“Ve Kuzu yedinci mühürü açınca göğü bir sessizlik bürüdü, bu yarım saat kadar sürdü. Ve yedi melek ellerindeki borazanı çalmaya hazırlandılar.” İncil’e ve Hristiyanlık inancına göre kıyametin kopması için ilk önce 7 mühür açılacak, açılan her bir mühür 7 borazanı…devamı“Ve Kuzu yedinci mühürü açınca göğü bir sessizlik bürüdü, bu yarım saat kadar sürdü. Ve yedi melek ellerindeki borazanı çalmaya hazırlandılar.” İncil’e ve Hristiyanlık inancına göre kıyametin kopması için ilk önce 7 mühür açılacak, açılan her bir mühür 7 borazanı çalmasını sağlayacak. 7 borazan ise 7 kaseyi harekete geçirecek. Sırayla açılan bu mühürlerin en sonuncusu yani yedincisi açıldığında ise büyük depremler olacak ve gökten kocaman taşlar yağacağı söyleniyor. Mühürleri açan kuzu ise saflığı ve temizliği ifade eder. İnanca göre kötülüğü ve dünyanın sonunu getirecek olan kuzudur. Kuzu aynı zamanda Hıristos’u yani Hz. İsa’yı temsil eder.
Ingmar Bergman’ın yönettiği 1957’de vizyona giren The Seventh Seal ise Orta Çağ’da halk arasında Kara Ölüm olarak adlandırılan vebanın kol gezdiği zamanlarda Haçlı Seferleri’nden dönen bir şövalye yanında yaveri/yamağı ile İsveç’e vardıktan sonra vebanın insanlarda nasıl izler bıraktığını görür. Şövalye isyan etmeye başlar. Şövalye Antonius Block’a göre Tanrı nasıl olur da böyle bir şeye izin verir. Ve Tanrı’nın varlığından şüphe duymaya başlar. Tam o esnada Ölüm ona ziyarete gelmiştir. Şövalye’nin Ölüm’e bir dakika dur demesine rağmen Ölüm ‘Hep öyle dersiniz. Ama ben süre tanımam.’ diye terslemiştir. Şövalye bu seferde Ölüm’e satranç oynamayı teklif eder. Ölüm şaşırtıcı derecede bunu kabul etmiştir. İnsan suretine bürünen Ölüm, insani duygular ile hareket ettiğini bu satranç oyunu ile göstermiştir. Kendini basite indirgeyip, gözünü hırs bürümesine izin vermiştir. Oyunu şövalye kazanırsa Tanrı’nın varlığına dair bilgi isteyecektir. Ölüm kazanırsa şövalyenin canını alacaktır.seventh seal birdunyafilm
Ölüm ile şövalye arasında oynanan satranç oyunu filmin bütün geneline yayılıyor. Şövalye Antonius yanına film boyunca arkadaşlar bulacaktır. Küçük bir akrobat grubu olan aile de şövalyeye kısa bir süreliğine eşlik eder. Şövalye onlar sayesinde güzel ve saf dünyanın hayalini kurmaya başlayacaktır.
Film toplumsal ve dinsel olmak üzere eleştiride bulunmaktadır. Haçlı Seferleri’ne çıkan bir şövalye ve yaveri savaşın gereksizliğinden bahsederler. Savaş onlar için zaman kaybından ve ölümden başka bir şey değildir. Bu yüzden The Seventh Seal anti- militarist bir görünüm çizmektedir.
İçimdeki Tanrı’yı neden öldüremiyorum?
The Seventh Seal, Antonius Block’un kendi içinde yaşadığı keşmekeşi diyaloglar ile seyirciye çok iyi aktarmaktadır. Papaz ile arasındaki konuşmada Tanrı’nın varlığı ile alakalı arka arkaya sorduğu soruların hiç birine cevap alamamaktadır. Antonius başladığı yere geri dönmüştür. İçinde doğup dışarıya taşan isyan tekrar içinde sonlanmıştır. İç huzuru bulmaya çalışan bir canlı için bu en kötü kısır döngüdür.
seventh seal 12birdunyafilmBabası rahip olan Ingmar Bergman için ise bu durum çok zordur. Tanrı’nın meskeninde büyüyen bir çocuk nasıl olurda bunca yıldır Tanrı’yı istediği gibi ulaşamaz. The Seventh Seal bu yüzden bana sorarsanız Bergman için çok özeldir. Bergman’a göre The Seventh Seal: Yedinci Mühür, serbestçe kullanılmış ortaçağ malzemeleriyle sunulan modern bir şiirdir. Filmimde Şövalye, bugünün askerinin savaştan dönmesi gibi, Haçlı Seferi’nden dönüyor. Orta Çağda insanlar vebadan ölesiye korkarlardı. Bugün de atom bombası korkusuyla yaşıyorlar. Film, teması hayli basit bir alegoridir: İnsan, onun ebedi Tanrı arayışı ve tek mutlaklık olarak ölüm.
The Seventh Seal, içinde Tanrı’nın varlığına dair şüphe duyanları ve içindeki Tanrı’yı bulmaya çalışanlar için daha çözümcü olmaktan ziyade daha fazla düğüm atan bir film. Aranılan cevaplar bu filmde karşımıza çıkmayacak. Aynı zamanda Ingmar Bergman’ın en etkilendiğim ve en farklı bulduğum filmi olmuştur The Seventh Seal.
Top 20 movies of 2020 20. apples Christopher nikou's first feature appeared as one of the surprise films that seasoned the 2020 cinema year. Director nikou, who also worked as an assistant director in the movie dogtooth (2009) with yorgos…devamıTop 20 movies of 2020
20. apples
Christopher nikou's first feature appeared as one of the surprise films that seasoned the 2020 cinema year. Director nikou, who also worked as an assistant director in the movie dogtooth (2009) with yorgos lanthimos, follows the tradition of Greek New Wave Cinema (greek weird wave) and also makes a very striking and successful movie that will be enjoyed The movie, which includes system criticism and makes the audience think all the time, ends in a feelingful place with a very personal acceptance. While the layers of memory, traumas and accidents open, we find ourselves re-remembering the turning points in our own lives. mila (apples) is also an important experience cinema in different respects.
19. the vast of night
The vast of night, which is also the first movie of Andrew Patterson, takes you on an uncanny and mysterious journey from this field in a radio theater tension, as it started on a basketball court and referenced by the movie with its tremendous camera workmanship. This journey contains many references to the myths of the 50s, the entrance of the movie itself is We were able to watch this movie, which was made for amazon prime video. With the sound, editing and cinematography quality in this small town thriller, it gives us great hope for Patterson's future, this wonderful small budget movie released from American independent cinema, I hope it will give birth to a forgotten genre from its ashes.
18. lovers rock
Lovers rock, the second film of steve mcqueen's small axe series, where minority caribbean communities in England focus on identity struggles and lives, is one of the most brisk and best works of this year. Believe me, it is not easy to explain the movie that blends love and music in a small world. The film, which turns to a house The feeling almost fascinates people. The progress of dialogue moments outside of music, the tension that comes with music and dance, love, lust fluently and without any decline, is the real trademark of lovers rock.
17. tenet
Tenet is like a sum of nolan movies: there are inspirations from inception to twisting time and moving the story to a different temporal layer, from interstellar to reach its own beginning without realizing it on the path the protagonist came out, and dunkirk in the last episode to take on the atmosphere of a war movie by almost changing genres. However
16. the woman who ran
Hong sang-soo's last feature film in 2020, the woman who ran, brought with it the "best director" award at the Berlin film festival, which took place at the end of last February. Its screening in Turkey was held at the filmekimi, which merged with the premieres of the 39th Istanbul film festival due to the pandemic. It took its place among A movie.
