bazı şarkılar çok farklı hissetmenizi sağlar, bazı içkiler çok sarhoş, bazı günler ölümsüz, bazı kadınlar onlardan önce hiç yaşamamışsınız gibi... ilk üçü devrimdir, sonuncusu ihtilal.
sonu ters köşe // sürpriz sonlu değişik filmler Seri -4 DAHA SERT / DAHA RAHATSIZ EDİCİ irreversible (2002) zamanı tersten anlatır. bilgin arttıkça umut azalır. final değil, çöküşün nedeni gösterilir. tek seferliktir. angst (1983) seri katilin zihnindesin. müzik, kamera, anlatım…devamısonu ters köşe // sürpriz sonlu değişik filmler
Seri -4
DAHA SERT / DAHA RAHATSIZ EDİCİ
irreversible (2002)
zamanı tersten anlatır. bilgin arttıkça umut azalır. final değil, çöküşün nedeni gösterilir. tek seferliktir.
angst (1983)
seri katilin zihnindesin. müzik, kamera, anlatım rahatsız etmek için vardır. final değil; seyirciyi suç ortağı yapar.
eden lake (2008)
şehirli kibir vs taşra şiddeti. “kaçacak bir yol vardır” beklentisini sistematik olarak yok eder. finali insanı öfkelendirir.
snowtown (2011)
gerçek bir hikâye. bağırmaz, süslemez. finalde “kötülük bağırmaz, fısıldar” dersin.
audition (1999 – kore)
romantik gibi açılır. sabırlıysan, finalde kalanını hayat boyu hatırlarsın.
FELSEFİ TWIST (varoluş, özgür irade, anlam)
synecdoche, new york (2008)
bir hayatı sahneye koymak. meta meta meta. finalde “ben kimdim?” değil, “hiç var mıydım?” sorusu kalır.
the lobster (2015)
toplum, aşk ve norm dayatması. absürt ama acımasız. finali açık bırakır ama cevapları çok nettir: özgürlük pahalıdır.
first reformed (2017)
inanç, iklim, suçluluk. sessiz bir film. finali tek bir soruya indirger:
umut mu fanatizm mi?
the sunset limited (2011)
iki adam, bir oda, bir masa. biri umut, biri nihilizm. twist olayda değil; pozisyon değişiminde.
a serious man (2009)
tanrı, kaos ve anlamsızlık. cevap verilmez. final, soru sormanın cezasıdır.
ZAMAN – KİMLİK KAFASI YAKANLAR
upstream color (2013)
kontrol, bilinç, kimlik transferi. anlatmaz, bulaştırır. finalde çözüm yok; hal kalır.
timecrimes (2007)
basit gibi başlar. her yeni bilgi, önceki seni suçlu çıkarır. finalde “ilk hata buydu” dersin.
the infinite man (2014)
ilişki + zaman döngüsü. romantik sanırsın ama kimliğin aşınmasını izlersin.
enemy (2013)
bunu özellikle buraya tekrar yazıyorum. final sahnesi sinema tarihinde en çok tartışılan 10 saniyeden biridir.
vanilla sky (2001)
hafife alınır ama zaman, rüya ve benlik konusunda ciddi bir final bırakır.
KORE ÖZEL (karanlık, zekâlı, ters köşe)
memories of murder (2003)
katil bulunmaz. twist budur. final bakışı hâlâ sinema dersidir.
i saw the devil (2010)
intikamın sınırı yoktur. ama insanlığın da. final “kazanan kim?” dedirtir.
burning (2018)
bunu biliyorsun ama burada yeri var. cevap verilmez. final boşluk hissidir.
a tale of two sisters (2003)
yukarıda sayıldı ama kore psikolojisinin zirvelerinden. yeniden yazıyorum.
the call (2020)
iki zaman, bir telefon. eğlencelik başlar ama final etik olarak rahatsız eder.
secret sunshine (2007)
inanç, kayıp, affetme. final sessizdir ama çok acımasız.
