Bugün denizde yüzdüm, özleyeceğim günü düşündüm. Kıyıda herkes gülerken. Bugün denizde yüzdüm, özleyeceğim günü düşündüm. Hepsi hâlâ kıyıdayken. 10.10.2026 Mert CÖMERT
İnsan hayatının büyük bir kısmını kendisine ait olmayan şeylerin peşinde geçiriyor; başkalarının çizdiği sınırları kendi sınırı sanıyor, kendisine verilmiş bir hayatı sahiplenebilmek için yıllarca onun içinde kendine bir yer açmaya çalışıyor ve belki de bu yüzden, hiçbir şey istemeden yalnızca…devamıİnsan hayatının büyük bir kısmını kendisine ait olmayan şeylerin peşinde geçiriyor; başkalarının çizdiği sınırları kendi sınırı sanıyor, kendisine verilmiş bir hayatı sahiplenebilmek için yıllarca onun içinde kendine bir yer açmaya çalışıyor ve belki de bu yüzden, hiçbir şey istemeden yalnızca olduğu gibi kalabildiği bir yere rastladığında bunun nedenini hemen anlayamıyor. Bazı karşılaşmaların insanda bıraktığı tesadüfsüzlüğü sonradan fark ediyor insan; sanki bütün yolların bir gün aynı yerde kesişmesi gerekiyormuş da biz buna rastlantı diyerek kendimizi kaderin daha anlaşılır bir biçimine inandırıyormuşuz gibi.
Orada hiçbir şeyin olağanüstü olması gerekmiyor; gökyüzü başka yerlerde olduğundan daha mavi değil, akşam daha uzun sürmüyor, rüzgârın insana söylediği başka bir dil de yok aslında, fakat insanın dünyayı algılayışındaki o görünmez mesafe birden ortadan kalkıyor ve hayat, uzun zamandır kendisinden sakladığı yüzünü ilk kez saklamadan gösteriyor. Belki insanın bir yere ait hissetmesi dediği şey de bundan ibaret; toprağın insanı kabul etmesinden çok, insanın o toprağın üzerinde kendisini savunma ihtiyacını kaybetmesi.
Sonra anlıyorsun ki hatırladığın şeylerin çoğu mekânın kendisine ait değil; bir insanın konuşurken sesini nasıl alçalttığı, hiç beklenmeyen bir anda ortaya çıkan kahkahanın akşamın sessizliğine nasıl karıştığı, kimsenin birbirine bir şey kanıtlamak zorunda olmadığı o küçük anların hafızada yıllar sonra bile neden ilk günkü kadar canlı kaldığı… Belki de bir yeri bizim için yaşanır kılan, orada bulunan şeylerden ziyade, orada kendimizden eksiltmek zorunda kalmamamızdır. Çünkü insanın gerçek yalnızlığı kalabalıkların arasında bulunmak değil, bulunduğu yerde kendisinin yalnızca bir kısmına izin verilmesidir.
Bu yüzden bazı yerlere duyulan özlem, mesafeyle açıklanamayacak kadar tuhaftır; insan kilometreleri değil, bir zamanlar sahip olduğu hâli özler ve bunu çoğu zaman yanlış anlayarak bir sokağı, bir manzarayı, bir akşamı özlediğini sanır. Oysa özlenen, bütün bunların arasında sessizce var olmuş bir kendiliktir; dünyanın geri kalanında üzerine örttüğü ne varsa bir süreliğine çıkarabilmiş, hiçbir yere yetişmeden, hiçbir şeyi düzeltmeye çalışmadan, yalnızca orada bulunmanın yeterli olduğuna inanmış bir hâl.
