Geleneksel 31 Ağustos Oslo film izlememizi gerçekleştirelim. 1.İzleme 31 Ağustos 2024 2.İzleme 31 Ağustos 2025 3.İzleme 31 Ağustos 2026 31 Ağustos 2026
Eserimiz; Zen Budizm felsefesi, tanrısız din, boşluk, hiç kimse, hiçbir yerde, hiçlikte yaşamak, ölüm ve dostluk gibi konuları bölüm bölüm işliyor. Platon, Nietzsche, Schopenhauer, Leibniz, Heidegger ve Hegel gibi düşünürlerin Budizm felsefesi üzerindeki görüşlerini, kendi özümsediği şekliyle Zen Budizm felsefesini…devamıEserimiz; Zen Budizm felsefesi, tanrısız din, boşluk, hiç kimse, hiçbir yerde, hiçlikte yaşamak, ölüm ve dostluk gibi konuları bölüm bölüm işliyor. Platon, Nietzsche, Schopenhauer, Leibniz, Heidegger ve Hegel gibi düşünürlerin Budizm felsefesi üzerindeki görüşlerini, kendi özümsediği şekliyle Zen Budizm felsefesini kavranacak biçimde açıklamış. Tüm düşünürlerin perspektiflerini Zen Budizm bağlamında anlaşılır bir biçimde açıklaması beni okurken memnun etti, diyebilirim.
Yer yer konuyu derinleştirdikçe ve bazı konulardan atlamalar yaşandıkça ufak bir karmaşa yaşanıyor; fakat bu karmaşa kısa sürede aşılıyor. Zen Budizm felsefesi, benim hiçlikte birleşimimi, doğayla tek parça oluşumu, kendi benliğimi ve egomu Zen Budizm anlayışıyla tekrar tekrar var ediyor aslında.
Doğayla birleşmek, benliği yok sayarak doğanın tek parçası, egosuz ve varlıksız bir yaşam biçimi sürdürmek, sükûnetin varlığını ve sürdürülebilirliğini artıran görüşler olarak kitapta bolca yer alıyor.
Sen düşünürleri, pratik hayatta bunu uygulayan şairler ve keşişler; Zen Budizmi hakkındaki görüşleri ve şiirleriyle kitapta bolca yer verilmiş diğer felsefeci ve düşünürlerle aynı anda metinde buluşturulmuş. Bunların ayrıldığı ve birleştiği noktaları bir bölümde toplamak ve göstermek başarılı bir işti.
Varlık, hiçlik, sükûnet, benlik, tanrısız din, boşluk, dostluk ve ölüm konularında Zen Budizmin farkındalığına katkıda bulunacak yararlı bir okuma oldu.
Ayrıca bir de pirinç pilavı önemli.
29 Ağustos 2026
Kitap hakkındaki fikirlerimi ve yorumumu yazmadan önce kitabı tanıyarak ve yazar hakkında birkaç bilgi vererek başlamak istiyorum. Namık Kemal, bu esere 1876 yılında, ilk basımı yapılmadan önce “Son Pişmanlık” adını vermek istemiştir. Fakat matbaa ve sansür aşamasında eserin adı “İntibah:…devamıKitap hakkındaki fikirlerimi ve yorumumu yazmadan önce kitabı tanıyarak ve yazar hakkında birkaç bilgi vererek başlamak istiyorum. Namık Kemal, bu esere 1876 yılında, ilk basımı yapılmadan önce “Son Pişmanlık” adını vermek istemiştir. Fakat matbaa ve sansür aşamasında eserin adı “İntibah: Sergüzeşt-i Ali Bey” olarak değiştirilmiş ve bu şekilde basılmıştır.
Dönemin romantizm akımından etkilenen Namık Kemal, eseri bu doğrultuda kaleme almıştır. Eserde aşırı duygusallık, iyilerle kötüler arasındaki keskin çizgi, tesadüfler ve ayrıntılı tasvirler öne çıkmaktadır.
