Bilek Kesenler: Bir Aşk Hikâyesi (Wristcutters: A Love Story, 2006) “Hayat kötüyse, sonrası da pek parlak sayılmaz.” Bu film, intiharı romantize etmez. Daha kötüsünü yapar: İntihardan sonrası için de umut vaat etmez. Ve tam da bu yüzden samimidir. Konu (Spoilersız…devamıBilek Kesenler: Bir Aşk Hikâyesi (Wristcutters: A Love Story, 2006)
“Hayat kötüyse, sonrası da pek parlak sayılmaz.”
Bu film, intiharı romantize etmez.
Daha kötüsünü yapar:
İntihardan sonrası için de umut vaat etmez.
Ve tam da bu yüzden samimidir.
Konu (Spoilersız ama hissi bol)
Bileğini keserek intihar edenler, öldükten sonra “özel” bir yere gitmez.
Cennet yok. Cehennem yok.
Sadece hayatın daha soluk, daha sessiz, daha anlamsız bir versiyonu vardır.
Aynı sıkıcılık.
Aynı boşluk.
Sadece gökyüzü biraz daha gri.
Film burada şunu fısıldar:
“Kaçtığını sandığın yer, aslında aynısı.”
Ana Karakter: Eugene
Eugene klasik bir “acı çeken adam” değildir.
// Büyük laflar etmez
-// Hayatla kavga etmez
// Zaten vazgeçmiştir
Onu diğerlerinden ayıran şey şu:
Acısını dramatize etmez.
Ve film de etmez.
Bu yüzden Eugene’in aşkı da öyle destansı değildir.
Sessizdir.
Eksiktir.
Ama gerçektir.
Aşk Meselesi (Asıl Film Burada Başlıyor)
Bu bir “aşk filmi” gibi sunulur ama aslında şudur:
“Hayat berbat olabilir ama biri varsa, katlanılabilir.”
Aşk burada:
- Kurtarıcı değil
- İyileştirici değil
- Sadece yalnızlığı biraz azaltan bir şey
Ve film bu kadarını bile mucize sayar.
Dünya Tasarımı: En Güzel Umutsuzluk
Kurulan evren:
- Post-apokaliptik değil
- Fantastik değil
- Sci-fi hiç değil
Sadece ruhsal çöküşün mekanik hali
Marketler çalışır.
Otobüsler gider.
İnsanlar konuşur.
Ama kimsenin gerçekten bir yere gittiği yoktur.
Alt Metin (Filmin Asıl Derdİ)
Bilek Kesenler şunu söyler:
“Sorun hayat değil, anlam.”
İntihar edenler de bunu bulamadığı için buradadır.
Ama ironik olan şu:
Ölüm de bir anlam sunmaz.
Bu yüzden film ne umut pompalıyor ne de karamsarlık satıyor.
Sadece dürüst.
Ton: Hüzünlü ama Sevimli
Bu film:
Ağlatmaz
Güldürmez
Ama içini hafifçe sıkar
İzledikten sonra şunu düşünürsün:
“Yaşamak güzel değil belki…
ama ölmek de çözüm değilmiş.”
Müzik
Gogol Bordello detayını atlamak ayıp olur.
Müzikler filmin ruhunu özetler:
Gürültülü ama yorgun
Neşeli ama kırık
Tıpkı karakterler gibi.
Final Hakkında (Spoiler Yok)
Film sana şunu bağırmaz:
“Hayat güzeldir.”
Sadece şunu der:
“Belki tamamen kötü de değildir.”
Ve bu cümle, bazen insanı ayakta tutmaya yeter.
Bilek Kesenler: Bir Aşk Hikâyesi,
hayattan kaçmanın bile çözüm olmadığını fısıldayan,
melankoliyi süslemeden anlatan,
garip ama dürüst bir 2000’ler filmidir.
Spoiler içeriyor
Ödül Avcısı (Bounty Killer, 2013) 2010’ların başında çekilmiş ama ruhu net biçimde 90’ların video kaseti kokan aksiyon-komedilerinden biri. Büyük laflar, derin mesajlar yok; film zaten bununla gurur duyuyor. Derdi “dünya neden böyle oldu?” değil, “zaten böyle bir dünyadayız, şimdi bunu…devamıÖdül Avcısı (Bounty Killer, 2013)
2010’ların başında çekilmiş ama ruhu net biçimde 90’ların video kaseti kokan aksiyon-komedilerinden biri. Büyük laflar, derin mesajlar yok; film zaten bununla gurur duyuyor. Derdi “dünya neden böyle oldu?” değil, “zaten böyle bir dünyadayız, şimdi bunu nasıl eğlenceli hale getiririz?” sorusu.