Establishing the narrative on the road is one of the starting points that literature and cinema love to use and resort to a lot. Being on the road, looking for the new, desiring; facing the old or maybe just being on the road. The road is the opposite of the house. It is pregnant with adventure, familiar and unknown.
This is where the story of the fleeing woman begins. With the arrival of our main character gam-hee's friend who lives far from the city, the door to his house. As a matter of fact, with the progress of the movie, other friend visits take place just like this. His acquaintance once again crosses paths paths with three people who have It is that they did not leave. He is one of the forgotten friends who has not been talked about for a long time. He is a familiar stranger. He who does not miss pleasure but does not give pleasure. This is a feeling of foreignness that spreads the dialogues between them and friends with all his strength. It is mentioned about house rent, the quality of meat, the designer The fugitive woman does not react. Even in her first confrontation with her friend, who married her ex-girlfriend years later.
Marriage, on the other hand, turns into a reality that blurs as it repeats it. It comes to mind that it can be the fiction of the character. It seems to provide the causality necessary to start this journey. It creates a bond of trust between neither with his friends nor with the audience. We do not empathize. We do not hear the sentence "how good That's why we find it. Reminds the audience that they are spectators. If looking at the lives of others is a passion, the movie theater will be the strongest image of this.
15. the invisible man
The invisible man, the third feature film directed by leigh whannell, the creator of the saw and insidious series, becomes one of the most ambitious works of his career. Although the movie may seem like a continuation of Hollywood's recent remake wave at first glance, it leaves this group thanks to whannel's adaptation of this familiar story to the present Whannel draws attention with its impressive use of horror and thriller elements. The director, who created an interesting sci-fi action mix with his previous movie upgrade, thus signals that he will be successful in the horror genre.
14. promising young woman
Promising young woman, promising young woman, manages to be one of the most remarkable films of the year thanks to the director's camilla parker bowles and emerald fennell, who is the screenwriter of killing eve, comedy, drama and thriller themes together with fresh ideas and carey mulligan's successful performance. In the movie, we accompany ca While literally creating a 'me too' era antihero in the movie, it reveals one of the most impressive performances of both his career and the year. Even the use of Britney spears' legendary song toxic is enough to make the movie one of the most memorable works of the year.
13. dick johnson is dead
I think those who believe in the healing, healing power of cinema and especially appreciate it will establish a special bond with dick johnson is dead. because kirsten johnson, known for the cameraperson, repeatedly shot and portrays the death of his own father with various scenarios.…
1. nomadland “buradan uzağa işte, buradan uzağa, hep uzağa buradan, ancak böylelikle hedefime ulaşabilirim.” kafka'nın yola çıkış adlı öyküsünde, yola çıkmak üzere olan bir adam varış güzergâhını hizmetkârına böyle tarif ediyor. yaşamın kendisini yerle olan bağından kopararak bitimsiz bir yolda…devamı1. nomadland
“buradan uzağa işte, buradan uzağa, hep uzağa buradan, ancak böylelikle hedefime ulaşabilirim.” kafka'nın yola çıkış adlı öyküsünde, yola çıkmak üzere olan bir adam varış güzergâhını hizmetkârına böyle tarif ediyor. yaşamın kendisini yerle olan bağından kopararak bitimsiz bir yolda olma hâline, arayış duraklarına dönüştüren güçlü bir tasvir. geride bırakmanın tek yolunun durmadan ileri gitmek olduğunu kendine her gün hatırlatan uzun bir yolculuk bu. bu dünya “bir yerden diğerine sürüklenenlerin, ne kaldıkları ne de gittikleri yere yerleşebilenlerin dünyası” diyor nurdan gürbilek ikinci hayat kitabında, chloé zhao'nun, altkültürler üzerine çalışan amerikalı gazeteci jessica bruder'ın aynı isimli kitabından uyarladığı nomadland filmi işte böyle bir dünyaya aralıyor kapılarını. her seferinde yeni duraklarla genişleyen, kendisinden başka bir varış noktası olmayan bir yola çıkarak ikinci bir hayatı bir akış hâlinde mümkün kılmaya çalışanların hikâyesini anlatıyor.
hem toronto film festivali hem de venedik film festivali'nde büyük ödüle ulaşan ilk film olma başarısını gösteren nomadland, frances mcdormand'ın kariyer zirvesine ulaşarak olağanüstü oyunculuğuyla hayat verdiği fern isimli bir kadının ekonomik krizin sebep olduğu işsizlik ve eşini kaybetmenin verdiği duygusal yıkımla baş edebilmek için karavanıyla amerika'nın batısına doğru yolculuğuna odaklanırken bir yol filminden fazlasına, çok katmanlı bir yersiz-yurtsuzluk dramasına dönüşüyor. 2008 yılındaki küresel krizin amerikan ekonomisinde bıraktığı tahribatın bir yansıması olarak fern'ün çalıştığı alçıtaşı fabrikasının kapanması ve akabinde yaşadığı yerden uzakta, karavanını evi belleyen bir prekarya olarak istikrarsız işlerde çalışmaya başlaması filmin hikâyesine güçlü bir politik arka plan tedarik etse de ismiyle müsemma nomadland filmi, göçebelerin diyarına etnografik bir bakış atarken aktüel-politik bir hat takip etmek yerine fern'ün kendini tanımladığı sözcüklerle, berduş yakıştırmasına karşılık gelen evsizlerin (homeless) değil, evi olmayanların (houseless), yani evlerini geride bırakanların yaşamla ve birbirleriyle kurdukları esnek ama bir o kadar da içten ilişkilenmeleri ön plana çıkarıyor.
amazon şirketindeki paketleme işinden de ayrıldıktan sonra karavanıyla yola revan olan fern'ü harekete geçiren asıl sebebin içinde bir çöl gibi büyüyen eşinin kaybıyla alakalı olduğunu sonradan öğreniyoruz. eşine karşı duyduğu ebedi sevgiyi, hiç çıkarmadığı yüzüğünde simgeleşen sadakatini ve pişmanlıklarını yanına alarak sürekli yolda olmanın, durmaksızın ileriye gitmenin iyileştirici gücüne kendini teslim ediyor fern. nihayet, uçsuz bucaksız düzlükler onu modern göçebelerin komün hâlinde yaşadığı bir karavan kampına çıkarıyor. buradaki insanlar da fern gibi maddi ya da manevi kayıplarla sınanmış, endüstriyelleşmenin yabancılaştırıcı doğasından koparak modern bir keşiş gibi kendine yeten bir gündelik yaşam ekonomisine yelken açmış insanlar. yönetmen chloé zhao, büyük beğeni toplayan the rider (2017) filminde de başvurduğu oyunculuk geçmişi olmayan insanlardan oluşan cast tercihini burada bir kez daha kullanarak, yeni filminde göçebe yaşam kültürünün ikonik bir figürü olan bob wells ve kampın diğer göçebe sakinlerine yer veriyor. zaman zaman belgesel estetiğinde çekilen kamp sahneleri akış hâlinde bir yaşamın mümkünlük sınırlarında dolanırken fern'ün göçebelerle yan yana geldiği her bir karşılaşma yaşama istencinin ve devam etme arzusunun karşılıklı öğrenmeye dönüştüğü bir bilgelik okulu işlevi görüyor. dayanışma duygusundan başka hiçbir şeyin kök salmadığı, gelenler ve gidenlerin döngüsünden oluşan bir toplamda, bir asamblaj gibi geçici bir araya gelişler ve kopuşlardan oluşan bir yersiz-yurtsuzluk evreninin içinde buluyor kendini fern. zhao'nun kadrajına yeni insanlar girip çıkıyor; fern'ü bazen biriyle sigarasını paylaşırken, bazen başka birinin sohbetine ortak olurken, bazense ötekinin işlerine yardım ederken buluyoruz. ancak çerçevenin dışına çıkanlar fern'ün hayatından da çıkıyor, hiçbiriyle yerleşik bir ilişki kurmadığına tanık oluyoruz. hatta karavan tesisinde tanışıp sonradan bir fast-food şirketinde çalışma arkadaşı da olan bir göçebenin davetlisi olarak gittiği çiftlik evinde, yatılı kalma teklifine karşın günün sonunda evden usulca ayrılıyor ve başka bir zamanda ve mekânda, yeniden başka insanlarla bir araya gelip dağılmak üzere karavanıyla tekrar yollara düşüyor. evinden bir kere koptuktan sonra hem mekânlara hem insanlara yerleşebilmesinin mümkün olmadığının bilincine vararak, yolda olmanın tüm kırılganlıklarına kendini açarak, vedaları ve başlangıçları yaşamın biricik gerçekliği kabul ederek yaşamayı öğreniyor. eşini kaybetmenin acısını sığdıramadığı evinden uzakta, eşinin hatırasını hep içinde taşıyarak yaşama itkisinin imkânlarını, ne olursa olsun son bir veda olmadığını, yolun sonunda mutlaka buluşulacağını öğreniyor fern.
