Almanya'nın Stalingrad ve el Alameyn Muharebeleri sonrası askeri gerileyişi ve Türkiye’nin yeni vaziyete göre konumlanışını gayet mufassal anlatıyor. İnönü'nün 19 Mayıs 1945 konuşması yeni dönemin açılışını ifade ediyor.
Yakup Kadri 60’ların sonunda bu hatıralarını yazarken bilhassa İnönü ile ilgili olanlara odaklanmış. O saçma sapan Atatürk methiyesinden eli yüzü düzgün bir metnini okuduğum için memnun oldum. İnönü ile ilişkisi epey girift. 30’lardaki başbakanlığını beğenmediğini görmek mümkün ama bilahare politika…devamıYakup Kadri 60’ların sonunda bu hatıralarını yazarken bilhassa İnönü ile ilgili olanlara odaklanmış. O saçma sapan Atatürk methiyesinden eli yüzü düzgün bir metnini okuduğum için memnun oldum. İnönü ile ilişkisi epey girift. 30’lardaki başbakanlığını beğenmediğini görmek mümkün ama bilahare politika ve tavırlarını da pek beğenmediği anlaşılıyor. Muhtemelen 60’larda ortanın solu söylemiyle CHP'yi başka bir istikamete sokması da tüy dikti bu 45 yıllık gözleme. Aslında kitabının ismi “Benim Gözümden İnönü'nün Son 45 Yılı” olsa daha makul olurmuş. Anektodlarla burayı doldurmak istemiyorum çünkü uzayacak ama Zoraki Diplomat’tan bile daha kıymetli kitabı bu. Ha, tarafgir kısımları yok mu? Kesinlikle var ama bu metni o saçma Atatürk göklere çıkarma saçmalığının akabinde okuduğum için oralar gözüme fazla batmadı, daha doğrusu battı ama umursamadım fazla.
Müzikleri, hikayesi, karakter yaratımı, yüksek kaliteli sahneleri vs ile şüphesiz bu dizi son yılların en iyi dizilerinden biri. Gerçekte Tokugawa Ieyasu olan çok karmaşık bir kişiliğe sahip Toranaga, Hiroyuki Sanada tarafından mükemmel bir şekilde canlandırılmış. Diğer karakterler, özellikle Mariko ve…devamıMüzikleri, hikayesi, karakter yaratımı, yüksek kaliteli sahneleri vs ile şüphesiz bu dizi son yılların en iyi dizilerinden biri. Gerçekte Tokugawa Ieyasu olan çok karmaşık bir kişiliğe sahip Toranaga, Hiroyuki Sanada tarafından mükemmel bir şekilde canlandırılmış. Diğer karakterler, özellikle Mariko ve Yabushige de harikaydı. Arka plandaki gerçek Japon tarihi olabilecek en mükemmel şekilde temsil ve tasvir edilmiş. Sanırım, bu dönemdeki Japonya'dan Nobunaga ve Hideyoshi gibi tarihi figürlere aşina iseniz, bu dizi çok daha keyifli ve derin olabilir. Çünkü bu üç adam, yani Nobunaga, Hideyoshi ve Tokugawa, birbirleriyle çok ilginç bir şekilde bağlantılıdır. Bununla ilgili çok hoş bir deyim var.
"Nobunaga pirinci yığdı, Hideyoshi hamuru yoğurdu ve Tokugawa pastayı yedi." Yani, farkında olmadan bu sürecin son aşamasını, yani "Tokugawa pastayı yedi" sahnesini izliyorduk bu dizide. Ama Sekigahara Savaşı sahnelerini en azından birkaç dakika da olsa görmek isterdim çünkü hikaye son bölüme kadar bu sahne için sürekli hype yaratıp durmuştu.
Ama bana kalırsa, final bölümü dizinin konseptini tamamlıyor. Sessiz, sakin, etkileyici.
