Her bölümünü bilmem kaç defa izlemişimdir artık Allah bilir. Hâlâ finalinde n'olduğunu bilmiyorum. Zaten basit, sıradan bölümleri kendini izletiyordu. Mizahını severdim hele Jake'i.
Serinin devamı diye devam ettim birkaç sezon izledim ama çizimleri iyice çocuk işine çevirdikleri için sevmedim hiçbir zaman. Alien Force ve Ultimate Alien'da o kadar ciddi ciddi giderken bir anda niye seriyi bu kadar cıvıttılar hâlâ anlamış değilim.
Neredeyse bir yüzyıl boyunca Osmanlı şehri olarak şekillenmekte olan Gelibolu'da, İstanbul'un fethinden birkaç yıl önce kaleme aldığı eserinde [Yazıcızade Ali] şöyle yazar: Oğuz kavmi Türkistan'da iken şekilleri Moğol-çehre idi ve lehçeleri dahi onlara yakın idi. Çün İran-zemin ve Rum ve…devamıNeredeyse bir yüzyıl boyunca Osmanlı şehri olarak şekillenmekte olan Gelibolu'da, İstanbul'un fethinden birkaç yıl önce kaleme aldığı eserinde [Yazıcızade Ali] şöyle yazar:
Oğuz kavmi Türkistan'da iken şekilleri Moğol-çehre idi ve lehçeleri dahi onlara yakın idi. Çün İran-zemin ve Rum ve Şam'a geldiler, şekilleri Tacik-çehre ve dilleri revan ve yumşak oldu dirler.
Evliya Çelebi'nin Kudüs bahsinde Arap ve Rum diyarları arasında yaptığı karşılaştırma tamamen aynı kefeye konamaz ama diyar-ı Rum'da soy ve nesep anlayışının kendine has tarihine bir başka açıdan işaret eder: "Bu 'Arabistan'da husüsā Arz-ı Muķaddesde hasîb [ü] nesîbe i'tibär edüp küflerin [denklerini, kendilerine denk olanları] gözedirler, Rūm diyārı gibi Nedelko ve Dimço ve Yuvan nām memlüklerine kız verüp kız almazlar, her biri ecdādları kime muntehîdir [erişir] bilirler."
Cemal Kafadar, Kendine Ait Bir Roma, sf 20-21.
— Kim bu öndeki herif? — O mu? Hocaların pîri... Mehmet Akif bey... Şair... İstiklâl Marşı'nı o yazdı. — Başına bir iş mi gelmiş? — Neden? — Etrafı kalabalık da... — Etrafı her zaman böyle kalabalıktır. Hocalar peşini bırakmazlar. Adil…devamı— Kim bu öndeki herif?
— O mu? Hocaların pîri... Mehmet Akif bey... Şair... İstiklâl Marşı'nı o yazdı.
— Başına bir iş mi gelmiş?
— Neden?
— Etrafı kalabalık da...
— Etrafı her zaman böyle kalabalıktır. Hocalar peşini bırakmazlar.
Adil ustayla Mahir efendi, Millet Meclisi'nin önünde durmuşlar Mustafa Kemal Paşa'nın çıkmasını bekliyorlardı. Ankara'da görülmeye lâyık yegâne büyük ve sevgili şeyi...
Otomobil pek yakınlarından, iki adım mesafeden geçti ve Paşa Mahir efendinin selamını gülümseyerek aldı.
Hep o adam... Çoook evvelden, Ankara istasyonunda gördüğü Mustafa Kemal... O zaman, halbuki, tamamiyle mağlup değilse bile. galibiyetle de hiç bir alakası yoktu. Afyon-Kütahya arasındaki düşman tahkimatını iki günde düşürdükten sonra öfkelenmiş kurt sürüleri gibi düşmana saldıran kuvvetlerini seyretmedi mi? Bu harekâtın her safhasını düşünmüş, ihzar ve idare etmiş değil mi? Zafer bir insanın üzerinde hiç mi «Tahribat» yapmaz?
Mahir efendinin avuçları terlemişti. Şu anda hissettiklerini bizzat yüreğinde duysa Mu tafa Kemal Paşa böyle sakin, böyle gülümseyerek yaşayamaz ki...
— İçim bir tuhaf oldu Adil usta!
— Paşa'yı görünce mi?
— Evet...
— Sen Abdülhamit'i de yakından gördün... Haydi. düşün bakalım, ikisi arasında ne fark var?
— İkisi arasında mi? Ben Kemal Paşa'yı üç kere gördüm. Bir defa Anafarta'larda... O zaman Kemal Paşa değildi. O zaman, hiç birşey değildi. Oradaki kabalaklı zabitin Mustafa Kemal Paşa olduğunu biz ancak İstanbul'da ümit kalmayınca anladık. İkinci defa, hatırına geliyor mu, İstasyon'da Ali Fuat Paşa'yı beklerken görmüştük.
