Beni bilen bilir, bilmeyen de kendi gibi bilir diye başlayacaktım ama kim nereden bilsin bu kısacık raf ömrümde beni, değil mi? Hasılı kelam, bugün arkadaşımdan bir mesaj aldım: “Dünya Bekârlar Günün kutlu olsuuuun!!!!” Şeklinde, aşırı coşkulu bir mesajdı. 🤣 E,…devamıBeni bilen bilir, bilmeyen de kendi gibi bilir diye başlayacaktım ama kim nereden bilsin bu kısacık raf ömrümde beni, değil mi?
Hasılı kelam, bugün arkadaşımdan bir mesaj aldım:
“Dünya Bekârlar Günün kutlu olsuuuun!!!!”
Şeklinde, aşırı coşkulu bir mesajdı. 🤣 E, Lanthimos şekerimi de çok sevdiğimden midir nedir; o an bu bekârlık, evlilik, çift olma baskısı gibi kavramlar zihnimde hemen The Lobster’ın gri, soğuk, steril dünyasına aktı.
Film bize diyor ki:
“Kimse yalnız kalamaz. Tek kalan da bir hayvan olarak yaşamını sürdürür.”
Bu cümle hem gülünç hem ürkütücüdür. Çünkü film, aslında bizim yaşadığımız toplumun biraz abartılmış bir karikatürünü çizer. Yani o otelde kalan zavallı insanlar, bir bakıma biziz: “Artık biriyle olman gerekiyor!” baskısını her gün türlü şekillerde işiten, yalnızlığı bir kusurmuş gibi taşıyan insanlar.
Doğu toplumlarında, özellikle bizim coğrafyada, bu baskı çok daha derindir. Evlilik bir statü göstergesidir; adeta bir terfidir. Aile ortamlarında bekârlar birey olarak görülmez, düşüncelerine ehemmiyet verilmez.
Sanki “evlenmemiş” biri yarım kalmış gibidir; çünkü kendi eşini bulmamış, bir aile anası ya da babası olmamıştır. Bu nedenle hayatı da “rahat, kolay, sorumsuz” görülür.
Hâlbuki o “rahatlık” dedikleri şey, aslında çoğu zaman toplumsal dışlanmanın, sürekli açıklama yapma zorunluluğunun içindedir.
Bekâr olmak, özgürlükten ziyade, bazen “yetersiz” sayılmaktır.
Evliliğe atfedilen bu kutsiyet, bireysel başarıların üstünü örter. Akademik, ekonomik, entelektüel birikiminiz olabilir ama biri illa ki size dönüp “Eee, ne zaman evleniyorsun?” diye sorar. Çünkü bizde hayat, folklorik bir bakışla üç eşiğe ayrılır:
Doğum
Evlenme
Ölüm
Bu üçlü arasında ikinci eşik, yani evlilik, neredeyse varoluşsal bir mecburiyet gibidir.
Eğer o eşiği atlarsanız, vasfınız sorgulanır.
Üstelik bunu sorgulayanlar çoğu zaman kendi varlığını sadece “ev” ve “çocuk” üzerinden tanımlayan, bu tanımın dışına hiç çıkmamış insanlardır. Yani kimliklerini toplumsal onaydan ibaret bir forma sıkıştırmış kişilerdir.
Burada evliliğe yergi yapmıyorum, zira mutlu birliktelikler elbette vardır.
Ama şu da bir hakikat: Bekâr kalmayı tercih etme hakkımıza karışılmasın, be kardeşim!
Biz biliyoruz mutsuz evlilerin o meşhur halini:
“Ay biz yedik, siz de yeyin bir bok!”
diye kuduranları… 😏
The Lobster tam da bunu anlatır.
Filmde herkesin bir “çift” bulması zorunludur; aksi takdirde hayvana dönüştürülür.
Yani yalnız kalmak, insan olmaktan çıkmakla eşdeğerdir.
Ne kadar tanıdık, değil mi?
Bir noktadan sonra insan düşünmeden edemiyor:
Acaba biz de kendi sosyal habitatımızda, evlenmeyenleri sembolik olarak “hayvanlaştırıyor” muyuz?
Onları da “eksik”, “yabani”, “garip” sayarak toplumun kıyısına mı itiyoruz?
Doğu kültürü, bireyden çok “birlikte olmayı” kutsar.Kadın ya da erkek fark etmez, yalnız olmak bir ayıptır. Bu yüzden bizde “tek başına yemek yemek”, “tek başına sinemaya gitmek”, “tek başına yaşamak” bile tuhaf karşılanır.
Ama Batı sinemasının son yıllarda yaptığı en önemli şeylerden biri, bu yalnızlığı yeniden tanımlamak oldu.
Frances Ha, Gloria Bell gibi filmler bize şunu fısıldar:
“Yalnız olmak, eksik olmak değildir; kendi sesini duymanın en berrak halidir.”
Yorgos Lanthimos’un The Lobster’ı ise bu fısıltıyı bir çığlığa çevirir.
Toplumun “çift ol” baskısını absürtlüğe vardırarak, modern dünyadaki ilişki terörünü yüzümüze vurur.
Çünkü bu filmde aşk bile bir “uyum testi”dir.
Burun kanaman, miyopluğun ya da topallığın bile seni biriyle “eşleştirilebilir” yapar.
Yani aşk, bir algoritmaya indirgenir; birey, duygusal bir makineye.
O yüzden diyorum ki:
Bu film, “bekâr” diye aşağılanan, “tek kalmış” diye acınan herkese gelsin.
Bu film, “insan” olmayı sadece evlilikle ölçen herkese bir tokat gibi insin.
Yaşasın bekârlar, yaşasın Bekarlık Günü ayol! 🤣🤣
Kendimizle, sessizliğimizle, kahvemizle, kitaplarımızla, kedilerimizle çok mutluyuz.
Ve bazen — sadece bazen — tek başına olmak, kalabalığın içinde kaybolmaktan çok daha insancadır.