— “İZLEDİKTEN SONRA SESSİZLİK İSTEYENLER”
-possession (1981)
- the house that jack built (2018)
-come and see (1985)
- funny games (1997)
sonu ters köşe / zihni yamultan / bittiğinde sessiz bırakanlar – 3. dalga coherence (2013) bir akşam yemeği, geçen bir kuyruklu yıldız. küçük garipliklerle başlar. finalde “ben neredeyim?” değil, “ben hangisiyim?” dersin. primer (2004) düşük bütçe, yüksek zeka. zaman yolculuğu…devamısonu ters köşe / zihni yamultan / bittiğinde sessiz bırakanlar – 3. dalga
coherence (2013)
bir akşam yemeği, geçen bir kuyruklu yıldız. küçük garipliklerle başlar. finalde “ben neredeyim?” değil, “ben hangisiyim?” dersin.
primer (2004)
düşük bütçe, yüksek zeka. zaman yolculuğu diye açılır ama film ilerledikçe kimin neyi, ne zaman bildiği çözülmez hale gelir. final değil, beyin kilidi.
triangle (2009)
denizde mahsur kalınan bir gemi. klasik gerilim sandığın şey, döngüsel bir kabusa dönüşür. final “oh” değil, “lan…” dedirtir.
the game (1997)
zengin bir adam, ona “oyun” hediye edilir. film boyunca kontrol kimde sanırsın? finalde öğrendiğinde, önce rahatlar sonra rahatsız olursun.
arrival (2016)
uzaylılarla iletişim. film boyunca zaman kavramı sessizce bükülür. finalde twist bağırmaz; oturur, ağır ağır içini deler.
predestination (2014)
zaman ajanı hikâyesi. izlerken “tamam çözdüm” dersin… hayır, çözmemişsindir. finalde çözüm değil kader vardır.
the sixth sense (1999)
artık klişe gibi konuşulsa da ilk izleyişte sinema tarihine kazınmış bir ters köşe bırakır. film bittikten sonra geri sarma ihtiyacı yaratır.
a tale of two sisters (2003 – kore)
korku gibi başlar. atmosfer ağırdır. final geldiğinde korku yerini yas + suçluluk karışımına bırakır.
martyrs (2008 – fransa)
sakın yanlış beklentiyle girme. film acımasızdır. final twist değil; anlamın kendisini sorgulatır. rahatsız eder, iz bırakır.
the vanishing (1988 – hollanda)
kayıp bir kadın. cevap arayan bir adam. finalde cevap gelir… ama keşke gelmeseydi dersin. en soğuk sonlardan biri.
cache (2005)
gizli videolar, bastırılmış suç. hiçbir şey açıkça söylenmez. final bir yumruk değil; aynada kendine bakmak gibidir.
saint maud (2019)
inanç, yalnızlık ve psikotik kırılma. son saniyeye kadar “belki…” dersin. final tek bir anla her şeyi paramparça eder.
oldboy sonrası iyi gider:
lady vengeance (2005)
intikam hissinin romantik değil zehirli bir şey olduğunu finalde fark ettirir.
perfect blue (1997 – anime)
kimlik, şöhret ve delirme. live-action olsa “ağır” derdik. finalde gerçekle algı tamamen yer değiştirir.
the invitation (2015)
bir akşam yemeği. rahatsız edici ama belirsiz. finalde film birden gerçek yüzünü gösterir.
