Tekrar yola çıktıkları zaman, güneş, devrilmişti. Atların gölgesi sağ tarafta, bacaklarına odun bağlanmış gibi uzun ve acaip görünüyordu. Uzaklarda hiçbir dağ olmadığı halde, işaretsiz mesafeler, bu dümdüz, araziye bir kale mehabeti ve aşılmazlığı vermekteydi. Mustafa Kemal Paşa'nın akıllı olduğu, Ankara'ya,…devamıTekrar yola çıktıkları zaman, güneş, devrilmişti. Atların gölgesi sağ tarafta, bacaklarına odun bağlanmış gibi uzun ve acaip görünüyordu.
Uzaklarda hiçbir dağ olmadığı halde, işaretsiz mesafeler, bu dümdüz, araziye bir kale mehabeti ve aşılmazlığı vermekteydi.
Mustafa Kemal Paşa'nın akıllı olduğu, Ankara'ya, yani stepin gerisine çekilmesinden belli. Buralar bizimken, içimizi bir ürperme kaplıyor, yabancıya, hele kötülük etmek için gelmiş yabancıya nasıl görünür?
Arabacı bir seferberlik marşı tutturmuştu: «« Aksın kanım kefenime renk olsun -Al kefenim bayrağıma denk olsun!»» Kefen ne siktirir hemşeri! Gömlek ne siktirir...
Sf. 425.
— Ben hep şunu düşünüyorum: — Mahir efendi, ürktüğü mevzuu değiştirmek arzusuyla birşeyler söylemek istedi: — Şeyi... Çerkes Etem'i!.. Eğer o da Kütahya'dan yüklendiyse... (Ankara, Ankara) diyoruz. Bir de bakarsın. Ankara da işgal edilmiş. Sonra ne olur? — Millet kısmı,…devamı— Ben hep şunu düşünüyorum: — Mahir efendi, ürktüğü mevzuu değiştirmek arzusuyla birşeyler söylemek istedi: — Şeyi... Çerkes Etem'i!.. Eğer o da Kütahya'dan yüklendiyse... (Ankara, Ankara) diyoruz. Bir de bakarsın. Ankara da işgal edilmiş. Sonra ne olur?
— Millet kısmı, yere düşer ama, ölmez... Türk milleti gene yaşamakta devam eder. Gelgelelim Mustafa Kemal'e... Onun için: «Eşeğin biri» derler. Yani bunu da merhametli dostları böyle söyler ha... Ötekiler «Alçaktı, vatan hainiydi, namussuzdu.» diye basarlar kalayı... Balkandan beri. Zira Viyana muhasarasının suçu maalesef tarihleri denk getirmemek yüzünden, gene Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın omuzlarında kalır. Hoş zaten hiç bir kabahat sahipsiz kalmamıştır ya... Ne diyordum. Evet, Trablusgarp'tan bu yana, bütün uğursuzluklar Mustafa Kemal'e yüklenir...
— Ya kazanırsa...
— Kazanırsa mı? O zaman da bugün Gündüzbey tepelerinde, bizim veremli Yusuf'un anadan üryan hücuma kalkması da Mustafa Kemal'in marifetidir.
Sf. 483.