Giriş kısmında kendisi de yazmış zaten methüsena için yazdığını. Falih Rıfkı ile epey benzeşir Yakup Kadri dalkavuklukta. Bu eser de bu minvalde becerisini ortaya koymak için iyi bir vasıta olmuş. Saçma sapan yorumlar gani. Misal. “Asker, Sarıkamış'ta, Filistin'de, Bağdat'ta bozgun…devamıGiriş kısmında kendisi de yazmış zaten methüsena için yazdığını. Falih Rıfkı ile epey benzeşir Yakup Kadri dalkavuklukta. Bu eser de bu minvalde becerisini ortaya koymak için iyi bir vasıta olmuş. Saçma sapan yorumlar gani. Misal. “Asker, Sarıkamış'ta, Filistin'de,
Bağdat'ta bozgun veren askerdir.” Bunu 1915 için yazıyor. Be kronoloji özürlüsü! Filistin’de, Bağdat’te yenilgiler 1917’de alındığını bilmez misin? Bu kadar mı cahilsin? 1915’te bunlardan bahsetmenin manası ne? Hadi Süveyş taarruzu ve Sarıkamış desen neyse de bunlar ne alaka?
“Bu kahraman, bu genç kumandan -gene halkın söylediğine göre- yanında bir avuç süngülü askerle, yerden, gökten, denizden kopan sürekli bir gülle, kurşun ve şarapnel sağanağının ortasında durmadan ileriye doğru atılıyor ve kollarıyle kızgın boyunlanndan yakalayıp denize yuvarlıyacakmış gibi düşmanın sıra sıra topları üstüne saldırıyordu. Bu insan, ateşte yanmıyordu. Vücuduna kurşun işlemiyordu ve zırhların attığı gülleler başının üstünden munisleşmiş yırtıcı kuşlar gibi geçip gidiyordu.”
Şimdi bu hamasi tezviratı okuyunca gaza mı gelmem gerek?! Güldürme Allah aşkına.
“O, yüz elli yıldan beri, bütün Osmanlı devletini korkudan titretmek için Şimal Denizindeki adasının üstünden Saray ve Babıali'ye ufak bir tehdit işareti yapması kafi gelen bir imparatorluğun -Bütün manasıyle emperyal- ordusunu bir avuç çarıklı Anadolu çocuğu ile tepeleyivermişti.” “Bir avuç çarıklı Anadolu çocuğu”... Çüş! Neyse aç ve biilaç edebiyatı yapmamış hiç değilse. Ben ondan bu bayağılığı da beklerdim!
“Buna karşı tarih Mustafa Kemal'in tek bir mağlubiyetini, tek bir hatasını kaydetmemektedir.” Yuh! Yalakalığın da bir haddi hududu olur.
“kendisini, Karadeniz'in emniyetsiz dalgaları arasında Samsun'a doğru götüren küçük, çürük teknenin içinde..” pusulasız dese bir de saçmalığı tam olurdu, tüh!
“Halbuki Atatürk, bir diktatör değildi. Bir inkılâpçı devlet kurucusu idi ve o, hiçbir vakit, "Ben böyle istiyorum; böyle olacak!" demedi. "Millet böyle istiyor, böyle yapacağız!" dedi.” Kıvır kıvır aşağıdan yukarıdan...
“bir takım fikri sendeleyiş alametleri”
Ulan adam gibi tek kısım bu, onu da kitaptan çıkarmış.. Hay yapacağın işe..Yakup Kadri.