İçeriğinden bahsedecek olursak Ali Bey, eğitim almış ve maddi durumu iyi olan fakat hayat tecrübesinden yoksun bir gençtir. Çamlıca’daki bir gezide tanıştığı Mahpeyker Hanım ile yaşadığı yıkıcı aşk ve tutku, neredeyse hayatına mal olur. Bu tutku ve yıkıcı aşkın, Ali Bey’in çevresindeki insanları da felakete sürüklediği anlatılmaktadır. Yani eser, gerçeği geç fark etmenin trajedisini sunmaktadır.
Dönemin Türk edebiyatındaki ilk edebî eser denemelerinden biri olduğu için eserde bazı kusurların bulunması doğaldır. Örneğin yazarın zaman zaman esere girerek okuyucuya nasihat vermesi, olay akışını kesmesi gibi bazı teknik kusurlar mevcuttur. Namık Kemal coşkulu ve romantik bir dil kullansa da eserde gerçeğe yaklaşma çabasını da gözlemleyebiliyoruz.
Ali Bey, Mahpeyker, Dilaşup Hanım, Ali Bey’in annesi ve diğer yan karakterleriyle birlikte düşünüldüğünde, İntibah’ın dönemin önemli ilk edebî eserlerinden biri olduğu söylenebilir. Bu nedenle eserdeki ufak tefek teknik ayrıntılara takılmadan, öğretici ve etkileyici bir edebî eser ortaya konulduğunu düşünüyorum.
Bu eserden öğrendiğimiz en önemli şey ise kitabın sonundaki cümlede özetlenmektedir: “Son pişmanlık fayda vermez.”
25 Ağustos 2026
Bitik Adam gerçekten bitik adam mı? Her şey olmaya çalışırken bir hiç olan, güç delisi, sürekli kafasında monologlarla süregelen ve kendi kafasında bir savaş hâlinde olan bir bitik adam. Bu kitabı okurken Dinle Küçük Adam kitabı da aklıma geldi. Ayrıca…devamıBitik Adam gerçekten bitik adam mı?
Her şey olmaya çalışırken bir hiç olan, güç delisi, sürekli kafasında monologlarla süregelen ve kendi kafasında bir savaş hâlinde olan bir bitik adam.
Bu kitabı okurken Dinle Küçük Adam kitabı da aklıma geldi. Ayrıca atıfta bulunulan birçok yazar ve filozof da dikkatimi çekti. Giriş bölümünde, sinik yaşanmış bir çocukluğa dair bolca ve ustaca betimlemelere şahit oldum.
Öğretici kalemleri her zaman beğeniyorum. Papini de onlardan biri. Ve konudan konuya değil de olay örgüsüne göre yazılmış bir eser. İçerik; Tanrı, ahlak, güç, adalet arayışı, hiçlik ve kayboluş temalarından oluşuyor.
Her konuya değinirken mutlaka akılda kalıcı bir şeyler söylemeyi başarıyor Papini. Öyle ki monolog sürerken mutlaka akılda kalıcı bir konuya değiniyor ve akılda kalıcılığını pekiştiriyor. Tüm fikirlerini muallakta bırakmadan, açık seçik bir şekilde yazıya dökmüş Papini.
Sert, iğneleyici ve iyi bir polemikçi olduğunu da belirtmek gerekiyor. Onun kalemini beğendim. İntihalden korktuğunu eserinde çokça belirtmiş Papini. Şöyle ki, bilgi kümülatif ilerlese de Papini yeni ve özgün bir fikir ortaya atma derdinde. Bunu da sürekli vurguluyor.
Zaten ben de eseri okurken “Şu yazarın kalemine benziyor.” diye bir fikre kapılmadım. Ama düşünmedim değil: Mutlaka esin kaynakları olmalı diye düşündüm.