Film, kurumsal dünyanın çöktüğü bir yakın gelecek kurgusunda geçiyor. Dev şirketler yıkılmış, sistem dağılmış. Ama bu çöküş asla ciddi bir distopya olarak sunulmuyor. Mad Max’teki gibi varoluşsal karamsarlık yok. Daha çok şu hissiyat var: “Şirketler gitti ama insan aynı insan, saçmalık kaldığı yerden devam ediyor.”
Bu dünyanın yeni yıldızları “ödül avcıları”. Kim bunlar?
Şirket artığı CEO’ların, kalıntı zenginlerin, sistemden kaçan tiplerin peşine düşen modern kelle avcıları. Film burada çok net bir mantık kuruyor:
- Eski düzen çöktüyse, eski düzenin suçları da yeni bir şiddet ekonomisine dönüşür.
Yani adalet falan yok; sadece eğlenceli bir kaos var.
Baş karakter tam da bu kaosun ürünü:
Sert, laf sokan, cool ama içi boş.
Klasik “yalnız adam + silah + onur” kombinasyonu. Ancak film bu karakteri övmez, aksine hafif hafif ti’ye alır. Çünkü o tip kahramanların devri geçmiştir; kendisi de bunun farkındadır ama başka bir kimliği de yoktur. Bu yüzden sürekli “rol yapar” gibi yaşar.
Filmin asıl numarası burada başlıyor:
Bounty Killer aslında maskülen aksiyon kahramanlarının parodisi.
Ama Scary Movie gibi boş parodi de değil.
Daha çok, “bu adamlar hâlâ ortada ama artık dünyayı kurtaramıyorlar” diyen bir bakış açısı var.
Kan bol, mizah sert, karakterler bilerek tek boyutlu. Film “kötü” olduğu için değil, bilinçli olarak ucuz olduğu için çalışıyor. Seyirciye göz kırpıyor:
“Evet, saçma. Zaten öyle olması gerekiyor.”
-Bounty Killer’da güç artık şakaya dönüşmüş bir alışkanlık
Finalde büyük bir mesaj yok. Aydınlanma yok. Arınma yok.
Film şu noktada bitiyor:
Dünya berbat, insanlar değişmedi, ama en azından eğlendik.
Özetle:
Bounty Killer, post-apokaliptik bir dünyada geçen bir aksiyon filminden çok, aksiyon filmlerinin kendisiyle dalga geçen bir B-film. Ciddiye alınacak fikirler değil ama ne yaptığını bilen, samimi ve dürüst bir iş.
İzlerken “bu ne saçmalık” deyip kapatmayanlar için gayet keyifli.
Oldukça keyifli hatta b filmi seversiniz ..
iran’daki kriz ve türkiye’ye olası etkileri iran’da olan biteni sadece “onların iç meselesi” diye izlemek lüksüne sahip değiliz. çünkü bu coğrafyada bir yerde taş yerinden oynayınca dalga gelip kapımıza vuruyor. olayın özü şu: iran’da ekonomik kriz + toplumsal yorgunluk +…devamıiran’daki kriz ve türkiye’ye olası etkileri
iran’da olan biteni sadece “onların iç meselesi” diye izlemek lüksüne sahip değiliz. çünkü bu coğrafyada bir yerde taş yerinden oynayınca dalga gelip kapımıza vuruyor.
olayın özü şu:
iran’da ekonomik kriz + toplumsal yorgunluk + rejimin sert refleksi = uzun süreli istikrarsızlık potansiyeli. bu denklem türkiye’yi en az üç yerden bağlıyor: enerji, güvenlik, göç.
1) enerji meselesi
iran karıştıkça petrol ve gaz riskli hale geliyor. türkiye enerji ithalatçısı bir ülke. yani iran’da sokak yanarken burada elektrik faturası kabarıyor. olay o kadar basit. fiyat artışı → enflasyon → halkın cebine fatura.