chloé zhao'nun aramızdan ayrılmak zorunda kalanlara adadığı nomadland filmi, italyan besteci ludovico einaudi'nin büyüleyici piyano vuruşları eşliğinde şiirsel bir yolculuğa dönüşüyor.
2. sound of metal dünya prömiyerini 2019 toronto film festivali'nde yapan sound of metal, müziği hayatının merkezine koymuş bir “noise metal” davulcusunun aniden yaşadığı duyma kaybıyla baş etme çabasına odaklanıyor. filmin yönetmen koltuğunda ilk kurmaca uzun metrajıyla sinemaseverlerin karşısına çıkan,…devamı2. sound of metal
dünya prömiyerini 2019 toronto film festivali'nde yapan sound of metal, müziği hayatının merkezine koymuş bir “noise metal” davulcusunun aniden yaşadığı duyma kaybıyla baş etme çabasına odaklanıyor. filmin yönetmen koltuğunda ilk kurmaca uzun metrajıyla sinemaseverlerin karşısına çıkan, daha önce the place beyond the pines (2012) filminin senaristlerinden biri olan darius marder var. ilk yönetmenlik deneyimi olmasına karşın marder, mütevazi bir senaryoyu seslerin ve sessizliklerin yön verdiği hisli bir anlatıya dönüştürmeyi başarıyor.
film ruben (riz ahmed) ve sevgilisinin olağanüstü gürültülü bir sahne performansıyla açılıyor. ertesi sabah, bu kez karavanlarının içinden diğer sesler, örneğin blender sesi, kahve makinesinin zeminine vuran damlaların çıkardığı ses ve radyodan gelen müzik sesi birbirine karışıyor. gündelik hayatın seyri içinde kayıtsız kaldığımız tüm bu seslerin hepsine birden seyirci olarak kulak kesiliyoruz. darius marder daha en başından dikkatimizi gördüklerimizden duyduklarımıza çeviriyor, ruben'in belki de son kez duyacağı seslerin jübilesini yaptırıyor. filmde ruben'in geçmişine, onu aykırı, hatta bağımlı bir kişilik yapan hikayesine değinilmiyor. filmin anlatısı geçmişle değil, şimdiki zamanın kırılganlığıyla, yarının belirsizliğiyle meşgul oluyor daha çok. ruben'in 'şimdiki zaman'ı ve geleceği müzikten ibaret. sevgilisi de kendisi gibi müzisyen, beraber çaldıkları metal grubunun vokalistliğini yapıyor. birlikte kaldıkları karavan bile bir müzik stüdyosu gibi ekipmanlarla döşenmiş. bu haliyle bir metafordan fazlasına işaret ediyor: müzik, ruben'in tek sığınağı.
ruben'in hayatını öncesi ve sonrası olarak ikiye ayıracak o beklenmedik altüst oluş en fazla birkaç dakikada olup bitiyor. bir konserinin ses provası öncesinde birden dış dünyanın sesleri ruben'in olan biteni idrak edemeyeceği bir seviyeye kadar alçalıyor. sonra blender, kahve makinesi ve duşta akan tazyikli su, hepsi sessizliğe bürünüyor. filmin bu andan sonrası tıpkı yas sürecinin evrelerini sırasıyla takip eder gibi ilerliyor. önce inkar: ruben'in duymanın, dinlemenin ve dinletmenin hatrına dönen dünyasında bu kayıp beklenmedik bir ölüm gibi idrak edilemez ve kabullenilemez bir durum olarak ortaya çıkıyor. ta ki işitme kaybını yok sayarak devam etmek istediği konserlerinden birini yarıda bırakana kadar. sonra kendine yönelen öfke ve pazarlık: 4 yıldır 'ayık' bir yaşam süren ruben, eroin bağımlılığının tekrar tetiklenmesinden endişe eden sevgilisi lou'nun ısrarıyla tamamı sağırlardan oluşan bir rehabilitasyon kampına katılmayı isteksizce kabul ediyor. yine de, kendisi gibi eski bağımlı ve vietnam savaşında patlayan bir bomba sebebiyle duyma yetisini kaybeden joe (paul raci) tarafından kurulan bu komünitedeki günlerini geçici olarak görüyor. duyma kaybıyla henüz yüzleşemediği için sağır kültürünü ve işaret dilini öğrenmeye uzun süre direnç gösteriyor. travmatik benliğiyle giriştiği pazarlığın bir göstergesi olarak bu sorununun implant yoluyla, dışarıdan bir müdahaleyle “düzeltilebileceğine” inanıyor. ancak yönetmen filminin meselesini ve ruben'in beklenen sonunu, kamptaki derslerden birinde ruben hakkında tahtaya yazılan bir cümleyle seyirciye sezdiriyor: “ruben sağır olmayı öğrenecek”. uzunca bir süre bocalama, depresyon ve nihayet kabulleniş: ruben gerçekten de sağır olmayı öğreniyor.
