2 ayın sonunda, kaleme alınan birtakım şeyler işte. Okumayın... Ne vakittir aklım firarda, ne vakittir gönlüm virane... Bir enkazın altında kalmış gibiyim; lakin üzerime devrilen beton bloklar değil, işlediğim günahların o kesif ağırlığı. Nefes alıyorum sanıyorum, oysa ciğerlerime dolan hava…devamı2 ayın sonunda, kaleme alınan birtakım şeyler işte. Okumayın...
Ne vakittir aklım firarda, ne vakittir gönlüm virane... Bir enkazın altında kalmış gibiyim; lakin üzerime devrilen beton bloklar değil, işlediğim günahların o kesif ağırlığı. Nefes alıyorum sanıyorum, oysa ciğerlerime dolan hava değil, gafletin o boğucu isi. "Andolsun o kendini kınayıp duran nefse!" (Kıyamet, 75/2) diye yemin eder Rabbim. İşte bu yemini, boynuma dolanan ve beni yavaş yavaş boğan bir yılan gibi hissediyorum. Kendimi kınıyorum, kendimden iğreniyorum lakin bu kınama beni bir adım öteye, temizliğe götürmüyor. Sadece olduğum yerde, o bataklığın içinde debelenip duruyorum. Debelendikçe batıyor, battıkça daha çok kirlenmiş hissediyorum. Sabahları yüzüme çarptığım su, tenimi temizliyor belki ama ruhumdaki o kapkara lekeleri çıkarmaya yetmiyor. Aynadaki suretim bana yabancı, bana düşman. Gözlerimin feri sönmüş, çünkü o gözler semayı izlemekten yorgun. Zihnim bulanık, çünkü o zihin masivayla (Allah'tan gayrısıyla) dolmaktan sarhoş oldu. Rabbim, "Onların kalpleri, işleyip durdukları günahlar sebebiyle pas oluşmuştur." (Mutaffifin, 83/14) diye buyuruyor. İşte benimdir sanki bu. Kalbim pas tutmuş gibi hissediyorum. Öyle bir pas ki bu, ne nasihat işliyor içine, ne bir Kur'an tilaveti titretiyor, ne de ezan sesi delip geçebiliyor o katı tabakayı. Hissedemiyorum... En büyük cezam buymuş gibi hissediyorum. Taşlaşmış bir kalp ile huzuruna çıkma ihtimali... Günah, etrafımda örülü bir duvar değil artık; günah benim derim olmuş, kemiğim olmuş gibi hissediyorum. Hangi yana dönsem bir isyan, hangi yana baksam bir nankörlük görüyorum kendimde. Yusuf (a.s) zindana atıldığında masumdu, ben ise kendi nefsimin zindanında, suçlu olduğumu bile bile yatıyorum. O, "Rabbim! Zindan bana, bunların beni davet ettiği şeyden daha sevimlidir." (Yusuf, 12/33) demişti iffetinden. Ben ise nefsimin beni davet ettiği o çirkinliklere, o süslü yalanlara yeltenme düşüncesini geçirdim zihnimden. Zindanı saray sandım, zehri şerbet diye içtim. Şimdi ise içim yanıyor, lakin bu yangını söndürecek bir damla gözyaşına bile muhtacım. Bazen bir ayet düşüyor aklıma, beynimden vurulmuşa dönüyorum: "Hevasını (arzularını) kendine ilah edineni gördün mü?" (Furkan, 25/43). Titriyorum... Dışım Müslüman, içim isyan... Dışım sağlam, içim harabat... Ellerim... O elleri semaya kaldırmaya utanıyorum artık. Çünkü o eller belki temiz ama ben neden kirliymiş gibi hissediyorum? "Nereye giderseniz gidin O sizinle beraberdir" (Hadid, 57/4) buyruğu, günahkârlar için ne büyük bir utançtır, bilemezsiniz. O benimleydi, ben o günahı işlerken O oradaydı. O beni izliyordu, ben ise O'nu yok saydım. Bir insan, kendisini Yaratan'ı, rızık veren'i, yaşatan'ı nasıl yok sayar? Ben saydım... Cehaletimden değil, gafletimden; bilmediğimden değil, nefsimin zayıflığından.