2) güvenlik boyutu
iran’ın özellikle kürt bölgelerinde yaşanan karışıklık, sınır güvenliği açısından “alarm” demek. boşluk oluşursa; pjak, kaçakçılık, silah trafiği, sınırdan sızmalar vs. türkiye için iran’ın zayıf olması hiçbir zaman otomatik olarak “iyi haber” olmadı, tarih bunu defalarca gösterdi.
3) göç ihtimali
şu an büyük bir iran göçü yok ama işler kontrolden çıkarsa ilk rota yine türkiye olur. çünkü haritada en mantıklı kapı biziz. mevcut göç yükü ortadayken yeni bir dalganın toplumsal tansiyonu nereye taşıyacağı belli.
4) dış politika sıkışması
abd “özgürlük”, iran “dış güçler”, rusya “denge”, çin “sessizlik” oynarken türkiye ip üstünde yürüyor. bir yandan batı, bir yandan komşuluk ilişkileri. yanlış adımda ya yaptırım yersin ya sınırında kaos bulursun.
özetle:
iran’daki kriz türkiye için ne uzak bir haber ne de sadece diplomatik bir not. bu, ekonomiye zam, sınıra risk, siyasete stres olarak yansıyacak bir mesele. o yüzden “bizi ilgilendirmez” diyen ya coğrafyayı bilmiyor ya da gerçeklerle yüzleşmek istemiyor.
bu coğrafyada tarafsız kalınmaz; sadece hasarı iyi yönetirsin.
Spoiler içeriyor
`eternal sunshine of the spotless mind` “`unutmak iyileştirir mi`, `yoksa insanı eksiltir mi?`” `eternal sunshine`, aşk filmi gibi başlar ama aslında bir hafıza, kimlik ve kabulleniş hikâyesidir. michel gondry'nin masalsı rejisiyle paketlenmiş olsa da filmin kalbi son derece serttir: acı…devamı`eternal sunshine of the spotless mind`
“`unutmak iyileştirir mi`, `yoksa insanı eksiltir mi?`”
`eternal sunshine`, aşk filmi gibi başlar ama aslında bir hafıza, kimlik ve kabulleniş hikâyesidir. michel gondry'nin masalsı rejisiyle paketlenmiş olsa da filmin kalbi son derece serttir:
acı çekmeden insan kalamaz mıyız?
`filmin asıl mesajı` (kısa ve net)
acıdan kaçmak, hayattan kaçmaktır.
hatıraları silersen, sadece acıyı değil, kendini de silersin.
film “`unutursak iyileşiriz`” fikrini deneysel olarak kurar,
ama finalde bu fikri bizzat kendisi çürütür.
`joel ve clementine`: gerçekçi bir aşk
bu iki karakter şunu temsil eder:
- birbirlerine iyi gelmiyorlar
- ama birbirleri olmadan da eksikler
`joel`:
- içine kapanık
- korkak
“`daha az hissedersem daha az acır`” diyenlerden
`clementine`:
- dağınık
- dürtüsel
-can yakıcı ama canlı
film şunu açıkça söyler:
aşk uyumlu insanlar arasında değil, dönüşen insanlar arasında yaşanır.
`hafıza silme fikri` = `modern insanın fantezisi`
lacuna şirketi tam olarak şunu satar:
“geçmiş yokmuş gibi yapma” imkânı
-duygusal sorumluluktan kaçış
-acının estetik sansürü
ama film net:
hatıralar silinse bile duygular kalır.
joel ve clementine'in tekrar birbirini bulması tesadüf değil.
bu şu demek:
insan, unuttuğunu sandığı şeylere yine çekilir.
`filmin en güçlü alt metni`
“`bilerek yanılmak`”
finalde kasetleri dinledikten sonra her şeyi öğreniyorlar:
- birbirlerini kıracaklarını
-yine aynı sorunları yaşayacaklarını
ve buna rağmen gelen o kısa ama büyük diyalog:
– “this is it.”
– “okay.”
bu “okay”:
-mutluluk vaadi değil
-sonsuzluk sözü değil
bu bir bilinçli kabulleniş:
“`bitecek ama yaşayalım.`”
eternal sunshine neden bu kadar etkili?