— Pekala! Abdülhamit'le aralarındaki fark? Düşünüyorum.
— Onunla ölçmek kabil değil.
— Neden?
— Ben Abdülhamit'i hiçbir zaman, bunu istasyonda gördüğümüz gibi görmedim ki...
— Anlayamadım.
— Abdülhamit'in yüzüne bakmazdık. Önünde secde ederdik. Ona itiraz olmazdı.
— Yani insan mı değildi?
— Tamam... Evet. Abdülhamit insan değildi.
— Bu?
— Bu insan.
— Senin, benim gibi bir insan mı?
— Yok, hayır... Pek de benzemiyor.
— Mebus olsan, buna itiraz edebilir misin?
— Yüzüne karşı mı?
— Yüzüne karşı...
— Hayır, edemem...
— Fena!
— Fena, ne demek?
— Bu iş, Mustafa Kemal Paşa için fena... Evvelâ, Mustafa Kemal Paşa için... Herkes senin gibi düşünüyor. en gaddar muhalifleri yüzüne gelemiyorlar. Bir de, çok içiyormuş. İki tane büyük düşmanı var: Birincisi, etrafındaki insanlar, kendisinden çok küçük... Öteki, ayyaşlık... İradesini yavaş yavaş çürütecekler. Bizi yarı yolda bırakacak... Allah göstermesin...
— Nasıl yarı yolda?..
— En zor yerine geldi. Karşıda belli başlı bir düşman olursa, insan ona karşı ister istemez sağlam durur. Artık karşısında cephe yok. Şimdiden sonra çete harbine başlayacak... İnsanları, tek, tek, aile aile, mahalle, mahalle, kõy köy, kasaba kasaba fethetmek lâzım. Yunan'dan sonra, şair Mehmet Akif bey ve hocaları, eski ittihatçılar, Paşa arkadaşları, Saray taifesi, köy ağaları, şehir ve kasaba esnafları, ecnebi sermaye komisyoncuları, kendini dünyanın mihveri sayan münevverler, hep kendi taraflarına yonacaklar. Mustafa Kemal Paşa bütün bir düşman dünyasına karşı bir başına kalacak... Yavaş yavaş zafer unutulur. Ayağına taş dokunan bunu Mustafa Kemal'den bilmeye başlar. İşret meclisi, etrafına tatlı dilli, haysiyetsiz dalkavuklar toplar. Bir taraftan da askerlikten yetişti. Ne de olsa mutlak itaate, kat'i emirlere alışık... Sen de karşısında birşey söyleyemiyorsun. Çöken İmparatorluk cemiyeti bu adamın büyüklüğünü, görürsün, kıymık kıymık yolacak...
Sf. 631-634.
,
— Gelsin olur mu? Muhalifler diktatörlükten korkuyorlar. — O da nesi? — Yani bir adamın hükmü yürüyecek diye... — Bir adamın hükmü yürümeyecek de, kimin hükmü yürüyecek?.. — Sen bir adam deyince aklına kim geliyor bakalım? — Padişah... — Ha…devamı— Gelsin olur mu? Muhalifler diktatörlükten korkuyorlar.
— O da nesi?
— Yani bir adamın hükmü yürüyecek diye...
— Bir adamın hükmü yürümeyecek de, kimin hükmü yürüyecek?..
— Sen bir adam deyince aklına kim geliyor bakalım?
— Padişah...
— Ha şu mesele...
— Neye güldün?
— Padişah dedin de...
— Sahi neye güldün?
— Beni dinle... Bir Mustafa Suphi meselesi oldu. Bundan da haberin yok mu?
— Hayır. Mebus mu bu herif?...
— Mebus değil. Alim. Hem de namuslu alim... İlmi insana milleti verir. Alimlerin şimdi ki zamanda yüzde doksanbeşi, milletin kendilerine verdiği ilmi, milletlerinin aleyhine kullanıyorlar. Bilgilerini, halk kitlelerinin esaret ve sefalet içinde yaşamaları, maddi ve manevi esaret ve sefaletten kurtulamamaları için sarfediyorlar. Bunu bazısı bilerek, domuzuna, yapıyor, bazısı şüphe dahi etmeden... Mustafa Suphi alimlerin namuslu olan yüzde beşine merbuttu. Büyük lisanları ana dili gibi konuşuyordu. Bolşevik ihtilalinin temelinde alnının teri vardır. Bu da Türk emekçi kitleleri için ebedi, büyük şereflerden birisidir. Rusya'da ihtilal yıkılmaz hale gelince bizim kurtuluş hareketimize de yardıma koştu. Kafkasya'da esir kalmış vatandaşlarımızdan bir Kızıl Alay teşkil etti. Orada topladığı iki milyon altın lira kadar ianeyi ve alayı alarak Yunanla döğüşmeye geldi. Gelmeden evvel Mustafa Kemale d, müsaadesini almıştı. Fakat Kars'a vasıl olunca alayı, diğer birliklere pay edip eritmek maksadıyle kendisinden ayırdılar. Mustafa Suphi, onbeş komünist arkadaşıyle Ankara'ya müteveccihen yola çıktı. Erzurum'da, Kâzım Karabekir Paşa, şehrin serserilerini muayyen bir ücretle kiralayarak Mustafa Suphi ve arkadaşlarına karşı bir nümayiş tertip ettirdi. Sözüm ona bizim millet bolşevikliği istemiyormuş da, Mustafa Suphi'nin vücudüne tahammül edememiş.