spoiler almadan girilmesi gerekenlerden:
- enemy (2013)
- it comes at night (2017)
- possession (1981)
- the killing of a sacred deer (2017)
Spoiler içeriyor
Hot Fuzz (2007) Edgar Wright // aksiyon / komedi / polisiye / kara mizah “Dünyanın en sakin kasabasında kimse ölmez” yalanını parçalayarak başlayan bir İngiliz akıl tutulması. Edgar Wright, Shaun of the Dead’den tanıdığımız o hızlı kurgu, absürt detay ve…devamıHot Fuzz (2007)
Edgar Wright // aksiyon / komedi / polisiye / kara mizah
“Dünyanın en sakin kasabasında kimse ölmez” yalanını parçalayarak başlayan bir İngiliz akıl tutulması. Edgar Wright, Shaun of the Dead’den tanıdığımız o hızlı kurgu, absürt detay ve zekâ fırtınasını bu kez polis teşkilatının tam ortasına bırakıyor. Merkezde disiplin manyağı süper polis Nicholas Angel (Simon Pegg) var; işi fazla ciddiye aldığı için Londra’dan alınır ve kartpostal gibi bir kasaba olan Sandford’a sürülür.
Yanında “iyi niyetli ama beyin daha geriden geliyor” polis Danny Butterman (Nick Frost). Biri prosedür, biri aksiyon filmi hayali. Kasaba tertemiz, insanlar aşırı kibar ve… biraz fazla düzenli. Angel bir şeylerin ters gittiğini hisseder, herkes “yok canım” der. İşte film tam burada vites yükseltir: çitlerin, bahçe makaslarının ve kasaba toplantılarının altından örgütlü cinayetler fışkırmaya başlar.
Hot Fuzz’un güzelliği aksiyonla komediyi değil, takıntıyla absürtlüğü çarpıştırmasında. Edgar Wright her klişeyi bilerek kullanır, sonra tersyüz eder. Silahlar kadar replikler de ateş eder. Görsel şakalar, geri dönüşler ve “önemsiz” gibi görünen detaylar finalde tek tek patlar.
Simon Pegg kariyerinin en kontrollü performanslarından birini verirken, Nick Frost kalpten oynar; komedi ikisinin arasındaki ritimden doğar. Arka planda ise İngiliz taşrasının “fazla düzenli” yüzüne tok bir eleştiri vardır: huzur adına işlenen cinayetler.
Hot Fuzz sadece komik bir polis filmi değil;
aksiyonu ciddiye alan komedilerle, komediyi hafife alan aksiyonlara sağlam bir cevap.
izledikten sonra şunu diyorsun:
“Bu kasabada herkes çok iyi… fazla iyi.”
Spoiler içeriyor
`öldürmenin 3 yolu` – `kill me three times` (2014) `simon pegg` // suç / kara komedi / neo-noir `simon pegg`'i alıştığımız geek kahramanlığından çıkarıp psikopat bir kiralık katil olarak izlediğimiz tuhaf, zehirli bir iş. mekan avustralya'nın güneşli ama ruhu karanlık…devamı`öldürmenin 3 yolu` – `kill me three times` (2014)
`simon pegg` // suç / kara komedi / neo-noir
`simon pegg`'i alıştığımız geek kahramanlığından çıkarıp psikopat bir kiralık katil olarak izlediğimiz tuhaf, zehirli bir iş. mekan avustralya'nın güneşli ama ruhu karanlık bir kasabası. `pegg`'in canlandırdığı `charlie wolfe`, işini seven, işini konuşarak yapan, tetiği çekmeden önce karşısındakinin sinir uçlarıyla oynayan bir adam. `mizah` var ama rahatlatmıyor; aksine huzursuz ediyor.
film, adının hakkını veriyor: aynı olay farklı açılardan üç kez anlatılıyor. aldatma, sigorta parası, yanlış kişiler, yanlış planlar… herkes birini satıyor, herkes kendini kurtardığını sanıyor. senaryo domino taşı gibi ilerliyor; biri devriliyor, altından bambaşka bir pislik çıkıyor. kim masum, kim av, kim avcı belli değil.