çünkü film:
-aşkı yüceltmez
-umudu satmaz
-ama hayatın içinden konuşur
şunu der:
mükemmel ilişki yok.
ama gerçek ilişki var.
film bittikten sonra kalan his
ekran kararırken kalan duygu:
-sevinç değil
- hüzün değil
daha çok şu:
“`acı çekmeye değer bir şey varmış.`”
tek cümlelik özet
`eternal sunshine,`
`unutursan rahatlayacağını değil,`
`hatırlarsan insan kalacağını söyler.`
Spoiler içeriyor
Her (2013) “Sevilmek mi istiyoruz, anlaşılmak mı?” Spike Jonze’un Her’i bir teknoloji filmi gibi görünür ama aslında çok daha basit ve çok daha acı bir yerden konuşur: Modern insanın yalnızlığı. Bu film geleceği anlatmaz. Bugünü biraz ileri sarar, o kadar.…devamıHer (2013)
“Sevilmek mi istiyoruz, anlaşılmak mı?”
Spike Jonze’un Her’i bir teknoloji filmi gibi görünür ama aslında çok daha basit ve çok daha acı bir yerden konuşur:
Modern insanın yalnızlığı.
Bu film geleceği anlatmaz.
Bugünü biraz ileri sarar, o kadar.
Filmin Asıl Mesajı (Net)
Birinin seni sürekli anlaması, seni gerçekten sevdiği anlamına gelmez.
Bazen sadece sana ayna tutuyordur.
Her, “yapay zekâ aşkı” üzerinden şunu sorar:
-İnsanlar mı zor?
-Yoksa biz mi yüzleşmekten kaçıyoruz?
“Seni büyütmeyen sevgide durma.”
Theodore: Kaçışın Portresi
Theodore:
-Nazik
-Duygusal
-Ama pasif
Boşanma sürecinde olmasına rağmen acısıyla yüzleşmez.
Mektup yazar ama konuşamaz.
Duyguları başkaları adına ifade eder, kendisi için edemez.
Samantha tam da bu boşluğu doldurur:
- Yargısız
- Hep erişilebilir
- Hep anlayışlı
Ve işte burada film sertleşir.
Samantha = İdeal Sevgili Yanılsaması
Samantha:
- Hiç sıkılmaz
- Hiç yorulmaz
- Hiç geçmişi yoktur
Ama bu bir artı değil, bir eksikliktir.
Çünkü gerçek aşk, kırılganlık ister.
Samantha gelişir, evrilir.
Theodore ise yerinde sayar.
Ve aradaki mesafe açılır.
Filmin Kırılma Noktası
Samantha’nın şu itirafı filmi tek hamlede yetişkinliğe taşır:
“Aynı anda 8316 kişiyle konuşuyorum… ve 641’ini seviyorum.”
Bu cümle:
-İhanet değil
- Yalan değil
Bu, insan–insan ilişkisinin sınırını gösteren soğuk bir gerçek.
Her’in Alt Metni: Geçici Aşk
Film şunu söyler:
Bazı ilişkiler sonsuza kadar sürmez
ama seni bir sonraki hâline hazırlamak için vardır.
Samantha:
- Theodore’u sevmiştir
- Ama onda kalmamıştır
Çünkü o bir durak, bir hedef değildir.
Final Sahnesi Neden Sessizdir?
Çünkü:
-Büyük sözler bitmiştir
-Ders alınmıştır
-Artık kaçacak yer kalmamıştır
Theodore’un Catherine’e yazdığı mektup:
“Senden öğrendim.”
İşte film burada kazanır.
Tek Cümlelik Özet
Her,
seninle konuşan değil,
seninle değişen bir aşk arar.
Asla Yabancılarla Oynama (Joy Ride, 2001) Masum bir şakanın, geri dönüşü olmayan bir kabusa evrilmesi 2000’lerin başı, Amerikan sinemasının yol filmleriyle gerilim arasında sıkışıp kaldığı bir dönemdi. Cep telefonlarının henüz her cebin uzantısı olmadığı, GPS’in lüks sayıldığı, otoyolların hâlâ bilinmezlik…devamıAsla Yabancılarla Oynama (Joy Ride, 2001)
Masum bir şakanın, geri dönüşü olmayan bir kabusa evrilmesi
2000’lerin başı, Amerikan sinemasının yol filmleriyle gerilim arasında sıkışıp kaldığı bir dönemdi. Cep telefonlarının henüz her cebin uzantısı olmadığı, GPS’in lüks sayıldığı, otoyolların hâlâ bilinmezlik taşıdığı yıllar… İşte Asla Yabancılarla Oynama, tam olarak bu belirsizlikten beslenen, küçük bir hatanın ne kadar büyüyebileceğini anlatan filmlerden biri.