çünkü dünya her şeye rağmen dönmeye devam ediyor. akıntıya karşı kürek çekmeyi değil o akıntı içinde kendini bulmayı öğreniyor ruben. yaşama içkin olanın çaresini kendi içinden başka bir yerde aramaması gerektiğini kabulleniyor. şüphesiz ruben'in rehabilitasyon kampında diğer sağırlarla kurduğu temasın, kolektivizmin sağaltıcı faydasının ve komünitenin lideri joe'nun özdisipline yönelik bilgece metotlarının bu öğrenme sürecine katkısı yadsınamaz. yönetmen darius marder, ruben'i öfkeden dinginliğe eriştiren bu yolculuğu –aslında kendi başına dramatik olan bu hikayeyi- öyle dramatize etmeden anlatıyor ki, seyirciyi ruben'e acımak yerine onun bu kabullenme ve adapte olma mücadelesine destek olmaya davet ediyor. kamera ruben'in tarafındayken duyulan uğultular ve işitme cihazından çıkan cızırtılar seyirciyi empati yoluyla ruben'in deneyimine ortak ederken kamera ruben'den uzaklaştığında insan ve ortam seslerinin normale dönüşü seyirciyi bu kez ruben'e karşı mesafelendiriyor. böylece darius marder sinematografik aracı beş duyu organı gibi işe koşarken sinemayı da bir algılama deneyimine dönüştürüyor. ancak bu deneyimi yaratmanın sırrı sadece yönetmen tercihlerinden ibaret değil. riz ahmed'in akademi ödüllerine göz kırpan olağanüstü oyunculuğu da ruben'in müzisyen kimliğinin sağır kimliğiyle yer değiştirme sancılarına sahici bir nitelik katıyor. ahmed'in gösterişsiz performansı, ruben'in çaresizliğini, öfkesini, içsel muhasebelerini, duyumsayabildiklerini ve duyumsayamadıklarını, kısacası bu karmaşık duygu repertuarını çoğu zaman kelimelere bile başvurmadan okunaklı bir yüz ifadesine tercüme ediyor.
sadece belirli salonlarda izleyiciyle buluştuktan sonra amazon prime üzerinden dijital ortamda gösterime giren sound of metal filmi pandeminin gölgesinde geçen kısır bir sinema yılının nitelikli işlerinden biri. hayat üzerine ses ve sessizlik dolayımıyla kafa yoran, etkileyici bir drama.
1 gezgin, i. (2020). homo narrans. redingot kitap 2mebh óg mactírre ismindeki mactírre, irlanda dilinde kurt için kullanılır, kabaca ''doğanın evladı'' demektir ve insan dönüşümü ile ilişkilidir. detaylı bilgi için: wikipedia 3. first cow ''kuşa bir yuva, örümceğe bir ağ,…devamı1 gezgin, i. (2020). homo narrans. redingot kitap
2mebh óg mactírre ismindeki mactírre, irlanda dilinde kurt için kullanılır, kabaca ''doğanın evladı'' demektir ve insan dönüşümü ile ilişkilidir.
detaylı bilgi için: wikipedia
3. first cow
''kuşa bir yuva, örümceğe bir ağ, insana dostluk.''
william blake'in cennet ile cehennemin evliliği adlı eserinin “cehennem meselleri” kısmından yapılan yukarıdaki alıntı, kelly reichardt'ın 70. berlin film festivali'nde ana yarışmada yer alan first cow filminin açılışında karşılıyor izleyenlerini. reichardt'ın sinemasında nostaljik bir yolculuğa çıkan yapıt, iki dost üzerinden, yönetmenin alışıldık nahif diliyle kurduğu anlatısını; kapitalizm ve erkeklik mefhumlarına en yalın halleriyle dokundurmakta. filmin senaryosunu, daha önceki birçok projede beraber çalıştığı jonathan raymond'la, yine raymond'ın kaleme aldığı the half-life kitabından uyarlayan reichardt; öyküsü için bir kez daha oregon'ı mesken edinmekte.
amerika'da altına hücum hareketi ve iç savaş gibi büyük olayların yaşandığı 19. yüzyılda, döneme dair büyük ses getiren meseleleri ele almak yerine; neredeyse her zaman yaptığı gibi kenarda kalanların hayatına odaklanan reichardt, cookie (john magaro) ve king-lu (orion lee) vasıtasıyla adeta bir mikro tarih çalışması ortaya koyuyor. yaşamak ve ölmek arasındaki sınırın epeyce silikleştiği coğrafyada, bu ikili üzerinden döneme birçok farklı açıdan bakmak mümkün. amerika'nın göçlerle dolu geçmişinde birliktelik kurmuş farklı coğrafya insanlarının oluşturduğu bütünlük, çinli gezgin king-lu ve onun, bu toprakların oraya gelen insanlar için ne anlam ifade ettiğine dair cümlelerinde kendini ifade ediyor.
cookie ve king-lu'nun diyaloglarını ve karakter çatışmalarını ele aldığımızda, reichardt'ın ilk dönem filmlerinden old joy (2006)'un akla gelmesi pek mümkün. çok farklı karakterlere sahip iki eski dostun aralarındaki buzları erittiği kısa bir orman yolculuğunu konu alan film, bush döneminde (2001-2009) kutuplaşan amerikan toplumunu yine bu iki zıt karakter üzerinden resmediyordu. kendi felsefi söylemleri üzerine uzun monologlar kuran kurt (will oldham) ve onu ifadesizce dinleyen mark (daniel london); nasıl daha çok para kazanabilecekleri üzerine uzun uzun konuşan king-lu ve yine onu pek konuyla alakadar olmayarak dinleyen cookie'nin, 2000'ler amerikası'na tenasüh olmuş hâlleri gibi adeta. reichardt'ın bir diğer filmi meek's cutoff (2010) ise filme, biçimi ve kurduğu western atmosferi ile paralellik kurmakta. feminist dokusunu yavaş sinemanın dinamikleriyle bütünleştiren yapıt, öteki kavramına patriarkal bakışı alaşağı ederek yaklaşıyordu.
kapitalizmin en önemli sütunlarından amerika'da, bu kapitalist anlayışın getirdiği sınıf tabakalaşması, protestanlığın da etkisiyle, toplumsal cinsiyet kavramı bakımından da net ayrımlara vesile olmakta. filmde rastladığımız son derece kaba erkek figürlerinden, sürekli bir erkeğin nasıl olması gerektiğine dair cümleler duyarken; cookie'nin filmdeki mevcudiyeti buna bir antitez oluşturuyor. sadece lezzetli kurabiyeler yapmak isteyen ve çevresinde olup bitenlere edilgen kalan cookie'nin erillikten azade duruşu, her gün daha çok kazanmak isteyen ve büyük bir mücadele içindeki hemcinslerinden oldukça farklı bir noktada konumlanıyor. king-lu'nun etnik kimliği ve cookie'nin genel tavırlarıyla içinde bulundukları toplumda öteki hâline gelmeleri, toplumun itilen tarafında bir aradalıklarını daha kolay hâle getiriyor denilebilir. fakat sistemin, onun metası haline gelen insan da dahil her şeyi tüketir yapısı, bu bozuk sistemde birlikte iş yapabilme ülküsüne de geçit vermiyor. yapıtlarında her zaman bulunduğu dönemin politik iklimiyle bağ kuran reichardt'ın, gitgide daha da köşelerine çekilen amerikan toplumunun kozmopolit yapısını, yüzlerde gezinen kamerasıyla hatırlatır nitelikteki yakın çekimleri; yönetmenin ilk dönemi kadar güçlü bir dil ortaya koymasa da hatırı sayılır bir tavır takınıyor.