`simon pegg` burada şirin değil, sempatik hiç değil. gülümsüyor ama güven vermiyor. uzun monologlar, ani şiddet patlamaları ve “`ben söylemiştim`” hissi film boyunca eşlik ediyor. kara mizah ince değil; alaycı, soğuk ve acımasız.
bu film büyük iddia koymuyor ama zekice oynuyor.
izlerken fark ediyorsun:
- plan yapan herkes en sona kalacağını sanıyor
- para her şeyi çözer zannedenler ilk gidenler oluyor
- en tehlikeli adam silahlı olan değil, hikâyeyi anlatan
`kill me three times`, `simon pegg`'i seven ama onu daha karanlık görmek isteyenler için birebir.
bittiğinde şunu düşünüyorsun:
“bazı insanlar gerçekten yenilmez… sadece başkasının hatasını bekler.”
Spoiler içeriyor
`Ölümsüzün Kılıcı` – `Blade of the Immortal` (2017) Takashi Miike filmi // samuray / intikam / aksiyon Takashi Miike’nin kana bulanmış samuray masalı. Kahramanlık yok, onur romantize edilmiyor; sadece bitmeyen bir lanet var. Manji (Hiroaki Matsuura), yüzlerce insan öldürmüş usta…devamı`Ölümsüzün Kılıcı` – `Blade of the Immortal` (2017)
Takashi Miike filmi // samuray / intikam / aksiyon
Takashi Miike’nin kana bulanmış samuray masalı. Kahramanlık yok, onur romantize edilmiyor; sadece bitmeyen bir lanet var. Manji (Hiroaki Matsuura), yüzlerce insan öldürmüş usta bir samuray. Ama ölmek yok. Vücuduna yerleşmiş “kan solucanları” sayesinde ölümsüz. Kılıç yaraları kapanıyor, uzuvlar geri dikiliyor, ama vicdan hiçbir zaman iyileşmiyor.
Hikâye, ailesi vahşice katledilen genç kız Rin’in (Hana Sugisaki) Manji’den yardım istemesiyle başlıyor. Rin’in hedefi net: annesini babasını katleden, samuraylardan oluşan Ittō-ryū çetesi. Manji için bu bir kefaret yolculuğu; her öldürülen düşman, geçmişte öldürdüklerine karşılık eksilmeyen bir borç.
Film ilerledikçe şunu anlıyorsun:
ölümsüzlük ödül değil, ceza.
Manji her dövüşten sağ çıkıyor ama her seferinde biraz daha parçalanıyor. Dövüş sahneleri zarif değil; kirli, sert, acımasız. Miike kılıç savaşını estetik baleden çıkarıp mezbahaya çeviriyor. Kopan kollar, düşmeyen bedenler, bitmeyen öfke.
Karakterler siyah-beyaz değil. Düşmanlar bile bazen daha tutarlı, daha dürüst. Film “kim haklı?” diye sormuyor;
“kaç kişi ölürse bu hesap kapanır?”
diye soruyor — cevabı olmayan bir soru.
Blade of the Immortal, klasik samuray filmlerini seveni rahat ettirmez. Çünkü burada onur kurtarmıyor, cesaret temize çıkarmıyor. Sadece kan akıyor ve zaman geçiyor.
finalde geriye şu kalıyor:
ölmemek, yaşamak demek değildir.
`first love` – `hatsukoi` (2019) `takashi miike` filmi // suç / aksiyon / kara romantizm `takashi miike`'nin “`bir gecede her şey ters gidebilir`” evreninden çıkan, kaotik ve kanlı bir aşk hikâyesi. merkezde `leo` var: genç bir boksör, ölümcül hasta olduğunu…devamı`first love` – `hatsukoi` (2019)
`takashi miike` filmi // suç / aksiyon / kara romantizm
`takashi miike`'nin “`bir gecede her şey ters gidebilir`” evreninden çıkan, kaotik ve kanlı bir aşk hikâyesi. merkezde `leo` var: genç bir boksör, ölümcül hasta olduğunu sanıyor; yani kaybedecek hiçbir şeyi yok. karşısına `monica` çıkıyor: uyuşturucu batağına itilmiş, kaçmaya çalışan kırılgan bir kız. tanışmaları romantik değil; tesadüf, yanlış insanlar ve yanlış bir çanta yüzünden başlıyor.
