the protector (2026) gelecekte savaşların sebebi petrol değil. su. dünyada içilebilir su neredeyse bitmiş. geriye kalan kaynaklar ise artık devletlerden, şirketlerden ve paralı adamlardan daha değerli. film de buradan giriyor. ama öyle büyük laflarla başlayan, sonra iki saat boyunca efekt…devamıthe protector (2026)
gelecekte savaşların sebebi petrol değil.
su.
dünyada içilebilir su neredeyse bitmiş. geriye kalan kaynaklar ise artık devletlerden, şirketlerden ve paralı adamlardan daha değerli.
film de buradan giriyor.
ama öyle büyük laflarla başlayan, sonra iki saat boyunca efekt gösteren klasik kıyamet sonrası filmlerden değil.
daha kirli.
daha küçük.
daha umutsuz.
insanların medeniyeti kaybetmesinden çok, insan kalmayı bırakmasını anlatıyor.
başroldeki karakterin derdi dünyayı kurtarmak değil.
kahraman olmak hiç değil.
hayatta kalmak.
ve elindeki son şansı kaybetmemek.
filmin en güzel tarafı da burada.
çünkü karakterler “iyi adam-kötü adam” diye ayrılmıyor.
herkesin bir hesabı var.
herkesin sakladığı bir şey var.
ve suyun değeri arttıkça insan hayatının değeri düşüyor.
the protectorın atmosferi de filmin en güçlü taraflarından biri. kuraklık, boş araziler, terk edilmiş yapılar ve sürekli hissedilen tehdit duygusu filmi klasik bilimkurgu macerasından çıkarıp post-apokaliptik bir hayatta kalma hikâyesine yaklaştırıyor.
ama film kusursuz değil.
özellikle senaryo, kurduğu dünyanın hakkını tam olarak veremiyor.
böyle bir fikirden çok daha sert, daha karanlık ve daha vurucu bir film çıkabilirmiş.
bazı karakterler yüzeyde kalıyor.
bazı olaylar da fazla kolay çözülüyor.
insanın aklına sürekli aynı cümle geliyor:
“bunun potansiyeli çok daha büyüktü.”
çünkü suyun petrol kadar değerli olduğu bir dünya düşünün.
bir damla su için insanların birbirini öldürdüğü bir gelecek.
medeniyetin çöktüğü, ahlakın lüks hâline geldiği bir düzen.
buradan müthiş bir distopya çıkar.
film ise zaman zaman o büyük fikrin yanında küçük kalıyor.
yine de türü sevenler için izlenebilir.
özellikle mad max, the road, book of eli, finch gibi kıyamet sonrası atmosferleri seviyorsanız, burada da tanıdık bir dünya bulacaksınız.
ama filmin bence en güzel cümlesi afişte yazmıyor:
geleceğin en değerli şeyi altın değil.
su.
ve su bittiğinde insanın neye dönüşeceğini kimse bilmiyor.
`whisky`, yönetmenler `juan pablo rebella` ve `pablo stoll` imzalı, minimalizmiyle öne çıkan bir uruguay filmi. `jacobo` ve `marta`'nın hayatı neredeyse hareketsizdir. kamera sabit, diyalog az, yüzler donuk. “`whisky`” kelimesi bile filmde bir poz verme anında söylenir; yani sahte bir gülümsemenin…devamı`whisky`, yönetmenler `juan pablo rebella` ve `pablo stoll` imzalı, minimalizmiyle öne çıkan bir uruguay filmi.
`jacobo` ve `marta`'nın hayatı neredeyse hareketsizdir. kamera sabit, diyalog az, yüzler donuk. “`whisky`” kelimesi bile filmde bir poz verme anında söylenir; yani sahte bir gülümsemenin işaretidir. bu, filmin temasını özetler..
insanlar birlikte görünür, ama içten içe ayrı yaşar.
sahte evlilik oyunu romantik bir yakınlaşmaya dönüşmez. hollywood olsa duygu patlaması olurdu. burada ise duygu, bastırılmış hâliyle kalır. sessizlik, replikten daha yüksek konuşur.
film;
-yalnızlığın sıradanlığını,
- rutinlerin insanı nasıl görünmez kıldığını,
- “bir hayatı ıskalamış olma” hissini anlatır.
komedi kısmı da buradan gelir zaten:
absürt değil, buruk bir mizah. gülümsetirken içini hafifçe boşaltır.