— Allah, Allah!
— Ankara bu nümayişten ürkmüş göründü. Onaltı kişi Trabzon üzerinden tekrar Rusya'ya iade edilmek üzere sahile doğru gönderildiler. Bu arada, Trabzon'un meşhur mütegallibelerinden Yahya Kâhya ismindeki haydut, Trabzon Valiliği kendisine verilmek şartiyle elde edildi. Onaltı kişi Trabzon'da bir takaya bindirildi. Gece bastırınca Yahya Kâhya'nın çetesi açık denizde takaya rampa etti. Teknelerin temasından Mustafa Suphi uyanmış ellerinde iki yüzlü kamalarla katillerin içeri atladığını görünce «Arkadaşlar barikat!» diye bağırmış. 16 silâhsız adam, otuza yakın cahil haydutla, çamaşır torbalarından istifade ederek yarım saat kadar boğuşmuşlar...
— Vay anasını!
— Hepsi, namussuzca katledilip denize atıldı.
— Şimdi Trabzon Valisi Kâhya dediğin herif mi?
— Hayır! Her çeşit cinayette, cinayet aletleri imha edilir. Yahya Kâhya, zaferle bitirdiği deniz seferinden koltuklarını kabartarak Trabzon rıhtımına çıkar çıkmaz, sivil giyinmiş polisler tarafından apansız çevrilip ensesinden vuruldu. Leşi, günlerce rıhtım üzerinde kaldı
— Oh olsun!...
— Kaç para eder? Bu memleket, katledilen onaltı arslanı kimbilir kaç asırda yetiştirecek?.. Ogünden beri. Mustafa Kemal Paşa artık yalnız vatanı ve milleti kurtarmak için çalışmıyor.
— Ya ne için çalışıyor?
— Hiç olmazsa yarı yarıya kendisi için, şahsı için çalışıyor. Onaltılar öldürüldükten sonra, biz adım adım diktatörlüğe gidiyoruz. Bunu Mecliste yüzde yüz bilenler, yahut bazı alametlerden sezenler var. Meclis, onaltı vatandaşın kanını dava etmedi. Orada da herkes bir parça kendi menfaatını arıyor. Katledilen onaltı insan, şahsi menfaatlerin, bilhassa, millet kanı, millet canı, millet malı üzerine kurulacak gayrımeşru şahsi menfaatlerin karşısına dikilmiş namağlup onaltı kal'aydı. Bertaraf edilmeleri o zaman herkesin işine geldi galiba! Fakat şimdi ilersinde, fert fert kârlarını tehlikede görenler kımıldıyorlar. Haksızlık, zulüm, Kanunsuzluk her zaman, her yerde, her kime karşı olursa olsun, hep aynı manayı taşır. Düşmanımıza karşı yapıldığı zaman gizlice sevinmek budalalıktır. Bir memlekette bunlar kime karşı yapılırsa yapılsın, bir gün de gelip bize çarpacaktir. Meclis'te Reis korkunç bir söz sarfetti: «Orduyu başsız bırakmazdım. Bırakamam, bırakmayacağım!» Bu söz, kanun ve milli hakimiyet devrinin nihayetine, şahsi ve keyfi idarenin başlangıcına delalettir.
— Ordu başsız mı kalsındı canım?
— Ordu başsız kalamaz. Mustafa Kemal haklı. Ama, hiç bir diktatör, hiç bir müstebit başlangıçta haksız değildir ki... Zaten istibdat, bazı içtimai hadiselerin zaruri neticesi gibi görünmese, meydana çıkıp yerleşebilir mi?
— Şimdi anlıyorum. Ali İhsan Paşa'yı da Ordu Kumandanlığından demek bu maksat için uzaklaştırdılar.