Belki insanın trajedisi de burada başlıyor; kendisini en çok bulduğu yerlerin hiçbir zaman sonsuza kadar kendisine kalmayacağını bilerek bağlanıyor onlara. Çünkü hayat, bize verdiği hiçbir şeyi mülk edinmemize izin vermiyor; insanlar değişiyor, akşamlar tükeniyor, yollar uzuyor ve bir gün insan, ayrılmak istemediği bir yerden ayrılmak zorunda kalıyor. Ardında bıraktığı şeyin hâlâ orada olduğunu bilmek ise vedayı daha da tuhaf kılıyor; hayat orada devam ediyor, insanlar yine aynı seslerle konuşuyor, rüzgâr yine aynı yerlerden geçiyor, yalnızca sen artık o manzaranın içinde değilsin.
Belki veda bu yüzden bir son değil, insanın kendisiyle arasında açılan ilk gerçek mesafedir.
Ve bazı mesafeler vardır ki ne kadar zaman geçerse geçsin kapanmaz; çünkü insan bazen geri dönmek istediği için değil, bir zamanlar orada kim olduğunu unutamadığı için bir yere ait kalır.
17/19/2026
Mert CÖMERT
İnsan bazı sofralara otururken gününü değil, yalnızca yüzünü taşır. İçinde kopan fırtınanın kıyıya bıraktığı hiçbir şeyi kimse görmez; çünkü dalga çekildiğinde deniz yine denizdir. Belki de insanın kaç yüzü olduğu değil, hangi yüzünü hangi sessizliğin önünde bıraktığıdır asıl mesele. Bazı…devamıİnsan bazı sofralara otururken gününü değil, yalnızca yüzünü taşır.
İçinde kopan fırtınanın kıyıya bıraktığı hiçbir şeyi kimse görmez; çünkü dalga çekildiğinde deniz yine denizdir.
Belki de insanın kaç yüzü olduğu değil, hangi yüzünü hangi sessizliğin önünde bıraktığıdır asıl mesele.
Bazı bakışların yanında içindeki çocuk uyanır; bazılarının karşısında ise yıllardır dokunulmamış bir taş kesilir insan.
Ve zaman geçtikçe anlarsın ki değişen her zaman insanlar değildir; bazen insan yalnızca kendisini kimin yanında saklaması gerektiğini öğrenir.
Belki bu yüzden bazı yolların sonuna kadar yürünmez, bazı kapılar açılmaz, bazı isimler yeniden söylenmez.
Çünkü insan, her yeni başlangıçta biraz daha kendinden uzaklaşabilir.
Ve bazen en büyük huzur, yeni bir kıyı aramak değil; ayak izlerinin henüz silinmediği eski bir yerde sessizce kalmaktır.
Çünkü bazı evler, insanın yaşadığı yer değildir; insanın başka hiçbir şeye dönüşmek zorunda kalmadığı yerdir.
09/08/2026
Mert CÖMERT
Bazı dağlar vardır, eteklerinde büyüyen ağaçlar bütün ömürlerini zirveden gelecek tek bir rüzgârı bekleyerek geçirir. Ne kadar uzasalar da gölge hep aynı yerde kalır. Kökler derine indikçe toprağa değil, sessizliğe tutunur. Bir gün fark ederler ki bütün mevsimleri aynı gökyüzüne…devamıBazı dağlar vardır, eteklerinde büyüyen ağaçlar bütün ömürlerini zirveden gelecek tek bir rüzgârı bekleyerek geçirir. Ne kadar uzasalar da gölge hep aynı yerde kalır. Kökler derine indikçe toprağa değil, sessizliğe tutunur. Bir gün fark ederler ki bütün mevsimleri aynı gökyüzüne kendilerini gösterebilmek için yaşamışlardır.
Sonra zaman geçer. Rüzgâr yine eser ama hiçbir dalın adını bilmez. Beklenen iki cümle hiç gelmez. Yükseklerde duran taş, aşağıdaki çatlakları görmez; aşağıdaki çatlaklar ise her yağmurda biraz daha derinleşir. Bazı bakışlar kelimelerden daha ağırdır ve insan bazen en çok söylenmeyenlerden yorulur. Aynaya her baktığında eksik olanın kendisi olduğuna inandırılır. Oysa bazı aynalar en başından beri kırık olur.