Mesela Diogenesçi bir fikir, “köpek gibi saldırgan” vb. Kinik bir hava sezmedim değil. Tabii Papini'nin megaloman fikirleri Kinik felsefeyle de çatıştığı için orada da tam anlamıyla bir zemine oturmadı.
Tuhaftır ki kendisi bir kuşkucu olarak da tanımlamıyor. Çünkü kuşkucuların gerçekliğin olmadığına dair kesin fikirleri vardır, diyor. Oysa Papini, gerçekliğin olmadığına dair de kesin bir fikirde bulunamıyor. Tam bir araftaydı.
Ateistçe sözler, aykırı kelimeler bolca yer alıyordu. İlk zamanlarda ateist, sonra bir dönem Katolik olduğunu okumuştum. Arayıştaydı zaten. Bu kitapta da Papini güç arayışında, kesinlik, doğruluk ve huzur arayışındaydı.
Monologlarla, boğuşmalarla, git-gellerle ilerleyen bir kitap. Bitti. Bir şeyler öğrendik mi? Zaman gösterecek.
15 Ağustos 2026
Mads Mikkelsen oyunculuğuyla filmi taşımış diyebiliriz. Film, haksız bir iftiraya uğrayan kişinin nasıl durumlarla karşılaşacağı üzerine kurulu, her erkeğin izlemesi gereken bir yapım. Lukas kasabada bir öğretmen. Arkadaşının çocuğu Klara ile yakından ilgileniyor; köpeğini gezdirirken onunla sohbet ediyor, şefkatli davranışları…devamıMads Mikkelsen oyunculuğuyla filmi taşımış diyebiliriz. Film, haksız bir iftiraya uğrayan kişinin nasıl durumlarla karşılaşacağı üzerine kurulu, her erkeğin izlemesi gereken bir yapım.
Lukas kasabada bir öğretmen. Arkadaşının çocuğu Klara ile yakından ilgileniyor; köpeğini gezdirirken onunla sohbet ediyor, şefkatli davranışları küçük Klara'nın zihninde yer ediyor. Lukas buhranlı bir dönemden geçiyor; 40 yaşında ve yeni bir ayrılık söz konusu. Oğlu ile ilişkisi de çok çok iyi sayılmaz.
Sonraki bir sahnede, abisinin Klara'ya müstehcen bir video göstermesiyle kurgunun temelleri güçleniyor. Klara'nın evde ve okulda pek ilgi çekememesi, onu hayal dünyasındaki ilk düşüncelerini dışa vurmaya itiyor. Kreş müdürüyle yaptığı bir sohbette, Lukas'ın kendisine cinsel organını gösterdiğini söylüyor. Kreş müdürü bir soruşturma başlatıyor ve iş Lukas'ın tutuklanmasına kadar gidiyor...
Lukas; toplumun bakışları, şüpheler ve haksız muamele karşısında bir insanın neler hissedebileceği konusundaki tüm duyguları izleyiciye geçirmeyi başarıyor. Filmin başındaki huzurlu ve mutlu atmosferin bu şekilde bir kaosla biteceğini, daha ilk sahnelerden bir sorun çıkacağını tahmin ederek anlamıştım.
Yani işin ana fikri: Haksız bir iftiraya maruz kalmamak için bazen iyilik ve şefkatten bile vazgeçilmeli. Ve de özellikle küçük çocuklarla iletişim kurarken daha dikkatli, daha mesafeli olunmalı. Film, sinemaya farklı bir bakış açısı getirdiği için çok beğendim. Hep aynı kurguları izlemek insanı sıkıyor. Bizi uyaran, sarsan bakış açıları getiren filmleri her zaman beğenmişimdir. Bu film de tam olarak öyle bir film...