bilindiği üzere kapitalizmde tek seferde elde edilen kâr değil, sürekli üzerine koyarak daha da büyümek isteyen kâr sağlama isteği esastır. filmde bölgeye gelen ilk inek (veya bölge halkının isimlendirmesiyle yavaş geyik¹) ve cookie'nin aşçılık yetenekleri ile king-lu'nun para kazanma konusundaki istekli hâli bir araya gelip; bu sistemin ufak dişlilerine dair küçük bir model ortaya koyuyor. fakat bir makine olarak düşünebileceğimiz bu sistemi tek çarkla çalıştırmak mümkün değil. daha büyük çarkların ve ara parçaların mevcudiyetini zorunlu kılan yapı; tek başına bir şeyler yapmak isteyen öteki için de kapıları kapalı tutuyor. üretim araçlarının sahibi olmak sürdürülebilirlik için zorunlu hale geliyor. her gece bölgenin en zengin ismi şef factor (toby jones)'ın ineğinden gizlice süt sağıp bu sütü çörekler yaparak kazanca dönüştüren ikili, pazarda gördükleri yoğun ilgiye her seferinde ''yarın daha fazlası olacak'' cevabını vererek kendi sonlarına giden yolu da kısaltmış oluyorlar. tahakküm altında, sütü adına herkes tarafından sömürülen inek (evie), türcülük ve sömürü sisteminin nasıl entegre olduğuna dair okuma yapma fırsatı sunuyor. gerek cookie ve king-lu gerekse de sahibi olan şef factor tarafından bir çeşit araç olarak görülen evie, sömürü piramidinin tabanını oluşturuyor. bu piramidin üstüne doğru çıktıkça da evie'ye, sırasıyla artan gelirleriyle insanlar ekleniyor. evie ve onun üzerinden işleyen kazanç sistemi, daha fazlasını arzulama ve gitgide tükenme şeklinde vuku buluyor. king-lu'nun da belirttiği gibi zamanla daha çok ineğin gelmesiyle kendilerine olan talebin azalacağı düşüncesi de bunu bir yönüyle tetikliyor. kapitalizmin doğurduğu rekabet dürtüsü, daha fazla riske ve her risk de daha büyüğünün alınacağı yeni günlere kucak açıyor. soyulduğunu fark etmeyen, hatta evine kadar kendisi için çalıştığını zannettiği hırsızı sokan zengin modeli ise farkındalığını yitirmiş ve kazandıkça bir anlamda körleşmiş kişi temsilini sunuyor. böylesi ebleh bir figürün sahip oldukları ve ''hükmettiği'' insanlar düşünüldüğünde, burjuvazi bir nevi kendi parodisini üretiyor.
reichardt'ın yavaş sineması düşünüldüğünde, yapıtın muhteviyatı bu anlayışla büyük bir uyum yakalıyor. doğa unsurlarının sinemasında büyük yer edindiği yönetmen, ana akımdan uzak ritim duygusunu; müziğin, kamera hareketlerinin ve her bir kesmenin bir akışın içinde oldukça durağan şekilde aktığı bir bütünlükte cisimleştiriyor. 1.37:1 görüntü formatının minimalist dokuyu beslediği yapıt, william tyler'ın folklorik besteleriyle western olgusunu hissettirmekte. yönetmenin sinemasında aşina olunan isimlerden christopher blauvelt'in kamerası doğallık anlayışından bir an olsun ayrılmıyor. filmin genel görünümü ve tonu için blauvelt ile çekimlere başlamadan önce, ugetsu (kenji mizoguchi, 1953) ve apu üçlemesi (satyajit ray) gibi gecekondu-baraka tipi evlerden oluşan mahalleleri içeren filmleri tekrar gözden geçirdiklerini belirten reichardt, özellikle eski batı çizimlerinde uzmanlaşmış frederic remington'ın resimlerindeki renk paletlerinin de filmin görselliği için yardımcı olduğunu söylüyor.²
first cow, amerikan toplumunun geçmişine yönelik bakış atarken, farklı bireysel hayaller peşindeki karakterleri samimi bir öyküde kesiştiren; reichardt'ın da sinema yapma motivasyonundaki kararlılığını ortaya koyan bir eser. günümüz toplumunun sinema ve diğer sanat kollarının yapıtlarını hızla tükettiği ve yapıtların da festivallerden dahi daha tüketilebilir olmaları yönünde dayatmalara maruz kaldığı son zamanlarda, reichardt'ın bu anlayışa direngen tavrı ayrıca takdir edilesi.
1: filmin adının ilk olarak slow elk olması düşünülüyordu.
2: referans için bakınız: https://www.fif-85.com/fr/upload/DOSSIER%2520PRESSE%25202020/FIRST-COW.pdf
4. wolfwalkers kurt, farklı coğrafyaların mitlerinde önemli roller edinmiş ve özellikle; rehberlik, nitelikli savaşçılığın göstergesi ve doğanın gücünü temsil etme gibi roller bakımından birçok anlatıda yer bulmuş, mühim bir figürdür. kelt kültürü içinde de bolca temsiliyet bulan bu figür, hayvan…devamı4. wolfwalkers
kurt, farklı coğrafyaların mitlerinde önemli roller edinmiş ve özellikle; rehberlik, nitelikli savaşçılığın göstergesi ve doğanın gücünü temsil etme gibi roller bakımından birçok anlatıda yer bulmuş, mühim bir figürdür. kelt kültürü içinde de bolca temsiliyet bulan bu figür, hayvan ve insan formunun kaynaştığı insan-kurt senteziyle pagan geleneğindeki temel içerikleri teşkil etmiştir. aynı zamanda insanın kötü özelliklerinden kendini arındırıp bu kötü özelliklerin yüklenicisi haline getirdiği kurt, annesi tarafından verilen öğüde uymayan kırmızı başlıklı kız'ın veya sürüden ayrılanın cezasını kesendir1. toplumun ürettiği ahlakçı değerlerin taşıyıcısı ve göz korkutma nesnesi olarak büyük işlev gören masallar bugün hala güncelliklerini korurken, bu masalların içeriklerini cinsiyetçilikten arındırıp ahlakçı öğretileri bir kenara bırakarak yeniden sentezleyen wolfwalkers, ekolojik fabl dokusuyla yeni masal alternatifi sunuyor. tomm moore ve ross stewart'ın ortak çalışması olan animasyon, mitik unsurları ihtiva eden içeriğini özgürlük temasıyla buluşturan ve bunu yaparken de insan-doğa çatışmasını anlatısının merkezine konumlandıran, tüm anlatının ise tahakküm anlayışının nasıl geliştiğine yönelik sade örnekleri barındırdığı bir yapıt.
insanlığın tarım devrimi ile yerleşik düzene geçmeye başlamasından itibaren, kültür yeni normatif değerler üretmiş, yazılı olmayan öğretiler toplumun şekillenme sürecini belirlerken iktidar modelleri de bu anlayışlar çerçevesinde farklı biçimlerde gelişmiştir. doğadan gitgide uzaklaşan insan, bunu yaparken doğayla bütünleşik ilkel yönünden kopmaya başlamış, onunla adeta savaşa girmiştir. doğayı dizginlemek, onu kullanımına uygun şekilde terbiye etmek ise hoyratça gerçekleşen birçok eyleme kapı aralamıştır. insan harici tüm canlıların insanlığın hizmeti için var olduğu düşüncesi türcü yaklaşımların köklerini sağlamlaştırırken, avlanmak gibi eylemler gücün, yiğitliğin göstergesi olarak sosyal hafızada yer edinmiştir. tüm bu birikim esnasında kendi içinde de çok farklı sosyal katmanlara ayrılan insanlık, şiddeti günlük yaşamın bir parçası haline getirmiş; kültürün ürettiği cinsiyet rolleri ve sosyal sınıftaki rol, insanlara nerede durmaları gerektiğini ve hangi vasıflara sahip olabileceklerini gösteren temel belirleyici nitelikler olmuşlardır. bu atmosferin hâkim olduğu 17. yüzyılın püriten irlanda'sına koruyucu lord (simon mcburney)'a hizmet etmek için ingiltere'den gelen bill (sean bean) ve kızı robyn (honor kneafsey); bahsi geçen hususları somutlaştıran bir maceraya vesile oluyorlar.