Bir gün fırtınanın ne kadar büyük olduğunu anlatmaya çalışırsın. Deniz duymaz, kıyı değişmez. Sessizlik, cevaptan daha uzun sürer. İşte o zaman insan, içindeki bütün cümleleri kâğıda bırakır. Çünkü bazen satırlar, insanların yapamadığını yapar; yargılamaz, susturmaz, yalnızca taşır. Belki de bazı hikâyeler anlaşılmak için değil, taşıyanı biraz olsun hafifletsin diye yazılır.
06/08/2026
Mert CÖMERT
Spoiler içeriyor
Bir eserin hem satır aralarında kaybolmak hem de beyazperdedeki yansımasıyla yüzleşmek, sanatın o eşsiz derinliğini hissetmek adına her daim arzuladığım bir tecrübedir. Defalarca okuyup izlediğim, her seferinde zihnimde yepyeni felsefi kapılar aralayan Otomatik Portakal , tam da böyle bir şaheser.…devamıBir eserin hem satır aralarında kaybolmak hem de beyazperdedeki yansımasıyla yüzleşmek, sanatın o eşsiz derinliğini hissetmek adına her daim arzuladığım bir tecrübedir. Defalarca okuyup izlediğim, her seferinde zihnimde yepyeni felsefi kapılar aralayan Otomatik Portakal , tam da böyle bir şaheser. Stanley Kubrick, en sevdiğim yönetmenlerden biri ve bu eser, onun zekâsının en keskin ürünlerinden. Benim için bu film, sinema tarihinin en önemli köşe taşlarından biridir. Ancak bu "en iyi" olmasından değil; sinema sanatının, izleyiciyi sarsarak sınırları ne denli zorlayabileceğini kanıtlamasından ileri gelir.
Kubrick, bu filmde izleyiciyi rahat ettirmeyi, ona o meşhur konfor alanını sunmayı kesin bir dille reddediyor. Filmin ilk yarısında Alex'in eylemlerinden tiksiniyor, ona haklı bir öfke duyuyorsunuz; lakin sonrasında ona reva görülenler karşısında içinizde derin bir rahatsızlık meydana geliyor. Tam bu vicdani arafta, şahsi ahlakınızın sınırlarında dolaşırken Kubrick zihninize o can alıcı soruyu yerleştiriyor: “Kötülüğü seçebilme özgürlüğü elinden alınmış bir insan gerçekten iyi midir?”
İşte filmin atan kalbi tam olarak burasıdır. Odak noktası şiddetin kendisi değil, özgür iradedir. Bu bağlamda Malcolm McDowell’ın hayat verdiği Alex karakteri, kanaatimce sinema tarihinin en cesur ve meşakkatli performanslarından biridir. Karşımızda; karizmatik, güldüren, dehşete düşüren ve bir o kadar da çocuksu kalabilen kompleks bir figür var. İzleyici onun yaptıklarından nefret ederken dahi gözünü ekrandan alamıyor. Bu ikiliği yaşatabilmek, eşine az rastlanır bir oyunculuk başarısıdır.
Eseri estetik, toplumsal ve kişisel bir perspektifle ele aldığımızda, bilhassa değer verdiğim ve altını çizmek istediğim birkaç mühim nokta bulunuyor. Evvela filmin en büyük başarısı şiddeti yalın bir vahşetle göstermek değildir; şiddetin estetik, müzik ve koreografiyle sunulduğunda insanı nasıl rahatsız edecek kadar içine çekebileceğini kanıtlamasıdır. Kubrick, algılarımızla bilerek ve isteyerek oynamaktadır. Kubrick’in sütü seçmesi de kanaatimce tesadüf değildir. Süt; çocukluğu, masumiyeti ve insanın en saf dönemini çağrıştıran evrensel bir simgedir. Filmin daha ilk dakikalarında bu masumiyet sembolünün, şiddetin adeta bir hazırlık ritüeline dönüşmesi; seyirciye bozulmuş bir dünyanın kapısını aralar. Şiddet başlamadan önce masumiyet kirletilir.