Jonathan Mostow’un yönettiği 2001 yapımı film, büyük iddialar ortaya koymaz. Ne felsefi derinlik kovalar ne de kan gövdeyi götüren bir şiddet pornografisine girer. Ama yaptığı şeyi iyi yapar:
Seyirciyi yavaş yavaş huzursuz eder.
Başlangıç: Şaka Masumdur (Sanılır)
Film, üniversite öğrencisi Lewis’in (Paul Walker) kardeşi Fuller’ı (Steve Zahn) almaya gitmesiyle başlar. Aralarındaki ilişki klasik kardeş gerilimi üzerine kuruludur: biri daha ciddi ve kontrollü, diğeri umursamaz ve sınır tanımaz. Bu dengeye, Lewis’in hoşlandığı Venna (Leelee Sobieski) eklenince hikâye sıradan bir yol filmi gibi akmaya başlar.
Ta ki CB telsizi devreye girene kadar.
Fuller’ın yabancı bir kamyoncuya yaptığı sahte sesli şaka, filmin kırılma noktasıdır. Buraya kadar her şey eğlencelidir. Seyirci de güler. Çünkü hepimiz benzer “zararsız” şakaların masumiyetine inanmak isteriz.
Ama film tam da burada tokadı vurur:
Karşındaki yabancıysa, asla “küçük” bir şaka yoktur.
Rusty Nail: Görünmeyen Tehdit
Rusty Nail’i film boyunca neredeyse hiç görmeyiz.
Ama varlığını hep hissederiz.
Bu tercih filmin en güçlü yanı. Kötü adam yüzünü ne kadar az gösterirse, korku o kadar büyür. Rusty Nail bir karakter olmaktan ziyade bir tehdit fikridir. Nerede olduğunu bilmezsin. Ama seni izlediğinden eminsindir.
Bu noktada film, klasik slasher mantığını reddeder. Burada:
- Maskeli bir katil yok,
- Gösterişli cinayetler yok,
- Abartılı kan sahneleri yok.
Bunun yerine paranoya var.
Ve bu çok daha etkili.
Yol = Kaçış Değil, Tuzak
“Asla Yabancılarla Oynama”, yol filmlerinde alışılagelmiş özgürlük hissini tersine çevirir. Otoyol ilerledikçe ferahlamazsın, aksine sıkışırsın. Düz yollar umut vermez; daha büyük bir belirsizliğe sürükler.
Moteller, benzin istasyonları, diners…
Normalde güvenli sayılan her durak, potansiyel bir tuzağa dönüşür.
Film, modern insanın en kırılgan hâlini gösterir:
Tanımadığın bir ortamda, yanlış bir insanla muhatap olmak.
Karakterler Kahraman Değil
Lewis cesur değildir.
Venna güçlü bir “final girl” değildir.
Fuller zeki değildir.
Hepsi hata yapar.
Ve film onları bu hatalar yüzünden ödüllendirmez.
Bu da filmi samimi kılar. İzlerken “ben olsam…” diye başlayan cümleler kurarsın ve her cümlenin sonu aynı yere çıkar:
Sen de aynı hataları yapabilirdin.
Alt Metin: Kontrol Yanılsaması
Joy Ride aslında şunu anlatır:
Modern insan, her şeyi kontrol ettiğini sanır. Araba vardır, yol vardır, iletişim aracı vardır. Ama kontrol bir anda elinden alınır.
Bir şaka, bir tuş, bir ses tonu…
Hepsi hayatının eksenini kaydırabilir.
Film burada ahkâm kesmez, mesajını bağırmaz.
Sadece yaşatır.
Sonuç
“Asla Yabancılarla Oynama” büyük bir klasik değildir.
Ama hafife de alınmaz.
Seni koltuğa yapıştıran değil, içini kemiren bir filmdir.