...Mektep insanı adam etmez. Adam olmak yollarını gösterir... Marifet mektepten sonrasını başarmakta... Baksana düşmanla bir olmuş, bizim Çine'li Yusuf'a çatıyor. Murat'a bir şeyi öğret... Çine'li Yusuf'lardan asla ayrılmasın... Hiç bir vakit... Yani her zaman onların aklına gitsin demek istemiyorum. Çine'li…devamı...Mektep insanı adam etmez. Adam olmak yollarını gösterir... Marifet mektepten sonrasını başarmakta... Baksana düşmanla bir olmuş, bizim Çine'li Yusuf'a çatıyor. Murat'a bir şeyi öğret... Çine'li Yusuf'lardan asla ayrılmasın... Hiç bir vakit... Yani her zaman onların aklına gitsin demek istemiyorum. Çine'li Yusuf'lar, kendi hayırlarını, şerlerini ekseriya bilmezler, lâkin onlarla döğüşerek bile onlarla bir arada kalmak kabildir. Mustafa Kemal için en büyük tehlike Yunan ordusu, Padişah ordusu değil, eğer bu işi başarırsa... Bu işi başardıktan sonra Çine'li Yusuf'ları yüzüstü bırakıp, Ankara'da daha şimdiden rakı sofrasını çevirmiş efendilerle beraber giderse yandı. Bizim Millet bazı bazı insanın yüzüne bir tuhaf bakar... Farkında mısın, böyle anlarda, üstüne sevgiden, itimattan, derdine derman olmanız ricasından ibaret dehşetli bir nehir boşalmış gibidir. Şüphesiz, kurnazlıkları, alçaklıkları, korkudan ileri gelen yalancılıkları yok, demek istemiyorum. Lâkin Milletin fıkara kısmında, insanı temizleyen. insanı adam eden bir büyük hassa var. Yükselmiş adamlar, milletin çokluğunu terkederlerse bunun hicabı yüreklerine çöküyor. Yüreklerini kangren ediyor. Sonra sonra, hatalarını, suçsuz kalabalığa yükleyerek, onlara sebepsiz yere kızıyorlar, onlardan nefret ediyorlar sanırım... Millet de, bir zamanlar güvenip teslim olduğu insandan alákasızlık görünce korkunç bir kine kapılıyor.
Sf.486.
İnönü ve Halide Edip'ten bu kadar çok bahsettiğini hatırlamıyordum. Arada İnönü'ye de giydirmiş Kemal Tahir ahahaha. Sf. 390-391. ------ Büyük Arslan çetesi efradiyle buradaki milisler arasında gizliden gizliye çekememezlik vardı. Birisi İstanbul'a, yani tehlikeye daha yakın olduğu için öğünür, ötekiler…devamıİnönü ve Halide Edip'ten bu kadar çok bahsettiğini hatırlamıyordum. Arada İnönü'ye de giydirmiş Kemal Tahir ahahaha. Sf. 390-391.
------
Büyük Arslan çetesi efradiyle buradaki milisler arasında gizliden gizliye çekememezlik vardı. Birisi İstanbul'a, yani tehlikeye daha yakın olduğu için öğünür, ötekiler Rum çeteleriyle üç defa müsademeye tutuşup, üç defa galip geldikleriyle böbürlenirlerdi. Yayalar köylü İbrahim nefretle gülümsedi:
— Bu bir karı işi canım! dedi, geçenlerde bizi rezil ettiler.
— Neden?
— Karı dedim ya... Karı ile arkadaşlarını buraya getirdik. Yanımda bizim uşaklardan biri daha var. Yolcuları misafir odasına buyur ettiler. Yattık. Sabahleyin yola çıkacağız. Misafirlerden birisinin kunduraları yok. Yeni potinleri almışlar da, yerine eski çapulaları bırakıvermişler.
— Sakın karının kunduraları olmasın?
— Değil. Yanlarında ufak tefek bir herif vardı. Adı neydi bakalım! İsmet bey... Binbaşı mıymış. Kaymakam mıymış... Sivil roba giymiş ama zabit kendisi... Kulağı da ağır işitiyor fıkaranın. Çalındı sağa, çalındı sola... Kunduralar uçmuş birader, gitti, gider. Deli gönül ««Ulan reziller!»» diye ortaya dikil diyor. Marazanın sırası değil. Düşündüm kaldım bir vakit... Gene herif terbiyeli bir adammış. Güldü de, «O arkadaşa daha lâzımmış. Zarar yok. Bunlar bize elverir!» dedi. Eski çapulaları ayaklarına çekiverdi. Yolda mutlak paralanmıştır. Yalınayak Ankara'yı tuttu Binbaşı İsmet bey... Daha neler göreceğiz?
