*Kipling, merak edip, kalemiyle tanışamadığım bir yazardı. Özellikle Alberto Manguel'in 'Borges'in Evinde' kitabını okuduktan sonra iyice merak ettim Kipling'i çünkü Borges ondan sıkça söz etmiş, alıntılar yapmıştı. *Ailesinden hayatta kalan kimse olmadığı için bakıcı bir kadın tarafından yetiştirilen bir genç…devamı*Kipling, merak edip, kalemiyle tanışamadığım bir yazardı. Özellikle Alberto Manguel'in 'Borges'in Evinde' kitabını okuduktan sonra iyice merak ettim Kipling'i çünkü Borges ondan sıkça söz etmiş, alıntılar yapmıştı.
*Ailesinden hayatta kalan kimse olmadığı için bakıcı bir kadın tarafından yetiştirilen bir genç oldukça zorlu geçen bir çocukluk. Bu dönemin belki de tek güzel hatırası, onunla aynı şekilde o eve yerleştirilmiş olan Maisie ilerleyen yıllarda derin ve güçlü bir aşka dönüşecek olan arkadaşlığı. Bir kader ortaklığı. Hayatın ona farklı çizdiği farklı yollar. Resim yeteneğini geliştirmek için gittiği Sudan'da savaşın ortasında kalışı ona çok değerli bir dostun yanı sıra yaptığı savaş resimleriyle de büyük başarı kazandırır. Fakat hayat, her zamanki gibi, hep aydınlık değildir. Hele çöken karanlık, bir ressam için en değerli varlık olan gözlerini elinden alıyorsa... Kör bir ressam hayatını nasıl devam ettirir? Ya sevgili Maisie? O bu hikayenin neresindedir? Nasıl bir sürprizle karşımıza çıkacak ve bizi nasıl hiç beklemediğimiz sonlara doğru götürecektir? (Arka Kapak)
*Konu;" Ailesinden kimse kalmayınca bakıcı tarafından yetiştirilen çocuk" olunca diğer yetim konulu klasikler aklıma geldi: Özellikle Uğultulu Tepeler/ Emily Brontë( konu aynı aşık yetimler), Pollyanna - Elenor H. Porter, Heidi - Johanna Spyri, Küçük Kemancı - Elenor H. Porter, Oliver Twist - Charles Dickens, Notre Dame'ın Kamburu - Victor Hugo ve daha niceleri. Karşılıksız aşk konulu ilk akla gelenler: Beyaz Geceler / Dostoyevski, Kürk Mantoolu Madonna / Sabahattin Ali, Bilinmeyen Bir Kadınn Mektubu / Stefan Zweig, Arefesinde / Turgenyev gibi eserler. Klasik dönemin en geçerli konusu herhalde aşk ve yetimlerdi. bu konularda birçok eser olduğuna göre.
*Dick'in şımarıklığı, egosu, narsistliği bazen yorucu oldu. Aynı şekilde Maisie'nin açık bir tavrının olmaması, ne kabul etmesi ne reddetmesi, durumu idare etmeside aynı şekilde sıkıcıydı.
*Sevgi nedir? Sevdiğine yardımın sınırı var mı? Yardım ederken küçümsemek / ezmek yakışık alır mı? "Senin yerine tabloyu ben yapayım, sen imzala, sergile." demek nedir? Sevginin saflığına yakışır mı? Bu teklifi okuyunca aklıma Michael Douglas'ın oynadığı "Ahlaksız Teklif" filmi geldi. İki teklifte aynı şekilde ahlaksızlık içermiyor mu?
*Bir de farklı açıdan bakarsak. Sanatların çoğu eğitim ve yetenek gerektirir. Yemek pişirmek bile bir sanattır, yetenek gerekir, sadece eğitimini almakla olmaz ( büyüklerin dediği gibi el ayarı diye bir şey var). Maisie ressam olmak istiyor (bence tutturmuş, kafaya takmış), ders alıyor ama yeteneği yok. Aldığı dersleri uygulayamıyor, tuvale aktaramıyor, yaptığı tablolar satılmıyor. O zaman ressam olmak için bu ısrar neden?
*Neden sevmeyen seviliyor? Red eden niçin isteniyor? Kaçan kovalanır, kıymetli olur mantığı mı bu? Dick'in Maisie'ye tek taraflı, ısrarcı aşkını okurken aklıma bir dizinin jeneriğinde söylenen sözler geldi:
"İki kişi birbirini sever de kavuşurlarsa mutluluk olur
Biri kaçar öbürü kovalarsa aşk olur
İkisi de sever lakin birleşemezlerse
İşte o zaman efsane olur."