varoluş çizgisine bağlayayım bari ..
bazen insan büyük trajedilerle değil,
küçük tekrarlarla kaybolur.
whisky, bağırmadan anlatan bir yalnızlık filmi.
jim carrey şöyle demişti: "63 yaşındayım, eğer 25 yaşıma geri dönme şansım olsaydı, genç halime şunları söylerdim: 1. eklemleriniz bozulmuyor, alışkanlıklarınız bozuluyor. " 2. Duruşunuzu düzeltin. Kambur durmak zamanla omurganızı, kalçalarınızı ve dizlerinizi sıkıştırır. Dik durun, omuzlarınızı geriye çekin, pelvisinizi…devamıjim carrey şöyle demişti:
"63 yaşındayım, eğer 25 yaşıma geri dönme şansım olsaydı, genç halime şunları söylerdim:
1. eklemleriniz bozulmuyor, alışkanlıklarınız bozuluyor. "
2. Duruşunuzu düzeltin.
Kambur durmak zamanla omurganızı, kalçalarınızı ve dizlerinizi sıkıştırır.
Dik durun, omuzlarınızı geriye çekin, pelvisinizi nötr tutun. Duruş, eklemleri her türlü esnemeden daha fazla korur.
3. Her gün yürüyün.
Hareket, vücudunuzun kendi eklem yağlayıcısı olan sinoviyal sıvının akışını sağlar.
Otuz dakika yürüyüş, dolaşımı iyileştirir ve herhangi bir zorlanma olmadan sertliği azaltır.
4. Kalça fleksörlerinizi esnetin.
Bütün gün oturmak onları kısaltır ve gergin kalça fleksörleri belinizi ve dizlerinizi çeker.
Her gün her iki taraf için otuz saniye boyunca yapılan bir lunge esneme hareketi, bu gizli gerginliği ortadan kaldırır.
5. Kalça kaslarınızı güçlendirin.
Zayıf kalça kasları, dizlerinizin ve kalçalarınızın eksik gücü telafi etmesine neden olur.
Kalça köprüsü, istiridye egzersizi ve basamak egzersizleri bu desteği yeniden oluşturarak eklemlerinizin yükü emmesini engeller.
6. Aşırı işlenmiş gıdaları kesin.
Şeker, tohum yağları ve rafine karbonhidratlar her gün sessizce iltihaplanmayı tetikler.
Bunların yerine tam gıdalar ve renkli sebzeler tüketin; eklemleriniz birkaç hafta içinde farkı hissedecektir.
7. Direnç bantlarıyla antrenman yapın.
Bantlar, eklemi zorlamadan küçük dengeleyici kasları geliştirir.
Yanal yürüyüşler, bantla kas açma hareketleri ve canavar yürüyüşleri başlamak için nazik hareketlerdir.
8. Küçük bir günlük ritüel oluşturun.
Eklemleriniz, cildinize veya uykunuza verdiğiniz aynı özeni hak ediyor.
On dakikalık sessiz bir hareket egzersizi, hafif kuvvet antrenmanı ve yavaş nefes alma, her şeyi bir arada tutan bir alışkanlık haline gelebilir.
9. İstikrar, her türlü prosedürden daha etkilidir. Hiçbir
enjeksiyon, günlük hareketin kendi kendine yeniden inşa ettiği şeyin yerini tutamaz.
Sessizce tekrarladığınız şeyler, 60 yaşında nasıl hissedeceğinize dönüşür; bu nedenle tekrarları dikkatlice seçin.
blue valentine / mavi sevgili (2010) yönetmen: derek cianfrance | oyuncular: ryan gosling, michelle williams aşkın doğduğu ve öldüğü anları paralel kurgu ile izletiyor. film romantik değil, gerçek. ve bu yüzden daha acı. çünkü bazen aşk seni kurtarmaz; yavaş yavaş…devamıblue valentine / mavi sevgili (2010)
yönetmen: derek cianfrance | oyuncular: ryan gosling, michelle williams
aşkın doğduğu ve öldüğü anları paralel kurgu ile izletiyor. film romantik değil, gerçek. ve bu yüzden daha acı. çünkü bazen aşk seni kurtarmaz; yavaş yavaş tüketir. final sahnesi, bir evliliğin ölümü kadar sessiz ve soğuktur.