Bu sembolik tercih, Alex’in özel yaşamında karşımıza çıkan detaylarla da desteklenir. Odasında gördüğümüz oyuncaklar, çizgi romanlar ve ergenlik dönemini çağrıştıran dekorlar; onun yalnızca biyolojik olarak büyüdüğünü, fakat duygusal ve ahlaki olgunluğa erişemediğini düşündürür. Kubrick, çocukluğu çağrıştıran imgeler ile yetişkin şiddetini aynı kadraja yerleştirerek seyircinin zihninde rahatsız edici bir tezat inşa eder. Belki de filmin en ürpertici tarafı tam olarak budur: Kötülüğün her zaman karanlık ve ürkütücü bir yüz taşımadığını; kimi zaman çocukluğu, saflığı ve gündelik hayatı çağrıştıran sembollerin ardına gizlenebildiğini gösterir. Bu görsel dil, filmin açılışındaki Korova Milk Bar’da yer alan kadın heykelleriyle de derinleşir. İlk bakışta yalnızca sıra dışı bir dekor gibi görünen bu heykeller, dikkatle incelendiğinde insan bedeninin bir eşyaya, bir kullanım nesnesine indirgenmesini simgeler. Kadın bedeni, üzerinde oturulan bir masa ya da süt dağıtan mekanik bir araca dönüşmüştür. Kubrick böylece daha ilk sahnelerde insanın araçsallaştırılması fikrini seyircinin bilinçaltına işler. Belki de filmin en ironik tarafı da budur: Başlangıçta başkalarını yalnızca kendi arzuları için kullanan Alex, hikâye ilerledikçe devletin ve toplumun elinde aynı şekilde bir nesneye dönüşecektir. Kubrick, filmin finalinde söyleyeceği sözü, daha ilk dakikalarda sessizce fısıldamaktadır. Bir diğer husus, devlet ile suçlu arasındaki o kalın çizginin ustalıkla bulanıklaştırılmasıdır. Başlangıçta Alex tek başına zalimken, filmin ikinci yarısında sistemin kendisi devasa bir zalime dönüşür. Film, bireyin ilkel şiddeti ile soğukkanlı iktidarın şiddetini amansızca karşı karşıya koyar.
Çoğu kişinin gözden kaçırdığı en acı gerçeklerden biri de şudur: Filmde neredeyse herkes Alex’i kendi menfaati için kullanır. Devlet onu bir deney malzemesi olarak görürken, muhalifler siyasi bir propaganda aracına çevirir; ailesi ise işlerine öyle geldiği için onu bir çırpıda gözden çıkarır. Alex salt bir fail olmaktan çıkıp, zamanla herkesin faydalandığı bir nesneye dönüşür. Bu durum, eserin insanı araçsallaştırma eleştirisini zirveye taşır. Filmdeki ince detayların en vurucusu ise kuşkusuz Beethoven sevgisidir. İnsan ruhunun en yüce, en zarif sanatını temsil eden bir bestecinin müziği, en karanlık karakterlerden biriyle özdeşleşir. Kubrick burada o sessiz ama sarsıcı soruyu sorar: "Sanat, insanı otomatik olarak ahlaklı ve erdemli yapar mı?" Eserin buna cevabı oldukça sert ve gerçektir: Hayır. Fakat Kubrick’in dehası yalnızca bu soruyu sordurmasında değil, seyirciyi de bu ahlaki sorgulamanın doğrudan bir parçası hâline getirebilmesindedir.
