Refik Halit'in en hoş ve naif metni olabilir. Hayatına şöyle bir göz ucu bakılsa bile bu kitapta kendisinden bir şeyler bulmak epey kolay. Bir yerlere not alarak okusaydım, güzel parçaları ilave ederdim de kaldı artık.
Pdf’sinden okuduğum için çok aklımda kalmadı ama Gökalp'in Türkleşmek İslamlaşmak, Muasırlaşmak kitabının öncülü gibi bir şey. Ha orada Gökalp bir senteze gitmeye çalışırken Akçura kestirip Türkçülüğü vurgular ki bunu daha 1903-04 gibi yazdığına göre, hâlâ imparatorluk ayakta iken bu savı…devamıPdf’sinden okuduğum için çok aklımda kalmadı ama Gökalp'in Türkleşmek İslamlaşmak, Muasırlaşmak kitabının öncülü gibi bir şey. Ha orada Gökalp bir senteze gitmeye çalışırken Akçura kestirip Türkçülüğü vurgular ki bunu daha 1903-04 gibi yazdığına göre, hâlâ imparatorluk ayakta iken bu savı benimsemesi zamanına göre epey radikal kaldığını gösteriyor. Zira İttihatçılar bile Abdullah Cevdet'in İçtihadını ara ara kapatmak zorunda kaldılar bu kitap çıktıktan 10 yıl sonra vs.
Hanioğlu bu garpçılar meselesini en iyi ve mufassal anlatır. Topluca ona bakmak daha doğru.
Özellikle Dracula karakterini ve Van Hellsing'i canlandıran oyuncuyu çok beğendim. Diyaloglar iyi yazılmıştı. Başta film ilerledikçe sıkılacağımı düşünmüştüm ama tahminimin tam tersi oldu. Günümüz standartlarına göre biraz sıkıcı ve yavaş olduğu söylenebilir, ancak 1930'ların başları için gerçekten iyi bir filmdi.
Diyalogsuz bir belgesel gibi. Parçalı ve sıkıcı. Anladığım kadarıyla Eisenstein genellikle Alexander Nevsky ve Ivan Grozny gibi propaganda filmleri yapıyordu. Ivan'ın ikinci bölümü hariç, bunlar genellikle çok didaktik ve pek dikkat çekici sahne içermiyor. Akira Kurosawa'nın filmleri beni Japon tarihi…devamıDiyalogsuz bir belgesel gibi. Parçalı ve sıkıcı. Anladığım kadarıyla Eisenstein genellikle Alexander Nevsky ve Ivan Grozny gibi propaganda filmleri yapıyordu. Ivan'ın ikinci bölümü hariç, bunlar genellikle çok didaktik ve pek dikkat çekici sahne içermiyor. Akira Kurosawa'nın filmleri beni Japon tarihi konusunda heyecanlandırdı ve daha fazla şey öğrenmeye teşvik etti, ancak Eisenstein filmleri bende tam tersi bir etki yarattı. İvan'ın ikinci bölümü hariç.
20'lerde H. G. Wells bu filmi çok tuhaf bulmuştu ama ben yapım yılı için beğenmiştim. Sonraki yıllarda Naziler bu filmi epey ciddiye aldılar, bu ilginç bir nokta. Muhtemelen "kafa ve el" kavramını siyasi propagandaları için faydalı bulduklarından beğenmişlerdir. Bu filmin…devamı20'lerde H. G. Wells bu filmi çok tuhaf bulmuştu ama ben yapım yılı için beğenmiştim. Sonraki yıllarda Naziler bu filmi epey ciddiye aldılar, bu ilginç bir nokta. Muhtemelen "kafa ve el" kavramını siyasi propagandaları için faydalı bulduklarından beğenmişlerdir.
Bu filmin yönetmeni Lang’ın o zamanki karısı -bilmem ne Murneau gibi bir şeydi adı- bilahare dümdüz Nazi oluyor bu arada.
Bebek arabasının merdivenlerde kaydığı sahneyi hatırlıyorum. Yayınlandığı yıl için ilginç bir propaganda filmi. Anladığım kadarıyla, Sovyet rejimi devrimin ilk yıllarından itibaren sinemanın insanlar üzerindeki etkisini görüyordu. Bu yüzden Eisenstein bu tür filmleri belirli bir amaçla yaptı. Yani, Korkunç İvan filmleri,…devamıBebek arabasının merdivenlerde kaydığı sahneyi hatırlıyorum. Yayınlandığı yıl için ilginç bir propaganda filmi. Anladığım kadarıyla, Sovyet rejimi devrimin ilk yıllarından itibaren sinemanın insanlar üzerindeki etkisini görüyordu. Bu yüzden Eisenstein bu tür filmleri belirli bir amaçla yaptı. Yani, Korkunç İvan filmleri, Aleksandr Nevski ve bu film... Hepsi Eisenstein tarafından yönetildi.