Yürüyorum sokaklarda, herkesi kendimden daha hayırlı görüyorum. Şu ağaç benden hayırlı, çünkü Rabbini zikrediyor. Şu taş benden kıymetli, çünkü isyan etmiyor. Der ki Rabbim: "Biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik." (Tin, 95/4-5). İşte o "esfelo safilin" (aşağıların aşağısı) çukurundayımışım gibi hissediyorum. Yüksek binalar, diplomalar, kitaplar, sıfatlar... Hepsi yalanmış gibi. Belki de ben Rabbimi kaybettim, kendimi de o kaybın içinde yitirdim. Kendime mi yüklenirim bilmem lakin iyi şeylerim için bile pişmanım. Dahasını yapamadığım için, 1 TL bile olsa daha fazlasını veremediğim için pişmanım. İyiliğim de pişmanlık, kötülüğümde. Ama sanki tövbem dikiş tutmuyor. Ama sanki iradem bir örümcek ağı, örülmüyor. "İnsan zayıf yaratılmıştır" (Nisa, 4/28) diye buyurdun Rabbim, kabul ediyorum, acizim. Zayıflığım, günahıma mazeret değil, bunu da bilirim. Lakin neden böyleyim, belki de gözünde iyiyim ama neden böyle hissederim? Belki de yazdıklarım gibi değilim, lakin neden, neden, neden ve neden?
Dışarı çıkarım, kalabalık... O korkunç gürültü. Herkesin bir acelesi, bir istikameti var. Benim ise pusulam kırık. Bir caminin önünden geçiyorum, ezan okunuyor. O ses... Eskiden içime işleyen o ses, şimdi beni ezen bir balyoz gibi iniyor tepeme. “Hayya ale'l-felah” (Haydi kurtuluşa) diyor müezzin. Ben ise başımı öne eğip, "Hangi yüzle?" diyorum. "Kurtuluşa çağrılan o temizlerin arasına, bu kirli ayaklarla nasıl basarım?" Utancım, bütün günahımdan da fazladır, bütün sevabımdan da. Yine o ayet takılıyor zihnimin örümcek ağlarına: "Nereye giderseniz gidin, O sizinle beraberdir." (Hadid, 4). Bu ayet, bana bir tehdit gibi geliyor zihnime her takıldığında. O benimle, biliyorum. Şah damarımdan daha yakın, onu da biliyorum. Peki ya ben? Ben kiminleyim? Ben neredeyim? O beni görürken, benim körlüğüm nedendir? Bir perde var sanki aramızda; kendi ellerimle ördüğüm, ilmek ilmek günahtan, gafletten ve benlikten dokuduğum kapkara bir perde. Yırtmaya çalıştıkça dolanıyorum, kaçmaya çalıştıkça düğümleniyorum. Bunca şeyin içinde sürekli, ama sürekli olarak şu ayeti zikrediyorum: "Ey kendi aleyhlerine olarak günahta haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar; doğrusu O, çok bağışlayıcı, çok merhametlidir" (Zümer, 39/53) Tek dayanağımdır bu ayet. Başka bir dalım yoktur bu sözlerden başka.
"Neden?" diye soruyorum ya hani... Belki de cevabı yoktur bu sorunun. Belki de cevap, bu acının ta kendisidir. Belki de Rabbim, "Bilmiyorum" dememi istiyordur sadece. İlmimle, okuduğumla, ezberlediğimle O'nu kuşatamayacağımı; O'nun, benim daracık mantığıma, basiretsiz sorularıma sığmayacağını kafama vura vura öğretiyordur. Bir çok şey okuyorum, bir çok şey biliyorum ama O'nu "bilmiyorum". Ne acı... Sırtında kütüphaneler taşıyan ama tek bir harfin manasına eremeyen o nasipsiz hamallar gibi hissediyorum. Zihnim dolu, kalbim yorgun. Belki de bu yüzden iyiliğimden bile tiksiniyorum. Çünkü o iyiliği yaparken bile içimde bir "ben" var. "Ben verdim", "Ben yaptım", "Ben üzüldüm"... Bu "ben" ne lanet bir perdedir ki, sevabımı günaha, gözyaşımı riyaya çeviriyor. Tövbe ediyorum, "Acaba tövbem samimi mi?" diye şüpheye düşüyorum. Şüphemden tövbe ediyorum, "Bu sefer oldu mu?" diye kibre düşüp, yine günaha giriyorum. İçimdeki bu mahkeme hiç tatil vermiyor. Hakim ben, savcı