Kubrick’in belki de en büyük başarısı, yalnızca karakterlerini değil, seyircisini de filmin bir parçası hâline getirebilmesidir. Alex’in göz kapaklarının zorla açık tutulduğu Ludovico sahnesi, bana göre yalnızca karaktere uygulanan bir işkence değildir. Aynı zamanda seyirciye yöneltilmiş sinemasal bir deneydir. Alex nasıl istemediği görüntülere bakmaya mecbur bırakılıyorsa, biz de Kubrick’in kamerası karşısında gözlerimizi kaçırmak istediğimiz sahnelere tanıklık etmeye zorlanırız. Böylece seyirci, filmi dışarıdan izleyen pasif bir gözlemci olmaktan çıkar; Alex’le birlikte aynı deneyin içine çekilir. Kubrick yalnızca bir hikâye anlatmaz; izleyicisini de o hikâyenin içine hapseder. Tüm bu felsefi altyapıyı, toplumsal eleştiriyi ve bireysel yıkımı tek bir cümlede özetlemem gerekirse, zannediyorum şu ifadeyi kullanırdım: “İnsan, kötülük yapabilme ihtimalini kaybettiğinde melek olmaz; yalnızca programlanmış bir makineye dönüşür.”
Bu yüzdendir ki filmin adı da başlı başına derin bir sembolizm taşır. "Otomatik" kelimesi insanın iradesini kaybetmesini, makineleşmesini ifade ederken; "Portakal" kelimesi canlı, organik ve doğadan gelen insanı temsil eder. Yani makine gibi tıkır tıkır işleyen ama dışarıdan bakıldığında hâlâ canlı görünen bir insan bedeni... İnsanı insan yapan şey, iyiyi seçme erdemi kadar, kötülüğü seçebilme hürriyetine sahip olmasıdır. Aksi takdirde, hepimiz sadece birer otomatik portakaldan ibaret kalırız.
-Mert CÖMERT
Sabahın ilk demleriyle sığındığım bu köşe, aslında dünyadan kaçıp yine kendi zihnime yakalandığım yer. Saat sabahın dokuzundan gecenin onuna kadar, insanlara sırtım dönük, gölgelerin içinde inşa ettiğim bu izole krallıkta sessizce oturuyorum. Dışarıdan bakan bir göz için her şey kusursuz.…devamıSabahın ilk demleriyle sığındığım bu köşe, aslında dünyadan kaçıp yine kendi zihnime yakalandığım yer. Saat sabahın dokuzundan gecenin onuna kadar, insanlara sırtım dönük, gölgelerin içinde inşa ettiğim bu izole krallıkta sessizce oturuyorum. Dışarıdan bakan bir göz için her şey kusursuz. Özenle seçilmiş kelimeler, sarsılmaz bir duruş ve dışarıya çizilmiş iddialı bir vitrin... Herkes o vitrinin ihtişamına, o güçlü figüre hayran; ama kimse o ağır kapıların ardındaki kasanın ne kadar soğuk, ne kadar ıssız olduğunu bilmiyor.
Bu devasa yalnızlığı kendi ellerimle ince ince işledim, farkındayım. Güvensizliğin, şüphenin ve mükemmeliyetçiliğin o ağır taşlarıyla ördüğüm bu duvarlar, beni sahte yüzlerden korurken, zamanla kendi ruhumu da içeri hapsetti. Şunu çok acı bir şekilde tecrübe ettim ki; bu hayatta kimse, bir başkasının zihnindeki o karanlık dehlizlere inemez. Kimse kimsenin gerçek yüzünü tam anlamıyla göremez ve hiç kimse dünyayı benim ruhumun penceresinden seyredemez. Herkesin hayranlıkla izlediği o adamın, geceleri zihnini istila eden o sarsıcı ve fazlasıyla gerçekçi kabuslarla nasıl boğuştuğunu kimse bilmiyor. Sabahın ilk ışıklarıyla gözlerimi açtığımda, zihnimi yırtan tüm o dehşetin aslında hiç yaşanmadığını, sadece beynimin karanlık bir oyunu olduğunu fark etmenin getirdiği o ağır yorgunluktan kimsenin haberi yok.