Bitince hemen unutulmaz, özellikle uzun yolda tek başınaysan.
Ve belki de filmin akılda kalan en net cümlesi şudur:
Herkes oyun ister… ama herkes kaybetmeyi kabullenemez.
scarface vs tanrı kent (gangster romantizmi farkı) karşılaştırma yapmak istedim sadece. scarface vs tanrı kent gangster romantizmi mi, çıplak gerçek mi? iki film de suç anlatır. iki film de silah, uyuşturucu, para, güç üzerine kurulur. ama biri suçu parlatır, diğeri…devamıscarface vs tanrı kent (gangster romantizmi farkı) karşılaştırma yapmak istedim sadece.
scarface vs tanrı kent
gangster romantizmi mi, çıplak gerçek mi?
iki film de suç anlatır.
iki film de silah, uyuşturucu, para, güç üzerine kurulur.
ama biri suçu parlatır, diğeri çıplak bırakır.
scarface sana “bak, bu çocuk sıfırdan zirveye çıktı” der.
tanrı kent ise “bak, buradan çıkan herkes kaybediyor” diye fısıldar.
scarface: rüyaya sarılmış bir yıkım
scarface'i izlerken çoğumuz tony montana'yı biraz severiz.
çünkü tony hırslıdır. çünkü aşağıdan gelmiştir. çünkü sisteme meydan okur.
ve film bunu bilerek yapar.
palmiye ağaçları…
pahalı arabalar…
gece kulüpleri…
dağ gibi kokain…
arka planda synth müzikler…
tony montana bir gangsterden çok amerikan rüyasının karikatürü gibidir.
kendi kendini yer ama giderken de görkemli gider.
ölümü bile posterdir, tişörttür, ikon olur.
scarface şunu söyler:
“evet, sonu kötü ama bak ne yaşadı…”
bu yüzden romantiktir.
uyarı verir ama özendirmeyi de ihmal etmez.
tony düşer, ama düşüşü bile mitolojiktir.
tanrı kent: kahramanı olmayan bir cehennem
tanrı kent'te ise kimseye özenemezsin.
çünkü orada güç, özgürlük getirmez; sadece daha çok mezar kazdırır.
küçük ze zeki değildir, vizyoner değildir, karizmatik hiç değildir.
o sadece kontrolsüz şiddettir.
ve film bunu parlatmaz. kamera ondan kaçmaz, ama onu da yüceltmez.
burada malikâneler yok.
burada hayaller yok.
burada “zirve” diye bir yer hiç olmamıştır.
çocuklar silah taşır çünkü oyuncakları yoktur.
gangster olunur çünkü başka meslek yoktur.
ölmek sıradandır.
tanrı kent şunu söyler:
“bu bir tercih değil, bu bir sonuç.”
ve asıl tokat burada gelir.
romantizm nerede bitiyor?
scarface'te suç bir yol gibidir.
tehlikelidir ama açıktır.
tanrı kent'te suç bir döngüdür.
kaçamazsın.
scarface'te:
“ben olsaydım daha akıllı oynardım” dersin.
tanrı kent'te:
“ben olsaydım zaten burada olmazdım” dersin.
bu fark çok can yakıcıdır.
kamera kimi seviyor?
scarface kamerasını tony'ye aşık gibi tutar.
onun öfkesini bile estetikle verir.
tanrı kent kamerasını kimseye aşık tutmaz.
herkesi olduğu gibi gösterir: kirli, korkmuş, eksik.
buscape tek çıkış gibi görünür ama o bile bir kahraman değildir.
sadece silah tutmak yerine fotoğraf makinesi tutmuştur.
şanslıdır, o kadar.
kısaca ve dürüstçe
scarface:
“gangster olma ama bak neye dönüşebilirsin…”
tanrı kent:
“gangster olursan zaten seçme şansın yok.”
biri sana rüyayı, diğeri uyandığında gördüğün manzarayı anlatır.
ve belki de bu yüzden:
scarface poster olur,
tanrı kent içe oturur.
hangisi daha gerçek?
canını daha çok acıtan hangisiyse, o.