Serbest Fırka üzerinden 1930’ların Türkiye'sinin tahlilini harikulade yapan, Kemal Tahir'in en sağlam kitaplarından biri. Sadece bir yerde Dadal Efendi üzerinden hiç alakasız bir Kanuni Süleyman yergisi -hatta yerden yere vurması- vardı. Romanda tek beğenmediğim kısım o. Yoksa SCF üzerinden giden…devamıSerbest Fırka üzerinden 1930’ların Türkiye'sinin tahlilini harikulade yapan, Kemal Tahir'in en sağlam kitaplarından biri. Sadece bir yerde Dadal Efendi üzerinden hiç alakasız bir Kanuni Süleyman yergisi -hatta yerden yere vurması- vardı. Romanda tek beğenmediğim kısım o. Yoksa SCF üzerinden giden muvazaa, danışıklı dövüşü çok iyi anlamış Kemal Tahir. Gazete haberleri üzerinden yaptığı analizler de -tabii Kemal Tahir kendisi yapmıyor bunu, karakterlerine söyletiyor- dönemi çok iyi kavradığını gösteriyor. Romanın başlarında Ağrı isyanı ve tenkili ile başlayıp, Tarık Us üzerinden Yalova'yla -yazlık başkent yani- temaslar, Fırkanın nasıl gökten zembille indirildiği, Halk Fırkası ile boğazlaşması ve nihayet kendisine tevdi edilen göstermelik muhalefet vazifesini kat kat aşarak halkın teveccühüne mazhar olmasından -daha doğrusu ehven-i şer görülmesinden- dolayı iktidar çevrelerinde korku yaratması ve bilahare fazla dal budak salmasına fırsat verilmeden derhal fişinin çekilmesi...
Necip Fazıl, Menderes'e epey ümit bağlıyor ve sükut-ı hayale uğruyor da ne yapmasını bekliyordu, anlamış değilim. Şeriat mı ilan etmesini bekliyordu? Olmayacak duaya amin demiş durmuş, benim gördüğüm. Onun haricinde anektodlar epey ilginç. Hele Peker'le ilgili kısımlar. “Kapkara nasipsiz ama…devamıNecip Fazıl, Menderes'e epey ümit bağlıyor ve sükut-ı hayale uğruyor da ne yapmasını bekliyordu, anlamış değilim. Şeriat mı ilan etmesini bekliyordu? Olmayacak duaya amin demiş durmuş, benim gördüğüm.
Onun haricinde anektodlar epey ilginç. Hele Peker'le ilgili kısımlar. “Kapkara nasipsiz ama mert kalabilmiş bir insan”... Çok ilginç bir yorum. Üzerine sayfalarca yazmaya değer. Keza Refik Saydam’la ilgili yorumları da öyle. Çakmak’ı söylemeye bile lüzum yok. Bunları anlatışı muhakkak taraflı ve ateşîn ama epey farklı veçhelere de kapı açıyor, o bakımdan kıymetli. Bir de bu evreleri hep Kemalistlerden okumak bıkkınlık veriyor, biraz da diğer cenah nasıl bakıyor diye merak etmek lazım zira onların tabu addettiği ve meskut geçtiği yerde Necip Fazıl bas bas bağırmakta bir beis görmez.
Okuduğum ilk piyeslerden biri. Fena bir metin değil. Necip Fazıl ideolojik olarak her türlü sorgulamaya açık tutulacak biri ama edebî becerisi yüksek, onu inkâr pek mümkün değil.
“Her ân İstanbul'a doğru kırpıla kırpıla eritilen imparatorluk; ve nihayet, tek çare diye, anlamaksızın düşmanı taklit etmekten başka yol bulamamış politikacılar... Topyekûn sahte kahramanlar ve sırmalı cüceler geçidi Tanzimat; ve..” Şu birkaç cümleden bile Necip Fazıl ve genel olarak İslamcı…devamı“Her ân İstanbul'a doğru kırpıla kırpıla eritilen imparatorluk; ve nihayet, tek çare diye,
anlamaksızın düşmanı taklit etmekten başka yol bulamamış politikacılar... Topyekûn sahte kahramanlar ve sırmalı cüceler geçidi Tanzimat; ve..” Şu birkaç cümleden bile Necip Fazıl ve genel olarak İslamcı sağın Osmanlı tarihine bakışı özetlenebilir. Bu metni de bir Vahdettin apolojisinden başka bir şey değil ama Necip Fazıl’ın takdir etmeyi bırakamadığım vasfı Türkçe yazmakta haiz olduğu mahareti.
