mesela Thing öyle değil. Yabancı düşmanlığı üzerinden gelen bir gerilim unsuru olarak huzursuzluğu, insanların birbirine güven eksikliğinin yarattığı ya da yaratabileceği faciaları şahane resmediyor Thing. Bu film ise belli bir kanıyı, yargıyı gözüne sokuyor. Hemfikir olsan ya da olmasan fark etmez bir derinlik katmıyor.
Bunun yerine bizim Şener Şen'in Zengin Mutfağı çok daha iyidir bu arada. Hem boktan Amerikan zırvalıkları yok.
Film Doğu Perinçek tarzı ile kısaca şunu diyor:
“Sen kapitalizmi savundun! Sen Keynes’i savundun! Sen savundun! Alçak! Puşt!”
Bu filmdeki en güzel şey görsel kalitesi. Bunun dışında senaryo akıcı değildi ve Sophia Loren'in oyunculuğunu da hiç beğenmedim. Benim gördüğüm Roma dönemi üzerine yapılmış en iyi yapım HBO'nun Rome dizisi. Bunlar onunla aşık atacak işler değil.
Spoiler içeriyor
Başlangıçta, bu filmin Toshiro Mifune'nin kötü adamları dövdüğü ve bazı insanları kurtardığı bir samuray filmi olan Sanjuro'ya ya da Yedi Samuray'daki gibi çiftçileri yağmacılardan koruyan bir çetenin parçası olduğu bir filme benzediğini düşündüm. Ancak bu filmin senaryosu bu örneklerden çok…devamıBaşlangıçta, bu filmin Toshiro Mifune'nin kötü adamları dövdüğü ve bazı insanları kurtardığı bir samuray filmi olan Sanjuro'ya ya da Yedi Samuray'daki gibi çiftçileri yağmacılardan koruyan bir çetenin parçası olduğu bir filme benzediğini düşündüm. Ancak bu filmin senaryosu bu örneklerden çok daha farklı. Hikaye çok iyi seçilmiş. 'Sensei'sini sevmeyen ama onun etkileyici kişiliğini ve hastaları için önemini anlayan kibirli bir doktor ve hastalarının adım adım yaşadığı trajediler. Yan hikayeler çok iyi anlatılmış ve ana olaylara mükemmel bir şekilde eklenmiş. Ayrıca, Toshiro Mifune'nin şimdiye kadar gördüğüm en iyi oyunculuklarından biri. Birçok farklı roldeki oyunculuk yeteneğine hayranım. Yedi Samuray'da bir tür palyaço, Sanjuro'da sert bir samuray savaşçısı, Yojimbo'da bir haydut ve bu filmde uzman bir doktor vb. Ek olarak, bu film, şogunluk Japonya'sında yaygın olan Hollanda tıbbı gibi unsurları da yansıtıyor. Kurosawa hem hikaye anlatma konusunda hem de filmlerinde Japon kültürünü yansıtma konusunda çok yetenekli. Japonlar içlerinden bu adam çıktığı için çok şanslıydı.
Filmin Shakespeare'in oyunlarından birinden esinlendiğini anlayabiliyorsun, bu yüzden senaryoyu çok yaratıcı bulmadım ve çoğu zaman sıkıcıydı, ama özellikle son sahne çok iyi çünkü Mifune'nin o sahnedeki korkmuş gözleri olduğu gibi gerçekti. Oklar baya baya adama doğru fırlatılıyor, bu yüzden tepkileri…devamıFilmin Shakespeare'in oyunlarından birinden esinlendiğini anlayabiliyorsun, bu yüzden senaryoyu çok yaratıcı bulmadım ve çoğu zaman sıkıcıydı, ama özellikle son sahne çok iyi çünkü Mifune'nin o sahnedeki korkmuş gözleri olduğu gibi gerçekti. Oklar baya baya adama doğru fırlatılıyor, bu yüzden tepkileri tamamen gerçek ve bu 'alışılmadık' yöntem yüzünden Kurosawa ile tartışmış Mifune. Tamamen haklı olduğunu söylememe bile gerek yok. Bir film için bir adamın sinirlerini bu kadar zorlamaya değer mi yahu?!