— Tam çarıklı Erkânıharp olmuş desene...
— Lâf aramızda... Haline baktım da... Eski çarık bile çok... Nasıl zabit olmuş şaşarsın. Bir işe yaramaz ya... İşte bakmış ki alem gidiyor, ben de gideyim! demiş, yola düşmüş. Alem gidiyor ama, sen nereye gidiyorsun efendi?
— Varsın gitsin. Adam adamdır. Adamın bu sıra kötüsü olmaz.
— Yoksa kendisini tanır mısın?
— Nerde oturuyormuş?
— Bilmem...
— Koca İstanbul... Kim kime... İsmet bey mi dedin? Hayır duymadım.
— Duymadığın iyi... Eller konuştu. O, hocanın hindisi gibi düşündü, kaldı. Zaten karının yanında birinin de konuşmak ne haddine... Karı İngilizden açıyor, Fransızdan açıyor. Yerin altından üstünden haber veriyor.
Bir Mülkiyet Kalesi'nin en vurucu kısmı Bozgun. İlk okuduğumda nasıl bu kadar karanlık bir bölüm yazmış şaşıp kalmıştım. Hangi sayfada olduğunu buraya not almış olayım. Bilgi Yayınevi sf. 222-226.
Hilmi efendi, her ne kadar Bandırmaya ilk gelişinde marangozluğa başladıysa da sonunda işi bakkallığa dökmüştü. Şimdi rafları tıklım tıklım dolu büyücek bir dükkanda kederli kederli oturmaktaydı. Mahir efendi eskiden beri akıl erdiremediği alış verişin Aydın'daki incir ticaretinde tadını tatmıştı. İlk…devamıHilmi efendi, her ne kadar Bandırmaya ilk gelişinde marangozluğa başladıysa da sonunda işi bakkallığa dökmüştü. Şimdi rafları tıklım tıklım dolu büyücek bir dükkanda kederli kederli oturmaktaydı.
Mahir efendi eskiden beri akıl erdiremediği alış verişin Aydın'daki incir ticaretinde tadını tatmıştı. İlk günlerde, Hilmi efendinin çekmece başında emniyetli emniyetli oturmasına şaştı. Her müşteri sanki bu dalgın ve acılı adamı aldatacaktı. Fakat gün geçtikçe alışır gibi oldu. Hatta Hilmi efendiye biraz da gıpta etti. Sabahtan akşama kadar çekmeceye şıkır şıkır para düşüyordu.
Harp içinde, hak bereket versin, iyi para kazanmıştı. Nasıl olduğuna pek akıl erdirememişse de, harbin aksata üzerinde bir acaip tesiri olmuştu.
— Bir gece dükkânı kapattım, dedi, eve gidip yattım. O akşama kadar umum sermaye ikiyüz liraydı. Sabahleyin dörtyüz oluvermiş. İki hafta sonra sekizyüz...
— Şaşılacak şey!
— Allah'ın hikmeti! Mal pahaya bindi.. Lakin asıl vurgunu İstanbul'da vurdular. Bir de Orduya müteahhitlik yapanlar büyük parsayı topladı. Burada bir Kaltabanoğulları vardı. Karun oldu keratalar. İstanbul'u sana nasıl vasfedeyim. Parayı sokaklardan çöpçü süpürgesiyle süpürmüşler de kasalara tekmeyle doldurmuşlar.
— Ahali ekmek bulamamış....
— Orası başka... Kimi gelin getirir kimi ölü kaldırır... Sen bilmez misin?
— Böyle bir lâf duyarız. Lâkin millet ölü kaldırmış da iki, üç kişi gelin getirmiş...
— İki, üç kişi... Evet... Bal tutan parmağını yalıyor. İttihatçılar bu işe göz yumdular.
— Sebep?
— Türkten tüccar yetişsin diye...
— Tüccar neye yararmış?