canlı, yaşamı her dokusunda hissettiren orman ile çevresinden keskin sınırlar ile ayrılmış, gri ve tek tip şehir tasvirinin yoğun kontrastı arasında cereyan eden kurgu; boyunduruğa vurulmuş insanların yanında, yine kafese koydukları kurt temsilinin etrafında eğlenen çocukların içkinleştirdiği şiddete dikkat çekiyor. bir canlıyı kafese kapatmak, etrafında sloganlar atarak elinde kılıçla koşuşturmak, silahlarla tıpkı bir kafesi andıran çelik sur kapısının başında bekleyen askerler varlığında günlük oyunlarını sürdürmek; çocukların oyun alışkanlıklarının yetişkinlerin kurduğu düzenden bağımsız olamayacağını hatırlatıyor. hükümranlığın altında monoton hayatlarını devam ettirme telaşesindeki halkta, dini doktrinlerin gerektirdikleri ölçüde çalışmanın iman olduğu anlayışı hakimken, kendini tanrı'nın sözcüsü olarak konumlandıran lord'un totaliter iktidarı insanların günlük hayatının temel şekillendiricisi mahiyetinde. böylesi katı tutumlu iktidarların varlıklarını sürdürebilmeleri için ise hemen her zaman bir düşmana, sürekli olarak varlığını tehdit ettiğini öne sürdüğü bir olguya ihtiyacı vardır. bu olgunun kurtlar olduğu yapıtta, tüm halk da korku ve nefreti aynı anda hissettikleri bu canlılara karşı son derece ön yargılı ve tahammülsüz yapıdalar. bu noktada, daha en temelde çocuklara da sirayet eden bu ön yargının aynı zamanda yine çocuklar nezdinde çok çabuk bozulabileceği, robyn ve mebh2 (eva whittaker)'in dostluğu vasıtasıyla gözlenebiliyor. kendisi de irlanda'da ingiltere'den gelmiş bir yabancı olan robyn'in, diğer bir yabancı olan mebh'le ilişkisi ''öteki'' ilan etme dürtüsünün sakilliğini gözler önüne seriyor. birçok farklı canlı türüne, renge ev sahipliği yapan doğanın iç içe yapısında her öteki bu ahenkte yerini bulabiliyor. vahşiliklerinin ön plana çıkarılıp zarar verici özelliklerinden yakınılan kurtların oluşturduğu komün, gerekmediği hâlde daha fazlası için sınırlarını genişleten ve çevresinde çoraklaşmaya neden olan insanların toplumuyla bir çatışma yaratıyor ama doğanın, kendisini talan eden ve büyük yıkımlara neden olan insana karşı tavrı; attığı birkaç çiziği iyileştirip ona gitmesini söylemekken, insanların buna cevabı daha fazla yıkım ve sonu gelmez yok etme isteği oluyor. etrafındaki asık suratlı erkeklerden veya yine bu erkeklerin belirlediği kurallar neticesinde, kadınlar için geçerli sınırlı sayıdaki işleri ifa eden kadınlardan, neler yapması gerektiği hakkında nasihatler/azarlar işiten robyn'in, bir wolfwalker olduktan sonra hissedebildiği özgürlük; filmde metaforik olarak da bolca yer alan kafes figürünün, temel hakları bir ''koruyucu''nun ellerine bırakılmış toplulukların kendilerini kapattıkları konfor alanıyla paralellik kurmasını sağlıyor.
teknik anlamda gravür sanatıyla geleneksel animasyon tekniğini birleştiren yapıt, gravürün yoğun kullanıldığı dönemlerde geçen anlatısıyla bir bütünleşme yakalıyor. kıvrımlı hatları ve çok az müdahale edilmiş, sulu boya renkleriyle bezeli görüntüsüyle orman tasarımı; yine köşeli hatlara pek yer verilmeyen robyn, wolfwalker'lar ve kurtların dışa vurumuyla örtüşürken diğer tarafta keskin çizgilere sahip kasaba ve yine kasabayla aynı hatlara sahip insanlar görsel karşı cepheyi oluşturuyor. çelik kapı ve kafes boşluklarıyla yapılan yüz kadrajlarıysa hapsolmuşluğu yansıtma konusunda etkili bir dil üretiyor. ekran bölme tekniğiyle çizgi roman estetiği yakalanan film, bölünen ekranlardaki minyatürvari çizimlerle eklektik bir yapı oluşturuyor ve hikâye anlatıcılığını besleyen bu tercihler, klasik animasyon tekniklerini ihtiva eden yapıtı alışıldık olmaktan sıyırıyor.
wolfwalkers, cartoon saloon'un elinden çıkma irlanda folkloru üçlemesi'nin son ayağını oluşturuyor. tomm moore'un öncülüğündeki diğer iki filmle (the secret of kells, 2009 ve song of the sea, 2014) içeriğindeki detaylarla da köprü kuran film, ekolojik tavrını sadece hayvan hakları gibi tek bir konu üzerinde yoğunlaştırmak yerine; türcü ve baskıcı her türlü bakışa karşı mevzileniyor. hayvanlara, özellikle de bir türe karşı ve hatta genele vurarak söylemek gerekirse herhangi bir topluluğa yönelik böylesi cepheleşmiş bir toplumda; bu toplumun dinamiklerinin de sağlam olamayacağını, içe kapanıp çevreyi de kendi kullanımı için ehlileştirme dürtüsünün insanın içinden çıktığı doğaya ve buna müteakip kendine de yabancılaşma nedeni olduğunu gösteriyor film.
5. never rarely sometimes always “kararın ne olursa olsun, senin olduğu sürece uygundur”. henüz 18'ine basmamış autumn'a (sidney flanigan) kürtaj kararını verdiğinde hastanedeki sosyal hizmet danışmanının verdiği bu cevap, basit gibi görünen hayati bir ilkenin, kadın özgürlüğünün feda edilemez bir…devamı5. never rarely sometimes always
“kararın ne olursa olsun, senin olduğu sürece uygundur”. henüz 18'ine basmamış autumn'a (sidney flanigan) kürtaj kararını verdiğinde hastanedeki sosyal hizmet danışmanının verdiği bu cevap, basit gibi görünen hayati bir ilkenin, kadın özgürlüğünün feda edilemez bir parçası olduğunu yeniden hatırlatıyor. eliza hittman'ın senaryosunu kaleme alıp yönettiği never rarely sometimes always filmi, bir genç kadının, 18 yaş altı için kürtaj işlemini yasalarla ebeveyn iznine tabi kılan pennsylvania'dan kürtaj konusunda liberal bir serbestlik olanağı tanıyan new york'a yolculuğunu ele alıyor.
bir amerikan bağımsız yapımı olmasına rağmen doğu avrupa sinemasının diyaloğu az, soluk renkli ve kasvetli atmosferini çağrıştıran yapısıyla, tematik bir ilham kaynağı olarak romanyalı yönetmen cristian mungiu'nun 4 months, 3 weeks and 2 days (2007) filmini kolayca akıllara getiriyor. çavuşesku'nun otoriter romanya'sında yasaklı olan kürtaj işlemini yaptırabilmek için gizli kapaklı otel odalarında mücadele veren genç bir kadın ve ona var gücüyle destek olan arkadaşını merkeze alan yönetmen mungiu'nun kurduğu olay örgüsü, yankısını never rarely sometimes always filminde, bu kez demokratik bandrollü bir ülkede, daha yaşça küçük iki genç kadının new york'a uzanan kürtaj yolculuğunda buluyor. yine de mungiu'nun aksine eliza hittman'ın çerçeve ve anlatı tercihleri sert ve yüklü imajlardan müteşekkil değil. film, lise müsameresinde şarkı söyleyen autumn'un performansını yarıda kesen izleyiciler arasındaki bir erkek öğrencinin cinsiyetçi sözlü taciziyle açılıyor. nitekim yönetmenin bu sahneden başka izleyiciye 'gösterdiği' rahatsız edici bir olay yok.