o çanta bir anda herkesi peşlerine takıyor: `yakuza`, `çin mafyası`, `yozlaşmış polisler`… hepsi aynı gecede, aynı sokaklarda, aynı hatayı kovalamaya başlıyor. film hızla şunu söylüyor: bu şehirde masumiyet yok, ama bazen iki masum yan yana gelince ortalık yanıyor. şiddet ani ve acımasız; mizah kara ve rahatsız edici. `miike` aksiyonu süslemiyor, patlatıyor—sonra üstüne sinirli bir gülümseme koyuyor.
aşk burada kurtarıcı değil; hayatta kalmak için tutunulan son dal. `leo`'nun “nasıl olsa öleceğim” rahatlığıyla attığı her adım, `monica`'nın korkusuyla çarpışıyor. planlar bozuluyor, sadakatler ters yüz oluyor; yanlış bir karar, bir mahalleyi kana bulayabiliyor.
`first love`, romantik bir film gibi başlar ama suçla, kanla ve absürt kaderle biter. izledikten sonra “`güzeldi`” demiyorsun;
“`bu kaostan sağ çıkmak bile mucizeydi`” diyorsun.
`ölümsüzün kılıcı` - `blade of the ımmortal`' ın
yöntemeni -` takashi miike`
Copshop (2021) // suç / aksiyon / kara mizah Joe Carnahan’ın sevdiği o kaotik, kirli, “herkesin herkese borcu var” evrenine bir dönüş filmi. Merkezde bu kez süper güçler değil; küçük, sıkışık bir polis karakolu var. Ve elbette ortalığı karıştıran isim:…devamıCopshop (2021) // suç / aksiyon / kara mizah
Joe Carnahan’ın sevdiği o kaotik, kirli, “herkesin herkese borcu var” evrenine bir dönüş filmi. Merkezde bu kez süper güçler değil; küçük, sıkışık bir polis karakolu var. Ve elbette ortalığı karıştıran isim: Gerard Butler. Karizmatik ama güven vermeyen, sessizken bile tehdit olan bir adam olarak oyunda. Karşısında Frank Grillo ve beklenmedik şekilde filmi çalan Alexis Louder.
Film büyük patlamalarla değil, yanlış zamanda yanlış yerde olma hâliyle başlıyor. Bir üçkâğıtçı, bir kiralık katil ve prosedürden başka tutunacak şeyi olmayan genç bir kadın polis… Herkesin bir hesabı var ve bu hesap karakolun duvarları arasında kapanmayacak kadar kirli. Copshop’un olayı şu: dışarısı zaten tehlikeli ama asıl güvensiz yer içerisi.
Gerard Butler burada “klasik kahraman” değil; daha çok yırtıcı, sabırlı, zamanı gelince ısıran bir tehdit. Film ilerledikçe karakol, güvenli alan olmaktan çıkıp bir arenaya dönüşüyor. Silahlar kadar bakışlar, suskunluklar ve küçük hamleler de öldürücü.
Aksiyon patladığında kısa ve sert. Mizah kara. Kimlikler kaygan. “İyi polis–kötü adam” ayrımı net değil; herkes gri, herkes potansiyel bela. Carnahan yine şunu söylüyor: kaos her zaman dışarıdan gelmez, bazen zaten içeridedir.
copshop, derin felsefe yapmaz ama zekice oynar. İzlerken “şimdi ne olacak?”tan çok “kim kimi ne zaman satacak?” diye düşündürür. Küçük mekân, büyük gerilim, bol ego ve kontrollü şiddet.
izledikten sonra “güzeldi” demiyorsun.
“bu karakoldan sağ çıkan kim olurdu?” diye kalıyorsun.