21 Mayıs 2026
78'den 94'e, editörlere, şair arkadaşlarına ve dostlarına ithafen samimi, içten yazılmış mektuplar. Mektupları okurken bir şiir okuyor hissine kapılabilir, bir romanın sayfası gibi hissedebilirsiniz. Bukowski'nin sözleri böyle tesir edebilir. Metin ya da monolog akarken, bitmeden hemen önce “tak” diye gelen…devamı78'den 94'e, editörlere, şair arkadaşlarına ve dostlarına ithafen samimi, içten yazılmış mektuplar. Mektupları okurken bir şiir okuyor hissine kapılabilir, bir romanın sayfası gibi hissedebilirsiniz. Bukowski'nin sözleri böyle tesir edebilir.
Metin ya da monolog akarken, bitmeden hemen önce “tak” diye gelen bir sözle duyguyu yükseltir ve sonra bitirir; okuyucuya geçirir. Bukowski'nin kalemi böyledir.
Mektupların içerikleri genellikle şöyledir: editör ve şair dostlarını yüreklendirme, destekleme ve hayatla ilgili vurucu düşüncelerini aktarma.
Düşüncelerini kaleme alırken rahatsız eden, düşündüren, içsel yüzleşmeye zorlayan bir bakış ortaya çıkar. Vurucu kelimeleri seçerken aynı zamanda derinliği de sözlerine ekler. Mektup gibi, normal hayatın akışından sıradan sözcükler beklemek olası değildir; üç cümlede bile sanki bir şiir okuyor hissine kapılabilirsiniz. Bu, Bukowski'nin sihirli kalemidir.
Mektuplardan oluşan bu kitap için incelemeden ziyade, kalemine, üslubuna ve anlatım özelliklerine değinmek daha doğru olur. Serbest ölçü kullanır Bukowski. Gündelik dil, sokak ağzı ve argo dahil olmak üzere geniş bir dil yelpazesi vardır. En güçlü yönlerinden biri ise minimalizmdir: az kelimeyle yoğun duygu aktarımı.
Bir diğer önemli nokta ise doğrudanlıktır; sansürsüz, filtresiz ve sınırsız bir anlatım. Bukowski'nin kalemi bu şekilde daha da ilgi çekici hale gelir.
Bu mektuplarda, 78'den 93'e kadar, yine bireyin yalnızlığı ve yabancılaşması; alkol, kaçış ve kendini tüketme; aşkın gerçekçi ve sert yüzü karşımıza çıkar.
90'dan sonra Bukowski, tüberküloz ve lösemi ile mücadele eder. 1994 yılının Mart ayında hayata veda eder.
30 Mart 2026
Oylamaları olsun, 250’ye çok kısa sürede girmiş olması olsun tüm bunlara bakılınca ve de oscar alınca da izlemeye karar verdim. Başlangıçta devrim düşünceleri bulunan grubun, absürt diyebileceğimiz şekilde grup ilişkilerini izledim. Emperyalizmden baskıya, despotluğun eleştirisine; baskıların, savaşların ve diğer sindirilmişlerin…devamıOylamaları olsun, 250’ye çok kısa sürede girmiş olması olsun tüm bunlara bakılınca ve de oscar alınca da izlemeye karar verdim. Başlangıçta devrim düşünceleri bulunan grubun, absürt diyebileceğimiz şekilde grup ilişkilerini izledim. Emperyalizmden baskıya, despotluğun eleştirisine; baskıların, savaşların ve diğer sindirilmişlerin hikâyesi gibi sunulmaya çalışılmış fakat bana geçmedi. Daha çok dalga geçer gibi; müzikleri olsun, kurgusu olsun, sahne atlamaları bana hitap etmedi. 2 saat 40 dakika ayrılacak bir film değil. Oyuncuların ismi filmi taşımış ve Oscar almış; başka bir şey değil.