filmin dramatik yapısı autumn'un sessiz ve içe dönük karakteriyle örtüşür bir tonda, genç kadının başına gelenlerin bir örtünün altına süpürüldüğü ama ağırlığının bütün bir filme sirayet ettiği boğucu bir atmosferde yol alıyor. ne autumn'un istenmeyen gebeliğinin, ne ergenlik travmalarının, ne de ailesindeki sorunların sebepleri filmde izah ediliyor. genç yaşında partneri tarafından maruz bırakıldığı cinsel şiddet öyküsü bile, kürtaj operasyonu öncesinde sosyal hizmet uzmanı tarafından doldurulan, filme de adını veren, 'asla', 'nadiren', 'bazen', 'daima' gibi şıklardan oluşan, o boğaza yumru indiren form sahnesinde açığa çıkıyor. bu yönetmen tercihinin, filmin hikâye kurgusunun autumn'un karakter yapısıyla paralellik kurmasından başka bir anlamı daha var. eliza hittman, ilgisini, sebepleri travmatik olsun ya da olmasın, kadınların kürtaj örneğindeki gibi kendi bedenleri üzerinde karar verme iradelerini baskılayan toplumsal ve kurumsal engebelerin üzerinde tutuyor. bütün bu yapılarla mücadele deneyimini, henüz reşit olmayan, 17 yaşındaki bir karaktere yükleyerek meselesini daha da karmaşıklaştırıyor ve seyirciye sorduğu soruları daha da zorlaştırıyor. bir kadın olmak, bir genç kadın olmak, dahası tüm otoriteler bir yana, aile iktidarının etki alanından henüz yasal olarak çıkamamış bir genç kadın olmak devlet ve toplum için nedir? kürtaj gibi, hem ruhsal hem fiziksel sağlığı açısından hayati bir öneme sahip bir durumu ailesine dahi açamayan, yaşadığı yerdeki gebelik sonlandırmaya yönelik prosedürleri muhafazakar niyetlerle sınırlandırılmış yasaların insafına terk edilen bir genç kadının kendi bedeniyle, içinde yaşadığı toplumla ya da tüm bu kurumlarla deneyimi nasıl anlaşılabilir? bu yüzden autumn, bedeni üzerindeki karar verici olma iradesini, burnunda el yordamıyla açtığı bir hızma deliğiyle başlatır. bu kadınlık iradesinin, bedenini de içine hapsedecek şekilde etrafına örülmüş duvarlar karşısında muzaffer olduğu an ise tüm zorluklara rağmen filmin sonunda kürtaj olmayı başardığı o ana karşılık gelir.
yönetmen eliza hittman, kürtaj üzerinden ele aldığı, ataerkil dünyada kadın olmak meselesinin panzehirinin kadın dayanışması olduğunu film boyunca çok sade ama güçlü imgelerle hissettiriyor. tıpkı 4 months, 3 weeks and 2 days filmindeki iki genç kadının dayanışmasında olduğu gibi, autumn'u zorlu yolculuğunda yalnız bırakmayan, kuzeni olarak bildiğimiz skylar'ın (talia ryder) varlığı ve desteği, sadece kadın olmaktan, aynı deneyimi paylaşmaktan gelen bir duygudaşlığa, bir nevi yoldaşlığa işaret ediyor. birbiriyle pek fazla konuşmasalar da zaman zaman sadece bakışlarından anlaşabildikleri bir yakınlık kuruyor yönetmen. kürtaj masrafları için çalıştıkları marketten para çalmaları, new york metrolarının hiç bitmeyecekmiş gibi uzayan merdivenlerinde gittikçe ağırlaşan valizlerini beraber yüklenmeleri, skylar'ın autumn'un uykusuzluktan kararan göz altlarını bir kapatıcıyla kapatmaya çalışması ya da autumn'un, bilet parası için borç aldıkları gençle isteksiz bir öpüşmeye mecbur kalan skylar'ın elini tam da o huzursuz öpüşme anında tutarak desteğini hissettirmesi; hepsi ihtiyaç anında orada olmanın, yükü beraber omuzlamanın, birbirinin açığını kapatmanın güçlü simgesel temsilleri olarak karşımıza çıkıyor.
eliza hittman'ın sade ve dokunaklı üslubu, bu yıl hem sinemaseverlerde hem de önemli festivallerde karşılık buldu. dünya prömiyerini yaptığı sundance film festivali'nde abd-drama kategorisinden jüri özel ödülü'yle dönen film, berlin film festivali'nden ise jüri büyük ödülü'yle ayrıldı. never rarely sometimes always, pandeminin gölgesinde geçen 2020 yılının en iyileri listelerinde kuşkusuz üst sıralarda kendine yer bulacak bir film.
6. i'm thinking of ending things “gerçekten hiçbir çözümüm yok ve çözüm getiren filmlerden hoşlanmam. insanların üzerinde düşünebilecekleri durumlar yaratmak istiyorum. yapmanız gereken ilk şeyin, kendinizi sevmeyi öğrenmek olduğunu söyleyerek biten bir filmden nefret ederim. bu son derece aşağılayıcı, küçümseyici…devamı6. i'm thinking of ending things
“gerçekten hiçbir çözümüm yok ve çözüm getiren filmlerden hoşlanmam. insanların üzerinde düşünebilecekleri durumlar yaratmak istiyorum. yapmanız gereken ilk şeyin, kendinizi sevmeyi öğrenmek olduğunu söyleyerek biten bir filmden nefret ederim. bu son derece aşağılayıcı, küçümseyici ve aynı zamanda oldukça anlamsız. benim karakterlerim, birbirlerini ya da kendilerini sevmeyi öğrenmezler.” charlie kaufman
charlie kaufman: 1970'lerde muhalif tavırla baş gösteren yeni hollywood kuşağının, michael cimino'nun heaven's gate (1980)'inin yarattığı ekonomik fiyasko sonrası hollywood'un tekrar stüdyo sistemine dönmesiyle bu kuşağın etkilerinin kaybolduğu dönemde, kaleme aldığı ilk uzun metraj film being john malkovich (spike jonze, 1999)'ten günümüze; bilinç, bellek ve gerçek dışı unsurları tek potada erittiği kurgularla özgün yapıtlar veren, az sayıdaki temsilcilerinden. kafuman'ın, senaryosunu iain reid'in aynı isimli kitabından uyarladığı i'm thinking of ending things (her şeyi bitirmeyi düşünüyorum); nasıl gelişeceğini kestirmenin güç olduğu anlatısı ve huzursuzluk verici, klostrofobik elementleriyle öne çıkan bir yapıt.
yazının devamı film ve filmin uyarlandığı kitap hakkında birçok sürprizbozan içermektedir.
