Spoiler içeriyor
Kieslowski'ye göre kimse gerçekten eşit olmak istemez herkes daha fazla eşit olmak ister. İşte bu cümlesi ile film boyunca bize bir eşitlik sunusu verir. Biz günlük hayatımızda toplumsal cinsiyet eşitliği normlarından bihaber olan insanlara karşı eşitliği savunur ve bunun savunmasını…devamıKieslowski'ye göre kimse gerçekten eşit olmak istemez herkes daha fazla eşit olmak ister. İşte bu cümlesi ile film boyunca bize bir eşitlik sunusu verir. Biz günlük hayatımızda toplumsal cinsiyet eşitliği normlarından bihaber olan insanlara karşı eşitliği savunur ve bunun savunmasını yaparız. Ve yine biz toplumsal cinsiyet eşitliğini toplumda kadının yeri ve baskı altındalığını temel alarak savunuruz. Çünkü biz bunu görmüş bunu duymuş ve yaşamışızdır. Kieslowski bizi bu yaşantılarımızdan alır ve farklı ülkeye farklı bir pencereye götürür.
Toplumda, hep kadın cinsel bir obje olarak görülür ve yine kadın cinselliği üzerinden yargılanırken, bir mahkemede bir erkeğin eşinin kendisini cinselliği ile yargılamasına şahit oluruz. Çünkü yine toplum ve yine insanlar erkeğe de roller biçmiştir. Cinselliğin böylece abartılması ve yaşamın sürdürülebilirliğindeki etkisi Freud'un Eros ve Thanatos'unu destekler niteliktedir. İnsan doğuştan iki içgüdüye sahiptir der. Bunlar cinsellik ve saldırganlık olarak da nitelendirilir. Yaşamak için Eros ve Thantos'un çatışmasına ihtiyaç vardır. Çok derinleştirmeden buradan ve filmden ortak bir sonucu çıkarıp bunu genel yaşantıya bağlarsam, cinsellik denge kullanımında önemli bir role sahiptir. Ve filmde bu bir boşanma nedenidir.
Filmin başlarında Karol'un masumluğunu filmin sonuna kadar sürdürememesi en dikkat çekici yönüydü benim açımdan. İnsanlar özünde ne iyidir ne de kötüdür, insanı iyi veya kötü yapan yaptığı seçimlerdir ve yine insan yaptığı iyi veya kötü davranışla iyi veya kötü bir insan olmaz demeye getirir Albert Ellis. Karol başlarda iyidir ve karısından ayrılmak istemez ancak karısının katı duruşu, ondan intikam almasını istemesine neden olmuş ve bunun için de maddi kazanç yolunda birtakım işlere girişmiş ve bir insanı öldürmeyi bile kabul etmiştir.
Sürekli baktığı bir heykel vardır, onda Dominique'yi görmektedir sanırım ancak heykel parçalanır ve o tekrardan birleştirir. Heykel burada Karol'un hayatının somutlaştırılması olarak ele alınabilir. Çok güzel bir heykel parçalanıp tüm izlerine rağmen tekrar güzel bir görüntü sunabilir. Hayat da böyle midir? Bitti sandığın anda bir metroda bir tarak ile farklı bir yöne kayabilir. Parçalanmak bir yok olma mıdır, yoksa kırıldığı yerden toplanan bir hayat mıdır? Bunun cevabını kırıldığı yerden toplanan bir hayattır diye vermiştir.
Öldürmeyi kabul ettiği insanı yeniden hayata getirir Karol. Bu Mikolaji için bir yeniden doğuştur. Ölümle tanışınca yeniden doğmuş ve Karol'a da kendimi çocuklar gibi hissediyorum demiştir. Hepimizin bu hayatta ölmeyi istediği, hayattan umudu kestiği bir an vardır. İşte biz her ne kadar hayatta Mikolaji kadar doyuma ulaşmasak da yaşamışızdır. Şu farkla biz ölümle tanıştığımız yerde belki de hayatla bir yerlerde çarpışmışızdır.