Şimdi o sahte kalabalıkların yerini, ruhumu dinlendiren cansız yoldaşlarım aldı. Şu an bana en yakın dost; içsel çöküşlerimi ve fırtınalarımı sessizce sırtlayan elimdeki bu deri kaplı defter, çantamın ağırbaşlı misafirleri olan kitaplarım, suskunluğuma eşlik eden telefonum ve dünyayla tüm irtibatımı kesen kulaklıklarım oldu. Zihnimin susmak bilmeyen o yorucu gürültüsünü bastırmak için kendime durmaksızın yeni cepheler açıyorum. Keşfedilmeyi bekleyen yeni rotalar, peşine düştüğüm nadide kokular, mutfakta yaratmaya çalıştığım o kusursuz lezzetler ve beynimi meşgul edecek envaiçeşit hobi... Tüm bunlar, kendi karanlığımda boğulmamak için verdiğim zarif bir hayatta kalma mücadelesi.
İşin aslı, bulunduğum bu araftan hem garip bir haz duyuyorum hem de içten içe ondan kurtulmak istiyorum. Kendi etrafıma inşa ettiğim bu geçilmez fildişi kule sayesinde kalabalıkların içinde adeta görünmez biriyim. İçimde kopan fırtınaları, yaşadığım o sessiz yıkımları kimse bilmiyor ve hiçbir zaman da bilemeyecek. Eskiden etrafına enerji saçan o adam, şimdi kağıtların, ekranların ve melodilerin arasındaki bu ağır felsefi sessizliğin içinde, "Acaba zihnimin bu uçsuz bucaksız labirentlerinde tek başıma yürürken yavaş yavaş deliriyor muyum?" diye soruyor kendine.
Fakat yürüdüğüm bu uzun yolun sonunda, beni düştüğüm bu kuyudan çekip çıkaracak tek bir elin olduğunu çok iyi biliyorum: Kendi elim. Kendimden başka kimsemin olmadığı o mutlak ve soğuk gerçekle yüzleşeli çok oldu. Bir gün o çok güvendiğim, ait olduğumu sandığım evden çıkıp gitmiştim; geri döndüğümde ise o duvarlar artık bana yabancıydı, o ev benim evim değildi. Yıllarca; ruhumu dinlendireceğim, kapısını ardımdan huzurla kapatacağım o 'evi' arayıp durdum. Ta ki o sarsıcı aydınlanmayı yaşayana dek: Yıllarca sokak sokak, insan insan aradığım o yuva, aslında hep bendim. Ben, bunca zaman aradığım o evin ta kendisiydim.
Cemiyet hayatında, iş dünyasının o parlak salonlarında veya kalabalık bir caddede yürürken insanların yüzlerine bakarız. Yüz, ustalıkla dikilmiş bir takım elbise gibidir; bize sadece göstermek istediklerini sunar. Gülümsemeler prova edilmiş, bakışlar terbiye edilmiş, kelimeler özenle seçilmiştir. Fakat ben, bir insanın…devamıCemiyet hayatında, iş dünyasının o parlak salonlarında veya kalabalık bir caddede yürürken insanların yüzlerine bakarız. Yüz, ustalıkla dikilmiş bir takım elbise gibidir; bize sadece göstermek istediklerini sunar. Gülümsemeler prova edilmiş, bakışlar terbiye edilmiş, kelimeler özenle seçilmiştir. Fakat ben, bir insanın gerçekte kim olduğunu anlamak, onun ruhuna dokunmak için her zaman ellerine bakarım. Çünkü eller, ruhun en dürüst ve filtresiz tercümanıdır. Zarafetin, yaşanmışlığın, sessizce çekilen çilelerin ve gizli heyecanların bütün haritası ellerde gizlidir.
Kendi ellerime baktığımda, dışarıya yansıttığım o rasyonel, estetik ve kontrollü dünyanın ardındaki fırtınaları görüyorum. Genç bir zihnin, omuzlarında taşıdığı geleceğin, ideallerin ve o bitmek bilmeyen kusursuzluk arayışının ağırlığı, yenilmiş tırnaklarımda saklı. Zihnimdeki o durmak bilmeyen mesai, içimde kopan lirik fırtınalar ve o ince stres, parmak uçlarımda bir nevi fiziksel isyana dönüşüyor. Bir evrağı imzalarken veya kahve fincanını tutarken ne kadar kendinden emin ve sakin görünürsem görüneyim; ellerim, telaşlı bir ruhun ve derin düşünen bir zihnin sessiz itiraflarını taşıyor.