https://appraf.com/title/movie/-z3ti
dizi önerileri the lost room (2006) 2006 yılında yapılmış, bugün hâlâ “bunu kim yazdı da sonra neden devam ettirmedi?” dedirten mini dizi. hikâye basit bir cinayet soruşturması gibi başlıyor ama birkaç dakika sonra kendinizi paralel evren, zaman, gizemli nesneler ve…devamıdizi önerileri
the lost room (2006)
2006 yılında yapılmış, bugün hâlâ “bunu kim yazdı da sonra neden devam ettirmedi?” dedirten mini dizi.
hikâye basit bir cinayet soruşturması gibi başlıyor ama birkaç dakika sonra kendinizi paralel evren, zaman, gizemli nesneler ve fizik kurallarının çöktüğü bir dünyanın içinde buluyorsunuz.
peter krause, dedektif joe miller karakterini oynuyor. joe’nun kızı, gizemli bir motel odasında ortadan kaybolunca adamın bütün derdi bu odayı bulup kızını geri getirmek oluyor. mesele şu ki oda normal bir oda değil. anahtarı eline aldığınızda herhangi bir kapıyı açabiliyor ve sizi aynı odaya götürüyor.
buraya kadar güzel.
asıl manyaklık bundan sonra başlıyor.
çünkü odada bulunan bazı sıradan eşyalar da doğaüstü özelliklere sahip.
bir tarak.
bir saat.
bir kalem.
bir otobüs bileti.
bir anahtar…
normalde çöpe atacağınız eşyalar, burada gerçekliği değiştirebilen nesnelere dönüşüyor.
ve herkes bunların peşinde.
işte dizinin en güzel tarafı da bu. size “bakın uzaylılar geldi” demiyor. gündelik hayatta elinize alıp çöpe atacağınız bir nesneyi korkutucu hâle getiriyor.
yaratıcıları christopher leone ve laura harkcom, hikâyeyi üç bölümlük bir mini diziye sıkıştırmış. yönetmen koltuğunda craig r. baxley ve michael w. watkins var. başrolde peter krause’a julianna margulies, kevin pollak, peter jacobson ve genç yaşındaki elle fanning eşlik ediyor.
peter krause burada özellikle iyi.
çünkü karakterin süper gücü yok.
dahi değil.
seçilmiş kişi değil.
sadece kızını bulmaya çalışan bir baba.
dizinin fantastik tarafı büyüdükçe krause karakteri gerçeklikte tutuyor. bu da hikâyenin absürtleşmesini engelliyor.
kevin pollak ise dizinin gizemli tarafına ayrı bir hava katıyor. çünkü bu nesnelerin peşinde olan insanların hepsi aynı şeyi istemiyor. kimisi güç istiyor, kimisi para, kimisi cevap.
ve yavaş yavaş anlıyorsunuz ki asıl soru “bu nesneler ne?” değil.
“bunlara sahip olan insan ne yapacak?”
the lost room’un en büyük problemi ise aynı zamanda en büyük güzelliği:
çok kısa.
üç bölümde inanılmaz geniş bir evren kuruyor ve tam “şimdi daha da açılacak” dediğiniz yerde bitiyor.
bugünün dizi dünyasında böyle bir fikir netflix’in eline geçse muhtemelen üç sezon boyunca anahtarın ucunu gösterip finalde kapıyı açardı.
ama burada her şey yaklaşık dört buçuk saatte anlatılıyor.
efektleri bugünün dizileriyle kıyaslamayın.
görüntü yönetimi sade.
prodüksiyon 2006 televizyon işi olduğu belli.
ama fikri hâlâ çalışıyor.
hatta yıllar sonra fringe, warehouse 13 ve benzeri yapımları izlerken insan ister istemez the lost roomu hatırlıyor.
bu diziyi özel yapan şey efektleri değil.
fikri.
bir motel odası.
bir anahtar.
bir grup doğaüstü eşya.
kaybolan bir çocuk.
ve bu eşyaların peşinde birbirinden daha tehlikeli insanlar.
hepsi bu.
ama dört saat boyunca “bu odanın arkasında ne var?” diye merak ettirmeye yetiyor.
2006’nın küçük bütçeli, kısa ömürlü ama lanet gibi akılda kalan bilimkurgu dizilerinden biri.
bugün hâlâ keşfedilmemiş bir cevher.
ve izledikten sonra insanın aklına gelen tek soru:
“ulan bunun neden devamını çekmediler?”
https://appraf.com/title/serie/the-lost-room