— Bir hükümet tüccara dayanır. Fıkaraya kulak verme... Zenginden bir vakit zarar gelmez. Sen Talât Paşa'yı gördün mü? Нер Таlat Paşa'nın akılları... Sonunda Rus Çar'ının da başına gelenler herifin haklı olduğunu ispat etti.
— Rus Çar'ının mı? Anlayamadım.
— Rusya'yı Bolşevikler sardı... Hilmi efendi Bolşevik kelimesini (Bolçevik) diye telaffuz ediyordu: — Bolşevikler efendim...
— Bolşevik ne demek? Hastalık mı? İspanyol nezlesi gibi...
— Daha beter... Zenginlerle fakirler birbirlerine düştü. Trabzon'a kadar gelen Moskof neden çekildi, gitti duymadın mı?
— Neden çekilecek? Alman yukardan yüklendi, biz aşağıdan...
— Onu söyleyenin, senden gayrısı haltetmiş... Rus'un başına gelen dert Bolşeviklik...
Mahir efendi, bu kelimeyi ilk defa işitiyordu. Ehemmiyetine ancak yeni dikkat etti.
Bu nasıl söz? Osmanlı Ordusuyle Alman Ordusunun göremediği işi bu «Bolşeviklik» her ne karın ağrısıysa nasıl becermiş bakalım? İşte biz de yenildik! Yoksa bizi de mi Bolşeviklik sardı?
Hilmi efendi bu sualin cevabını vermeden evvel derin derin içini çekti.
— Allah göstermesin İslâma yarar bir yol değil, dedi, fıkara, baldırı çıplak icadı... Zengin komayıp kestiler. Şimdi mesela, senin bir evin var. Evini elinden alacaklar!
— Neden? Benim evimin kime zararı olmuş? Yalandır.
— Yalan değil, yalan değil! Kimsenin evi olmayacak. Evler Hükümete geçiyor. Sana bir oda verilecek, bana da bir oda verilecek... Senin evinde bana bir oda... Anladın mı?
— Seni aldatmasınlar. Böyle iş olmaz.
— Olmuş birader! Sonra mal yok, mülk yok. Çocuk doğdu mu, Hükümet çekip alıyor.
— Niye?
— Hükümet besleyecek. Çocuk kısmı, babasını, anasını bilemeyecek ki büyüdüğü zaman Hükümet: «Şunu vur!» deyince «Babam! Anam!!» demeden (Tak) vuracak.
— İyi doğrusu... Babayı evlâda boğdurmak... E sonra?..
— Sonra akşama kadar eşek gibi çalışacaksın. Eline bir vesika verecekler. Ben ne yersem umum millet de onu yiyecek.
— Sen ne diyorsun Allâsen!
— İşte Bolşeviklik bu... Bir de, eve geldin, baktın ki kapıda bir şapka asılı. Yabancı bir şapka... Demek karının yanında bir zampara var. İçeri girmeyeceksin. İster sokakta piyasa et, ister kahveye git bekle. İş bitince geri döneceksin ki rahatsız olmasınlar...
Mahir efendi kahkahalarla güldü.
— İlahi Hilmi efendi, dedi, işte gördün mü?
— Şaka mı sandın?
— Bunun neresi ciddi yahu?
— Vallaha Bolşeviklik böyle... Herkes söylüyor... İşte bu sebepten, Hükümet, «Zengin çoğalsın da fıkaranın zenginlere bir vakit gücü yetmesin!» dedi. Hırsızlığın, ihtikârın yakasını kaptı koyuverdi.
— Şu Moskof Çar'ı, bunu akıl edememiş mi?
— Eyvah! demiş ama, birkere iş işten geçmiş...
— Bolşevik mi dedin?.. Bolşevik...
— Evet... Bolşevik.
Babasının yanında oturan Murat, dikkatle dinliyordu. O da içinden birkaç kere «Bolçevik! Bolçevik!» diye tekrarladı ve bu kelimeyi bir daha hiç unutmadı.
Kemal Tahir, Bir Mülkiyet Kalesi, Bilgi Yayınevi, 1977, sf. 272-275.