kaynak materyal üzerinden bakıldığında, filmin büyük anlamda kitap kurgusuna sadık kaldığını söylemek mümkün. fakat kaufman'ın özellikle roller üzerinden anlatıyı çok daha muğlak hale getirip, farklı alanlara ait kavramsal ögeleri daha cömertçe kullanması; kitaba göre oldukça girift bir yekûna vesile oluyor. kitabın bölümleri arasında, bir intihara dair yapılan konuşmalar ve verilen bilgiler okuyucuyu kolayca tahmin edebileceği bir sona yönlendirirken, kaufman öyküde hiçbir sabit nokta bırakmayarak herhangi bir anın üzerine odaklanabilme fırsatı bırakmıyor. çiçek desenli duvar kağıtları ve bir anlatıcı sesi ile açılan film, bir zihinde dönüp dolaşan, saplantı haline gelmiş ''her şeyi bitirmeyi düşünüyorum'' düşüncesi ile birlikte; izleyenleri bir evin çeşitli kısımlarında gezintiye çıkarıyor. dış mekâna geçildiğinde ise, hatırlayabildiği kadarıyla yedi haftadır birlikte olduğu erkek arkadaşı jake (jesse plemons)'i, onun ailesinin çiftlik evini ziyaret edecekleri yolculuk için bekleyen; ismi şimdilik lucy (jessie buckley) olan karakteri görüyoruz. kendisi aynı zamanda anlatıcı sesin de sahibi. sonrasında, kabaca 4 kısımdan oluşan anlatı şemasından ilki başlıyor.
lucy ve jake'in, çiftlik evine yolculuğu, bol referanslı ve konuşkan bir yapıda ele alınıyor. sekans, abbas kiyarüstemi'nin yol filmlerinin gerçekçi dokusunun örselenip, tekinsiz bir üslupla yeniden yansıtılmış hâli adeta. sekanstaki diyaloglar ve referanslar ise tüm filme yayılmış parçaların ipuçları niteliğinde. özellikle oklahoma! (fred zinnemann, 1955) nezdinde baktığımızda, jake'in kaybolduktan sonra ilk göründüğü an ve akabinde gelişenler, laurey'in curly ile hayalinde ettiği dansı ve bunun jud tarafından nasıl bozulduğunu yeniden hayata geçiriyor. filmin en önemli enstrümanlarından, zamanın akışkanlığındaki izafi durum da ikilinin yoğun diyaloğunda kendine yer buluyor. ikilinin çiftlik evine varmasıyla ikinci kısma geçen yapıt, temel kırılma noktalarının yaşandığı bu bölümde bilinç-bellek-algı düzlemini yerle bir ediyor. bu sekansla birlikte kaufman, bilinci fiziksel mekân ile özdeşleştirip, kesmeler ve nahif kamera hareketleriyle; gerçeküstücü damarını gerilim tonuyla besliyor. karakterin mekândaki herhangi bir yer değişimi, zamanda veya kimliklerde ani sıçramalar yaratabilirken; aynı zamanda jake'in, ailesi ile kurduğu ilişkinin farklı boyutlarına da şahit oluyoruz. filmin bir evle yapılan açılışı göz önüne alındığında, bir bilincin içinde çıktığımız gezinti, çiftlik eviyle birlikte bu bilincin farklı katmanlarına bırakıyor yerini. tüm karakterler, bir çubuğun ucuna bağlanmış bir ipteki herhangi bir nokta gibi, her an her yerde olabilirken; buradaki çubuğun jake olduğunu söylemek pek hatalı bir benzetme olmayacaktır. bütünüyle ele alındığında, neredeyse soliptik denebilecek bir zihnin ürettiği karmaşa, pek tabii her anlamda anlaşılırlık iddiasında değil.
yeni ismiyle louisa'nın, yemek masasında jake'in anne (toni collette) ve babasına (david thewlis) gösterdiği çizimler, romantik tonalist ressam ralph albert blakelock'a ait çalışmalar. bu çalışmaları duvara asılmış posterler şeklinde, bates motel'inkini andırırcasına dizayn edilmiş, bodrum katında görüyoruz. posterlerin altında ise, bu çalışmaların, üzerlerinde jake yazan acemice taklitlerini. filmin açılışındaki evde gördüğümüz bir diğer romantik ressam caspar david friedrich'in der wanderer über dem nebelmeer (bulutların üzerinde yolculuk, 1818) tablosu ve louisa'nın, jake'in üst kattaki eski odasında rastladığı kitaplardan birinin yazarı olan william wordsworth düşünüldüğünde, imgelerle dolu metaforik içerik zengini bu yapıtın romantizmle bağdaşıklık kurmuyor olması düşünülemez. kitapların arasında anna kavan'ın ice'ına, biyoloji ve kimyaya dair birçok esere, maniac (william lustig, 1980), they live (john carpenter, 1988), the thing (john carpenter, 1982) gibi kült filmlere, yine filmin sonundaki ödül konuşmasının esin kaynağı a beautiful mind (ron howard, 2001)'a, pauline kael'in for keeps: 30 years at the movies kitabına, 46 yaşında intihar ederek yaşamına son veren yazar david foster wallace'ın supposedly fun thing i'll never do again'ine ve lucy'nin arabada okuduğu “bonedog” şiirinin de yer aldığı eva h.d.'ye ait rotten perfect mouth'a rastlamak mümkün. yemek masasında bahsi geçen, andrew wyeth'ın christina's world (1948) tablosu ise, filmin anlatısını tek başına resmeder nitelikte. bilinçle özdeş haline geldiğini belirttiğimiz mekân, tıpkı bu tablodaki gibi, film boyunca belirli bir mesafeden izleyici tarafından deneyimleniyor. buradan da anlaşılabileceği üzere, filmdeki herhangi bir kültürel referans, hikâyenin bir noktasında kendine yer edinebilirken aynı zamanda işleyiş aksına da etkide bulunuyor. bu, karakterlerin okuduğu bir şiir ya da filmin gerilimden müzikale değişebilen tonunda etkili olan biçime dair sinematik içerik olabilir.
üçüncü ve dördüncü kısımları ardışık olarak ele aldığımızda, silikleşen anılar ve kimliksizleşen karakterlerin iç içe geçmeye başladığını görüyoruz. pauline kael'in, john cassavetes'in a woman under the influence (1974) için yaptığı eleştirinin bire bir aynısı, en son ismi yvonne olan ''genç kadın''dan işitiliyor. bu tıpkı, bir kitaplıkta tasnif edilmeden duran kitapların rastgele açılıp, gelişigüzel bir şekilde pasajlarının okunması ya da o an izlenilen bir filmin akla gelip, birden akış içerisinde kendine yer bulabilmesi gibi. eklektik bir zihin karmaşası içinde, sürekli yeniden üretilen farklı anıları yaşayan karakterlere denk geliyoruz.
1.33:1 görüntü formatının bir zihnin içindeki sıkışmışlık hissini desteklediği film, alan derinliğinin kullanıldığı noktalarda bu hissiyatı kuvvetlendiriyor. yer yer rastlanılan pastel tonlar ise bu hissiyatı bir kontrast oluşturarak destekliyor. buckley başta olmak üzere tüm kadronun oyunculuklar konusunda hikâyeye önemli ölçüde katkı yaptıklarını söylemek mümkün. kitaba göre, oldukça gelişmiş kültürel yönü kırpılmış olan jake'e hayat veren plemons; karmaşayı sadece izleyen, mat bir kuklacı edasıyla konumlanıyor.
i'm thinking of ending things, referans zengini içeriği ve doğrultusu kestirilemeyen anlatısıyla oldukça talepkâr bir yapıt. izleyenlerin, kendilerini bir beynin kıvrımlarında bulduğu film, elinde harita olmadan gezilmeye çalışılan bir zihnin iz düşümü.