Sonra babamın elleri düşüyor aklıma… O eller, salt bir beden parçası değil; bir ömrün, taşıdığı büyük sorumlulukların, inşa ettiği bir mirası ayakta tutmanın ve sessiz bir ciddiyetin anıtı gibidir. Biraz şişkindir babamın elleri. Esmer ve beyazın o tezat oluşturan karışımı, cildindeki vitiligo, adeta ruhunun barometresidir. Hayatın zorlaştığı, işlerin veya içsel üzüntülerin ağırlaştığı o karanlık dönemlerde, o beyazlıkların nasıl da sessizce ve inatla yayıldığına şahit olurum. Konuşmaz, şikayet etmez ama teni, onun yerine anlatır tüm yorgunluğunu. Tırnakları her daim tertemizdir; milimi milimine, en dibinden kesilmiş… Ne bir eksik, ne bir fazla. Bu, onun hayata karşı tavrıdır aslında; tavizsiz, düzenli, sıfır hata payıyla yaşamanın ve bir yükü hakkıyla taşımanın fiziksel yansımasıdır.
Ve annemin elleri… O rasyonel ve yorucu dünyanın içinde açan zarif bir çiçek gibi. Narindir, ipek gibi yumuşacıktır. Çabuk kurur; çünkü hayatın sertliğine karşı o kadar da dirençli yaratılmamıştır, hep bir korunmaya, bir özene ihtiyaç duyar. Yanından hiç ayırmadığı o nemlendiriciler, tırnaklarındaki o kusursuz ve bakımlı duruş, sadece bir estetik kaygısı değil, aynı zamanda hayata karşı sergilenen bir zarafet duruşudur. O eller, etrafımızdaki kaosa karşı şefkati ve dengeleyici sükûneti temsil eder.
Bir masanın etrafında toplandığımızda, sadece üç farklı insan değil, üç farklı hayat hikayesi durur o zeminin üzerinde. Benim içsel savaşlarım, babamın sessiz fedakarlıkları ve annemin onarıcı zarafeti…
Bir insanı gerçekten tanımak istiyorsanız, onun süslü cümlelerine veya terzi elinden çıkmış kıyafetlerine değil, ellerine bakın. Zira sözcükler yalan söyleyebilir ama tenin hafızası, o muazzam gerçeği her daim fısıldar.
Mert CÖMERT
03.06.2026
Üzerime kusursuzca oturan kumaşların ve geçtiğim odalarda asılı kalan o ağır maskülen kokunun ardında, kimsenin göremediği yavaş bir çöküş var. İnsanlar omuzlarımdaki yükü parlayan bir imparatorluk tacı sanıyor; uzaktan bakıp ne kadar sarsılmaz, ne kadar ulaşılmaz olduğumu fısıldıyorlar. Oysa bir…devamıÜzerime kusursuzca oturan kumaşların ve geçtiğim odalarda asılı kalan o ağır maskülen kokunun ardında, kimsenin göremediği yavaş bir çöküş var.
İnsanlar omuzlarımdaki yükü parlayan bir imparatorluk tacı sanıyor; uzaktan bakıp ne kadar sarsılmaz, ne kadar ulaşılmaz olduğumu fısıldıyorlar.
Oysa bir zamanlar o kalabalıkların tam ortasında, kahkahası en gür çıkan adamdım.
Şimdi etrafımdaki çemberi kendi ellerimle daralttım. Sessizce. Geri dönüş bırakmadan.
Hayatımdan tek hamlede söküp attığım yüzler, bana bu ıssızlığın nereden geldiğini sormuyor artık. Ben de sormuyorum.
Belki kibir. Belki yorgunluk. Belki sadece alışkanlık.