ben, sanık ben... Ve cellat yine ben. Her nefes alışımda yeni bir dava açılıyor içimde, her susuşumda eski dosyalar dökülüyor önüme. Sadece yaptığım kötülükleri değil, yapmaya niyetlendiğim iyilikleri bile sorgulayan acımasız bir yargıç var içimde. "Bunu Allah için mi yaptın, yoksa nefsin okşansın diye mi?" diye soruyor. Cevap veremiyorum. Susuyorum. Sustukça suçlu bulunuyorum. Kendi gölgemle dövüşmekten, niyetlerimi didik didik etmekten, her hareketimin altında bir riya, her sükûnetimin altında bir gaflet aramaktan bitap düştüm. Zihin, durmak bilmeyen bir çark gibi; dişlileri arasına ruhumu almış, ezdikçe eziyor. Terazim bozuldu artık; neyin günah neyin imtihan, neyin ceza neyin lütuf olduğunu ayırt edemez hale geldim. Bir sisin ortasında, elimi uzatsam boşluğa, adım atsam uçuruma denk gelecekmişim gibi bir korku... Bazen diyorum ki; "Keşke hiç bilmeseydim. Keşke cahil kalsaydım da mesuliyetim az olsaydı." Ama sonra bu düşünceden de utanıyorum. Bilmek yük, bilmemek ziyan; taşımak zor, bırakmak imkansız. Ruhum, kendi labirentinde çıkışı ararken sürekli aynı duvara tosluyor. "Bırak" diyorum kendime bazen, "Düşünmeyi bırak, tartmayı bırak, sadece teslim ol." Ama hayatımın da albenisi burada, hiçbir zaman, hiçbir şeye koşulsuz ve güvenle teslim olmayı nasip etmeyen bir Rabbim var. Biliyorum, benim yoğurdum da böyle yoğrulmuş. Sanırım, ya da belki de beni de böyle görmek istemiş...
Zira sayfalarca kitap deviriyorum, kelimelerin köklerine iniyorum ama Yunus Emre’nin asırlar ötesinden seslendiği o basit ama sarsıcı hakikate tosluyorum: "İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsin, ya nice okumaktır?" İşte benim bütün ıstırabım, bütün o iç gürültüm bu soruda düğümleniyor. Ben "nice okuyanlardanım" ama "kendini bilmeyenlerdenim". Kitapların arasındaki Allah ile kalbimdeki Allah arasındaki mesafe açıldıkça, aklım bir enkaza dönüşüyor. Hz. Mevlânâ, "Zahmet, rahmetin ta kendisidir" diye söyler İhya'da. Lakin ben o zahmeti çekiyorum da, o rahmeti neden göremiyorum? Belki de bu körlük, benim ilmimle ördüğüm o kalın duvardandır. Bildikçe perdem kalınlaşıyor, öğrendikçe "ben biliyorum" zehrine batıyorum. Yine de bazen, hikmetin zirvesi İbn Ataullah el-İskenderî’nin Hikam’ındaki o muazzam teselliye tutunmak istiyorum. Der ki kendisi : "Bazen Allah seni bir şeyden mahrum eder; bu mahrumiyet, hakikatte sana verdiği en büyük bağıştır. Çünkü O, seni başkasıyla meşgul olmaktan koruyup, sadece Kendisine sığınmaya mecbur bırakmıştır." Belki de bana huzuru vermeyerek, beni tatmin etmeyerek, beni o iç huzur lezzetinden mahrum bırakarak; beni Kendi kapısında "aç ve muhtaç" bir dilenci gibi bekletiyordur. Belki de huzur bulunca gideceğimi biliyordur, lezzet alınca kendime pay biçeceğimi biliyordur. Belki de "Sen acı çek ki, sadece Ben'de kalasın." Diyordur. Bu bir kahr mıdır, yoksa kahrın içine gizlenmiş en latif lütuf mudur? Aklım bunu ayırt edemeyecek kadar yorgun, kalbim ise sadece o kapının eşiğinde sızlayan bir yara.
Belki de her şey böyle değildir, ben büyütürüm gözde. Belki de en dipte kalmalıyımdır. Ya da belki de, en güzel yerdeyimdir de kendimi düşen birisi gibi hissederim. O kadar çok belki var ki zihnimde, savrulur giderim yön bilmeden. İyi miyim, kötü mü? Kirli miyim, temiz mi? Hangisi benim, ben kimim ve neden böyleyim. Allah'ım yardım etsin..