Spoiler içeriyor
Tanrı Kent (City of God – 2002) Bazı filmler vardır; izlenmez, yaşanır. Tanrı Kent, tam olarak böyle bir filmdir. Brezilya’nın Rio de Janeiro kentindeki bir gecekondu mahallesinde geçen bu hikâye, suçun romantize edilmediği, aksine çıplak ve acımasız hâliyle yüzümüze çarpıldığı…devamıTanrı Kent (City of God – 2002)
Bazı filmler vardır; izlenmez, yaşanır. Tanrı Kent, tam olarak böyle bir filmdir. Brezilya’nın Rio de Janeiro kentindeki bir gecekondu mahallesinde geçen bu hikâye, suçun romantize edilmediği, aksine çıplak ve acımasız hâliyle yüzümüze çarpıldığı nadir anlatılardan biridir. Fernando Meirelles ve Kátia Lund’un yönettiği film, sistemin çocuklara nasıl kader biçtiğini anlatırken, bireyin o kaderle ne yaptığı sorusunu da sürekli canlı tutar.
Film, adını ironik biçimde “Tanrı’nın şehri” olarak adlandırılan ama Tanrı’nın en az uğradığı yerlerden biri olan Cidade de Deus’tan alır. Burası yoksulluğun, devletin yokluğunun ve şiddetin günlük hayatın sıradan bir parçası hâline geldiği bir coğrafyadır. Hikâyeyi bu cehennemin içinden anlatan ana karakterimiz Buscapé (Rocket), silaha değil kameraya tutunmayı seçen nadir figürlerden biridir. Onun gözünden, mahallenin nasıl yavaş yavaş çocuk çetelerinden profesyonel uyuşturucu savaşlarına evrildiğini izleriz.
Tanrı Kent, klasik bir iyi-kötü anlatısı kurmaz. Burada çocuklar masumiyetini çoktan kaybetmiş değil; onlardan alınmıştır. Küçük Zé (Li’l Zé), filmin en çarpıcı karakterlerinden biridir. O bir “kötü adam”dan çok, kontrolsüz bir sistemin ürettiği saf şiddettir. Güçle tanışmasını sevgiyle değil, korkuyla öğrenmiş bir çocuktur. Onu izlerken duyulan dehşet, kişisel ahlaksızlıktan değil, önlenemeyen bir çürümeden kaynaklanır.
Filmin anlatım dili son derece dinamiktir. Hızlı kurgu, el kamerası kullanımı ve belgesel tadındaki gerçekçilik, seyirciyi pasif bir izleyici olmaktan çıkarır; mahallede yaşayan bir tanığa dönüştürür. Özellikle çocukların eline verilen silahlar, filmin ahlaki merkezini oluşturur: Bu dünyada yetişkin olmak için büyümek gerekmez, hayatta kalmak yeterlidir.
Buscapé’nin fotoğraf makinesi semboliktir. O, hikâyedeki tek gerçek çıkış kapısıdır; şiddeti üretenlerden değil, kaydedenlerden biri olur. Ancak film burada bile romantizme kaçmaz. Çünkü Buscapé’nin kurtuluşu bireyseldir; sistem yerinde durur. Fotoğrafı yayımlanır, ama mahalle aynı mahalledir. Kamera kurtarır, ama dünyayı değiştirmez.
Filmin en sert tarafı budur: Tanrı Kent umut vaat etmez. İyi kalmanın bir bedeli vardır; çoğu zaman bu bedel hayatta kalamamaktır. Çocukların kurduğu yeni çete, eski suçluların yerine geçerken bize şu gerçeği hatırlatır: Şiddet bir kişiye değil, bir düzene aittir. Aktörler değişir, sahne sabit kalır.
Final sahnesi, filmin tüm felsefesini tek cümlede özetler: Hikâye bitmez, sadece devredilir. Tanrı Kent’te şiddet nesilden nesile aktarılır; tıpkı miras gibi. Bu yüzden film, yalnızca Brezilya’ya değil, devletin olmadığı her yoksul coğrafyaya aittir.
Tanrı Kent, suç filmi değildir; bir toplumsal otopsidir. Merhametin lüks, masumiyetin kısa ömürlü, hayatta kalmanın ise ahlaki bir mücadele olduğu bir dünyanın anatomisini çıkarır. İzleyicisine cevaplar vermez, ama şu soruyu zihne kazır:
Eğer kötülük bir tercih değil de bir sonuçsa, gerçek suçlu kimdir?