“Biz, artık alafrangalığın başladığı 1839 devletiyle ondan 3 asır evvelki devlet arasındaki farkı, Topkapı Sarayına karşılık Mecidiye Kasrı, kâşaneye mukabil kümes saymakta devam edelim.” Çok bayat, çok.
“Mithat Paşanın, veliaht köşküne gidip-Abdülhamid Efendi ile görüştüğü, pazarlığa giriştiği ve «Kanun-i Esası» mevzuunda ondan söz aldığı gibi rivayetler, sadece Abdülhamid düşmanlarının-değersiz ve seviyesiz martavallarından ibarettir.”
“EVET; millî şahlanışın başında 14 - 15 ve Cumhuriyetin ilânında 19 yaşında bir çocuk olan biz, bunca yıl boyunca gördüğümüz, işittiğimiz, okuduğumuz ve mânalandırdığımız şeylerin yekûnu olarak şu hükme varmış bulunuyoruz ki, Birinci Dünya Harbi felâketi ve imparatorluk devletinin çöküşünden sonra Türk haklarını sağlamak yolunda millî bir şahlanışa ilk olarak meydan açma fikri, bu hareketin şefliğini yapan Mustafa Kemal Paşadan önce ve onun şahsında Sultan 6. Mehmed Vahidüddin'indir.” Bütün kitabın özeti. Hiçbir yazmasa sırf bunu yazsa yeterdi aslında. Hem kendini hem bizi yormazdı.
Necip Fazıl’ın kesif Moskof düşmanlığı üzerine tarihi vakaları sıraladığı kitabı. Muhtemelen Soğuk Savaş devrinin etkisi ile ananevi Rus husumetine bir de komünizme karşı nefret boca edilince böyle bir eser ortaya çıkmış. Hamaset ve demogojisinin ötesinde muhteviyatından ziyade Necip Fazıl’ın Türkçe'yi…devamıNecip Fazıl’ın kesif Moskof düşmanlığı üzerine tarihi vakaları sıraladığı kitabı. Muhtemelen Soğuk Savaş devrinin etkisi ile ananevi Rus husumetine bir de komünizme karşı nefret boca edilince böyle bir eser ortaya çıkmış.
Hamaset ve demogojisinin ötesinde muhteviyatından ziyade Necip Fazıl’ın Türkçe'yi kullanışındaki ustalığı tekrar görmek için okudum. Zaten benim için ideolojisinden ziyade bir kıymeti varsa o bu dile olan hâkimiyetidir. Mesela şunun gibi:
.. doğrudan doğruya birbirinin vücut hikmetine düşman olmaktan gelen böyle bir zıddiyet
münaferet, tarihte tektir; ve sadece Türkle Moskofa hâstır:
Onun içindir ki, bütün bu incelikleri düşünmeden sezen halkımızın dilinde Moskof, sade «Moskof» değil. «Moskof Gâvuru»dur.
Türk, ciğerinin tâ içinden gelen bir havayla ve dişlerini gıcırdatarak «Moskof Gâvuru» derken, olanca dayanağını Müslümanlıkta bulur ve gâvurluk mefhumunun başında, soyulmuş çürük patates suratlı çiy ve bomboş gözlü Moskofu görür. Türk'ün gözünde başka milletler Moskofa yaklaştıkları
nisbette düşman ve ondan uzaklaştıkları mikyasta dosttur. Demek ki, Türk'e göre mücerret düşmanlık, mücerret özünü, renk ve çizgilerini Moskofluktan alıyor.
Buradaki dil, klasik Necip Fazıl söylemini aksettiriyor, coşkulu, hamasi ve abartılı ama diğer yandan Türkçe'yi kullanma gücü yüksek. Refik Halit de böyledir.
Komünizmle Rusluğu aynileştirdiği bir yeri de ilave edeyim. Zaten bu kitabı ikisine birden çarpmak için yazdığı çok belli.