17 Mart 2026
Başlarken öncelikle şunu söyleyelim: Gilson bu eserinde felsefe ile teolojinin ayrımını ve ilişkisini, Tanrı’nın bilgisine ulaşma imkânını sorguluyor ve araştırıyor. Aquinas çizgisinde ilerleyen bir felsefesi var. Diğer felsefe ve din barıştırması girişimlerinde bulunan herhangi bir felsefeciden biri. Fransa’da yaşayan, akademik…devamıBaşlarken öncelikle şunu söyleyelim: Gilson bu eserinde felsefe ile teolojinin ayrımını ve ilişkisini, Tanrı’nın bilgisine ulaşma imkânını sorguluyor ve araştırıyor. Aquinas çizgisinde ilerleyen bir felsefesi var. Diğer felsefe ve din barıştırması girişimlerinde bulunan herhangi bir felsefeciden biri. Fransa’da yaşayan, akademik felsefe ile uğraşan bir kişi. Türkiye’deki karşılığı Takiyeddin Mengüşoğlu.
Gilson, felsefenin vahiyden bağımsız olarak Tanrı’nın varlığına ve bazı niteliklerine ulaşabileceğini savunur. Aquinas çizgisinde bir felsefe benimsemiştir. Ortaya sürdüğü argümanlar pek dolu ve dolgun gelmedi bana. Dogmatik düşüncelerin zincirlerinden kurtulamamış bir felsefeci olduğunu düşünüyorum. Kitabı bitirdiğimde “Ne gerek vardı?” dedim.
28 Şubat 2026
Mekânım Datça olsun, insan daha ne ister ki zaten? Bilindiği üzere babası, eski Millî Eğitim Bakanımız Hasan Âli Yücel. Şairimiz Can Yücel özelinde; üslubu, kalemi, tüm sanatçı kişiliği dikkate alındığında sert, yalın, gerçekçi ve siyasi iğnelemelerin bulunduğu eserlerinin olduğunu söyleyebiliriz.…devamıMekânım Datça olsun, insan daha ne ister ki zaten? Bilindiği üzere babası, eski Millî Eğitim Bakanımız Hasan Âli Yücel. Şairimiz Can Yücel özelinde; üslubu, kalemi, tüm sanatçı kişiliği dikkate alındığında sert, yalın, gerçekçi ve siyasi iğnelemelerin bulunduğu eserlerinin olduğunu söyleyebiliriz.
Mekânım Datça Olsun şiir kitabında ise doğanın güzelliklerini, tüm o sanata konu olacak, şiire konu olacak güzellikleri kendi sanatı ile bizlerle buluşturan Can Yücel; bu eserinde de Datça’da bulunduğu uzun sürelerde yaşamın içinden gerçek şiirlerini bize sunmuş.
Can Yücel üstadın kalemini ve şiirlerini sevmemizin nedeni; gerçekçi olması, sert üslubunu kendine has betimlemeleriyle ortaya koyduğu şiirleri bizlerle buluşturmasıdır.
Mekânım Datça olsun. Bizim mekânımız neresi olacak?
24 Şubat 2026
Büyük üstat bu şiir kitabında her konuya temas etmiş . Memleket meselelerine de değinmiş, aşka, hüzne, ironiye sivri ve usta şiirsel dili ile temas etmiş. Can Yücel’in şiirlerinde şuna rast geliyoruz: açık bir şiir yok, değindiği meseleleri kapalı, sert dille,…devamıBüyük üstat bu şiir kitabında her konuya temas etmiş . Memleket meselelerine de değinmiş, aşka, hüzne, ironiye sivri ve usta şiirsel dili ile temas etmiş.
Can Yücel’in şiirlerinde şuna rast geliyoruz: açık bir şiir yok, değindiği meseleleri kapalı, sert dille, üslubunun tüm özelliklerini yansıtarak özel şiirler kaleme alıyor. Ve bu şiirleri günümüzde severek okuyoruz.
Siyasi kimliğini açıkça görebildiğimiz şair, memleket meselelerine bahsetmekten de kendini geri tutmamış, ayrıca yaşamış olduğu Datça’yı asla unutmuyor ve sevdiği yazarlara karşı yazdığı şiirleri bu şiir kitabında da bulabilirsiniz.
Üstada sevgi, saygıyla.
22 Şubat 2026