Spoiler içeriyor
Bizim Büyük Taarruzun büyük bir başarıyla sonuçlandığı ve eski şefler Cemal ve Enver Paşa'nın öldürüldüğü aynı yıl bu film gösterime girdi. Yani, çok eski bir film ama filmin birçok açıdan zamanının ötesinde olduğunu söyleyebilirim. Günümüz kriterlerine göre film elbette çok…devamıBizim Büyük Taarruzun büyük bir başarıyla sonuçlandığı ve eski şefler Cemal ve Enver Paşa'nın öldürüldüğü aynı yıl bu film gösterime girdi.
Yani, çok eski bir film ama filmin birçok açıdan zamanının ötesinde olduğunu söyleyebilirim. Günümüz kriterlerine göre film elbette çok yavaş ve sıkıcı. Sesli diyalog hiç yok ama 1920'lerin başlarındaki filmler için bu yaygındı tabii. Hikayeyi doğrusal bir şekilde anlatıyor, pek fazla keyif vermiyor veya merak uyandırmıyor. Ancak, bu filmin tarihi değeri ona bir şans vermeye yeter. Metropolis (1927) kadar etkileyici değildi, ama bence zaman kaybı denecek kadar kötü de değildi.
Neden bilmiyorum ama baş karakterin karısı -sanırım Ellen- "Ona gitmeliyim. Geliyor!" dediğinde, bana Evangelion'daki Instrumantality sahnesini hatırlattı. Yani, Rei'nin Gendo'ya söylediği şu sözler...
"Ikari-kun beni çağırıyor."
Bu filmin 100 yıldan fazla bir süre önce çekildiğini ve bu yüzden başlı başına bir tarih olduğunu inkar etmiyorum, ancak gerçekten pek çok kez sıkıldım. Nosferatu bu filmden çok daha izlenebilirdi. Nosferatu'da en azından, olay örgüsü dümdüz ve sıkıcı olsa…devamıBu filmin 100 yıldan fazla bir süre önce çekildiğini ve bu yüzden başlı başına bir tarih olduğunu inkar etmiyorum, ancak gerçekten pek çok kez sıkıldım.
Nosferatu bu filmden çok daha izlenebilirdi.
Nosferatu'da en azından, olay örgüsü dümdüz ve sıkıcı olsa da buna nazaran öyle çok kopmadım.
Bu kısa filmi izlerken, I. Dünya Savaşı'nın dünyayı kalıcı olarak değiştirdiğini düşündüm. Bu kısa film, Belle Epoque dönemini yansıtıyor çünkü o zamanlar dış dünya insanları korkutmuyordu; insanlar geleceği bir ütopya olarak görüyorlardı ve henüz tüm dünyayı kapsayan büyük bir savaş…devamıBu kısa filmi izlerken, I. Dünya Savaşı'nın dünyayı kalıcı olarak değiştirdiğini düşündüm. Bu kısa film, Belle Epoque dönemini yansıtıyor çünkü o zamanlar dış dünya insanları korkutmuyordu; insanlar geleceği bir ütopya olarak görüyorlardı ve henüz tüm dünyayı kapsayan büyük bir savaş felaketi yoktu. Dolayısıyla, bu tür filmlerin uzay veya bu tür konulara bakış açısı farklıydı; bu tabii hangi dönemden bahsedildiğine bağlı. Örneğin, 50'li yılların filmlerinde uzay tehlikeli bir yerdi ve Soğuk Savaş koşulları nedeniyle izleyiciye uzaylı/yabancı istilasını (alien İngilizcede hem uzaylı hem yabancı anlamına geliyor) hatırlatıyordu. 60'lı yıllarda ise tüm dünya için nükleer savaş tehdidi vardı, bu yüzden Dr. Strangelove bu diken üstünde dönemde ortaya çıktı. Biz de yine o yıllarda topun ağzında olan ülkelerin başında geliyorduk. Dileyenler 1962 Füze krizi diye aratıp bakabilir. Uzun uzun yazmakla uğraşmak istemedim. Belki Dr. Strangelove’a yazarım biraz.