“O zamanki Rusların ziraat işlerinde (Mir) dedikleri bir usûl vardı. Bellibaşlı göz sahaları içinde oturanlar ve birbirleriyle münasebette bulunanlar toprağı ortaklaşa ekerler ve mahsulünden ortaklaşa faydalanırlardı. Şahıs veya aile adına «mülkiyet» diye de birşey bilmezlerdi.
Komünizmanın (Kolhos) sistemine benzeyen ve onun en iptidaî şeklini belirten bu tarz, birşeyi bilip de kaldırmanın değil, hiçbir şey bilmemenin eseridir ve kendi iptidaîliği içinde komünizmaya ait bir iptidaîliğin de tercümanı olmak mevkiindedir. Görülüyor ki, sâf komünizma nazariyelerinin Rusya'da tutması ve tutunması, biraz da islâv bünye ve mizaciyle uyuşmasındandır.”
“(Rönesans) neticesinde ve 19. Asır başlarında tahlilini bir kimya kâğıdı kesinliğiyle şuurlaştıran Avrupa medeniyeti, kendi nefs murakabesini şu hükümle mühürlemiştir:
Batı medeniyetinin ismi (Greko-Lâtin)dir ve bu medeniyet, Yunan akıl ve ölçüsü, Roma nizam ve usulü ve Hristiyanlık ahlâk ve hassasiyetinden ibarettir. Bu bakımdan Hristiyanlıkla evlendirilen eski putperest Yunan'a bağlı plâstik vs hendesî akü ve ölçüler tablosu, Batı dünyasının ruh temellerinden başlıcasıdır. O halde dünkü Yunanlının bugünkü (dejenere- mütereddi) vârisi
Yunanlıyı her zaman koruma, bu koruma işinde de Türk ruhunun kökü İslâm'a karşı haç'ı sembolleştirme, dün olduğu gibi bugün de Batılının vaz geçilmez şiari olmakta devam edecek ve şahsiyetli bir dünya görüşü ve onun kuvvetine malik bulunmaktan gayri Türk'e yol kalmayacaktır. İşte. Yunan istiklâlinin biricik faktörü, bu işde bütün Batı dünyasiyle ortaklaşa hareket eden ve 1917'ye kadar bu faktörü elinden bırakmayan Moskof; hakikatte ise o gün-bugün. hiç değişmeyen
kanun!..”
Sunuş kısmında Monty Python göndermesi ile beni cezbeden kitap. Hele Mitridat ile ilgili kısmı çok ilgi çekici. Adana/Kilikya Valisi Cicero’nun Isaurialılarla ilgili yorumunun aynısını asırlar sonra Hoca Saadettin Efendi’nin Çukurova Yörükleri için yapması paralelini yakalaması gibi çok hoş benzerlikler kurmasını…devamıSunuş kısmında Monty Python göndermesi ile beni cezbeden kitap. Hele Mitridat ile ilgili kısmı çok ilgi çekici. Adana/Kilikya Valisi Cicero’nun Isaurialılarla ilgili yorumunun aynısını asırlar sonra Hoca Saadettin Efendi’nin Çukurova Yörükleri için yapması paralelini yakalaması gibi çok hoş benzerlikler kurmasını ayrıca çok beğendim. Roma’nın Anadolu eyaletlerini ihya mı yoksa mahv mı ettiğini bilhassa isyanlar kısmında tartışmak mümkün. Zira Anadolu eyaletleri bir nevi valiler için aşırı vergi ve yolsuzlukla köşeyi dönmek için birebir kabul edilen idari birimler hâline gelmiş. Kesinlikle okuduğum en hoş araştırma kitaplarından biri. Erkeklerin boş vakitlerinde en çok düşündüğü şeyin Roma İmparatorluğu olduğuna dair bir geyik vardı bir ara. Bu kalitede kitaplar sayesinde insanın bu tevatüre inanacağı geliyor.