Ya da insan, kendi kurduğu konforun içinde fark etmeden kafese dönüşür.
Sevdiğim o birkaç insan için dünyayı ateşe verecek bir şey hâlâ içimde duruyor. Ama kimse görmüyor. Görmesin diye uğraşıyorum.
Dışarıya sunduğum o soğuk silüet artık bir tercih değil, bir zorunluluk.
İçeride bir yerlerde hâlâ gülen bir adam var. Ama sesi boğuk. Ben bile zor duyuyorum.
Kurduğum duvarlar kusursuz, pürüzsüz, yıkılmaz… ve havasız.
Sessizliğin ortasında bir masada otururken, camın soğuğunu avucuma bastırıyorum. Bakışlarımı usulca uzağa bırakıyorum ve içeride kopan o sessiz kıyameti yüzüme bulaştırmadan yutuyorum.
Gece daha dürüst.
Herkes o adamın huzurla uyuduğunu sanarken, ben her defasında başka bir karanlığın içinden uyanıyorum.
Nerede olduğumu hatırlamak zaman alıyor, kim olduğumu hatırlamak daha uzun.
Soğuk su yüzümü ayıltıyor ama içimdeki o yenilgiyi temizlemiyor.
Sabah olduğunda tekrar ayağa kalkıyorum: aynı adam, aynı duruş, aynı maske.
Çünkü insanlar gerçeği değil, inandıkları şeyi görmek ister.
Ve ben onlara istediklerini fazlasıyla verdim.
Şimdi geriye tek bir soru kalıyor:
İnsan, kendi elleriyle yarattığı bir efsanenin içinde ne kadar süre nefes almadan yaşayabilir?
İnsanın inşa ettiği o muazzam yapıyı dışarıdan esen hiçbir fırtına sarsamaz. En sert rüzgarlar bile vakur bir duruşun karşısında sadece yön değiştirir. Asıl tehlike surların ötesinden gelmez usulca zihnin eşiğinden içeri sızar. Şüphe insanı dışarıdan değil doğrudan içeriden çökerten yegane…devamıİnsanın inşa ettiği o muazzam yapıyı dışarıdan esen hiçbir fırtına sarsamaz. En sert rüzgarlar bile vakur bir duruşun karşısında sadece yön değiştirir. Asıl tehlike surların ötesinden gelmez usulca zihnin eşiğinden içeri sızar.
Şüphe insanı dışarıdan değil doğrudan içeriden çökerten yegane güçtür. Başlangıçta zararsız bir fısıltı gibi düşer akla sessizce büyür ve ruhun en derin köşelerinde kendine karanlık bir taht kurar.
Piyasaları yönetmek devasa bir serveti inşa etmek ya da çelikten bir iradeyle zirveye tırmanmak dış dünyanın kurallarıyla mümkündür. Kusursuz bir stratejiyle her cepheyi kazanabilirsiniz. Ancak o eşsiz zirvede tek başına duran gücün sahibini diz çöktürecek tek bir silah vardır o da kendi zihninde besleyip büyüttüğü amansız şüphedir.
Dışarıdaki düşman ancak sınırlarınızı zorlar oysa şüphe insanın kendi kendine kurduğu en kusursuz pusudur. O pusuya düşen bir zihin en keskin zekayı bile yavaş yavaş kemirir ve kendi aleyhine çevirir. Zirve ne kadar yüksek olursa olsun temeli sarsan şey rüzgarın şiddeti değil zihnin içindeki o derin çürümedir.
Dışarıdaki hiçbir güç bir insanı tahtından edemez şüphe insanın kendi tacını kendi elleriyle toprağa bırakmasıdır.
Sabahları sizi uyandıran kimse olmadığında, geceleri yolunuzu gözleyen bir çift göz bulunmadığında ve canınızın istediğini dilediğiniz gibi yaşayabildiğinizde… Buna ne ad verirsiniz? Özgürlük mü, yoksa yalnızlık mı?