Spoiler içeriyor
devletin delileri (1958–1987) sovyetler birliği’nde 1950’lerin sonunda tuhaf bir istatistik ortaya çıktı: politik suçlardan mahkûm edilenlerin sayısı düşüyordu ama akıl hastanelerine kapatılanların sayısı hızla artıyordu. resmî açıklama şuydu: “toplumsal refah arttıkça, zihinsel rahatsızlıklar görünür hâle gelir.” gerçek açıklama çok daha…devamıdevletin delileri (1958–1987)
sovyetler birliği’nde 1950’lerin sonunda tuhaf bir istatistik ortaya çıktı:
politik suçlardan mahkûm edilenlerin sayısı düşüyordu ama akıl hastanelerine kapatılanların sayısı hızla artıyordu.
resmî açıklama şuydu:
“toplumsal refah arttıkça, zihinsel rahatsızlıklar görünür hâle gelir.”
gerçek açıklama çok daha basitti.
muhalifler delilikle cezalandırılıyordu.
teşhis: “yavaş ilerleyen şizofreni”
sovyet psikiyatrisi dünyaya yeni bir tanı armağan etti:
vyalo-protekayuşçaya şizofreniya — yavaş ilerleyen şizofreni.
belirtileri şunlardı:
- devlete karşı “aşırı eleştirel düşünme”
- sistemle uyumsuz ahlaki hassasiyet
- gerçekçi olmayan özgürlük talepleri
- “hakikate saplantı”
yani:
sistemle sorunu olan herkes.
bu teşhisle hapse atmak gerekmiyordu.
daha kötüsü vardı.
hapishaneden beter: psikiyatri koğuşu
ceza süresi yoktu.
suç tarihi yoktu.
mahkeme yoktu.
hasta “iyileşene kadar” tutuluyordu.
tedavi?
- yüksek doz haloperidol
- soğuk duşlar
- bağlama
- izolasyon
-haftalarca konuşulmayan hücreler
hasta değil, itiraz eden zihin susturuluyordu.
en karanlık nokta: akıl hastası olmak geri döndürülemezdi
hapisten çıkan biri:
- sabıka kaydı taşır
- ama insan sayılır
psikiyatri hastanesinden çıkan biri:
- resmen delidir
- tanıklığı geçersizdir
- sözü hükümsüzdür
- bir daha hiçbir şey anlatamaz
devlet, muhalefeti susturmakla kalmaz;
onu anlamsızlaştırır.
batı’nın geç fark ettiği skandal
1970’lerde bazı dosyalar sızdı.
uluslararası psikiyatri kongrelerinde sovyet delegelerine sorular soruldu.
cevap hep aynıydı:
“biz hapsetmiyoruz. tedavi ediyoruz.”
bu savunma teknik olarak doğruydu.
ve bu yüzden çok tehlikeliydi.
çarpıcı istatistik
1980’e gelindiğinde:
- politik mahkûm sayısı düşmüştü
- ama zorunlu psikiyatrik gözetim altındakiler patlamıştı
devlet, muhalefeti yok etmekten vazgeçmişti.
onu tanımsızlaştırmayı öğrenmişti.
en rahatsız edici gerçek
bu yöntem illegal değildi.
anayasaya uygundu.
beyaz önlükle yapılıyordu.
ve en korkuncu:
modern dünyada hâlâ tamamen yok olmadı.
bugün:
- “ aşırı”, “dengesiz”, “tehlikeli” diye etiketlenen aktivistler
- akıl sağlığı raporlarıyla etkisizleştirilen
- “sizin iyiliğiniz için” diye susturulan insanlar
hepsi aynı soy ağacından gelir.
son cümle
bir devletin vatandaşı öldürmesi vahşettir.
hapse atması baskıdır.
ama onu deli ilan etmesi…
bu,
gerçeği savunmanın patoloji sayıldığı noktadır.