— Hayır! Bu iki işi biribirine karıştırma! Ali İhsan Paşa'ya bizim asker, ancak halk kitlelerinde raslanan şaşmaz aklı selimle kısaca (Aleksan Paşa) demiştir. (Aleksan) gâvur ismi. Paşa bu ismi haketmek için her şeyi yaptı. Seferberlikte Alman ordusunun yükünü hafifletmek için, Alman büyük Erkân-ı Harbiyesinin hiç bir emrini, arzusunu kaçırmadı. Türk çocuklarını, muhakkak ve maksatsız ölümlere sevketti. Millet arasında adının bu kadar yayılması, Alman propagandası sayesindedir. Zaten bu da belli bir şey! Dünyada, hangi cepheye girerse girsin, taliin hazin bir istihzasiyle mutlaka mağlup olan bir kumandanın bu kadar müspet bir nam kazanması şüphelinecek bir hal değil midir?
— Sahi! Bir Ali İhsan Paşa lafı var. Ne yapmış? Meçhul...
- Gördün mü? Zaten bu tip insanlarda müşterek bazı noktalar oluyor. Kendisini büyük görmek... Kendisinden yüksekte bulunanları da, kendisinden aşağıda bulunanları da istihfaf etmek. Bu tabiatta olan bir adamın Almanlara Allah gibi tapmasının nereden geldiğini bir türlü anlayamadım. Paşa, her muvaffakiyete karşı hasetçe, ihtiraslarına mağlûp, şöhret düşkünü bir heriftir. Kendi muvaffakiyetsizliklerini daima başkasına yükletmeğe çalışır. Mütarekeden bir gün evel, Musul cenubunda (Şerkat) da Dicle grubunu kâmilen esir veren hamakatı bu idraksiz kumandan ika etti. Esir düşen sekiz Piyade alayı elimizde kalıp grup (Kebbare) mevziine çekilseymiş, İngilizler bizi orada yenemezlermiş bile... Musul da elimiz de kalırmış...
Orada esir düşen bir zabit arkadaşım anlattı. İngiliz Jenerali: (Yarın zevale kadar Musul'u terkediniz, aksi halde esiri harbimsiniz!) emrini verir vermez, o kibirli ve muhteris Paşa Hazretleri Sencar çölünü geçip Nusaybin'e gitmek için İngiliz Jeneralinden bir resmi tezkere ile muhafız olarak iki zırhlı otomobil istemiş. Halep'te, şahsı için treni mahsus verilmesini, Ingiliz kumandanından yalvarmış. Yolda hakarete maruz kalmamak için de İngiliz muhafızlar rica etmiş. Bize karşı arslan kesilen bu soytarı, görülüyor ki ecnebilere karşı farelerden beter oluyor.
Sf.580-584.
-----
Kemal Tahir'in yorumları ikinci harpte Ali İhsan Sabis'in rolü ile de epey uyuşur. Ama buradaki çok ağır ithamlar ne ölçüde doğru bakmak gerek.
Spoiler içeriyor
İzlemeye yeni başladım ama ama bu tarz post-apokaliptik işlerin bana göre ufak da olsa eksik yanlarından biri çok erken bir dönemi öngörmeleri. Biraz daha ileri tarihi verseler olmaz mıymış mesela 2100'lü yıllar falan gibi. Yani 2019 senesi çoktan geride kaldı…devamıİzlemeye yeni başladım ama ama bu tarz post-apokaliptik işlerin bana göre ufak da olsa eksik yanlarından biri çok erken bir dönemi öngörmeleri. Biraz daha ileri tarihi verseler olmaz mıymış mesela 2100'lü yıllar falan gibi. Yani 2019 senesi çoktan geride kaldı ve artık bunları kıyamet sonrası gibi göstermek bilmiyorum etkisini azaltıyor gibi.
Ortasına kadar zor geldim. Klâsik bir shounen izliyorum intibaı edindim.
Çizimler de berbat. Karakterlerin hangisi kız hangisi erkek belli değil anasını satayım.
Bir daha izlemeyeceğime eminim. Güç bela bitirdikten sonra bunu rahatlıkla söylerim.
Spoiler içeriyor
Ben rüyamda en fazla Way Big'in kafasına binip dolaşıyom bir adamların yaratıcılığa bak bir benim vizyonsuzluğa bak.. hdhshshsshsh Film de fena değil sonda Perfect Blue reklamı yapıyor. Herhalde o da aynı stüdyonun, Madhouse'un işi olsa gerek. Madhouse, inanılmaz bir stüdyo…devamıBen rüyamda en fazla Way Big'in kafasına binip dolaşıyom bir adamların yaratıcılığa bak bir benim vizyonsuzluğa bak.. hdhshshsshsh
Film de fena değil sonda Perfect Blue reklamı yapıyor. Herhalde o da aynı stüdyonun, Madhouse'un işi olsa gerek. Madhouse, inanılmaz bir stüdyo imiş, sanırım mevcut değil artık ama epey kaliteli işin arkasında varlar.