Film Fransız sineması için çok önemli bir noktadadır, öyle ki Fransız sinemasının yapıtaşı diyebiliriz film için. Fransız Yeni Dalga Akımı'nı başlatan film olma özelliğini taşır, Serseri Aşıklar. Filmi kısaca şu şekilde özetleyebilirim. Michel adındaki bir adam bir otomobil çalar ve…devamıFilm Fransız sineması için çok önemli bir noktadadır, öyle ki Fransız sinemasının yapıtaşı diyebiliriz film için. Fransız Yeni Dalga Akımı'nı başlatan film olma özelliğini taşır, Serseri Aşıklar.
Filmi kısaca şu şekilde özetleyebilirim. Michel adındaki bir adam bir otomobil çalar ve bir polisi öldürür. Paris'e kaçan Michal, burada genç Amerikalı gazeteci Patricia'ya ile güvensiz ama tutkulu, kaçak bir ilişkiye başlar.
Filmi ilk açtığımda gördüğüm sekans bana şunu söyletti. ''Tamam ne izleyeceğim belli. Çeşitli numaralarla insanları dolandıran, soyan bir çifti izleyeceğiz.'' Fakat sahneler ilerledikçe bu düşüncelerimde yanıldığımı farkettim. Filmde suçlu bir adam ve masum bir genç kızın adı konulmamış ilişkisini izliyoruz. İkisi de birbirini tanımak, güvenmek istiyor. Patricia'nın her şeyi sorgulaması filme farklı bir hava katmıştı. Birbirinden çok farklı olan birbirlerini çoğu yerde anlamakta zorluk çeken zıt karakterli insanların ilişkisini izlemek filme olan ilgimi arttırdı. Çünkü hangi noktada birbirlerini seveceklerini ya da satacaklarını merak ediyordum. İşin sonunda ikisinden biri olacaktı, hangisinin olduğunu izleyince anlayacaksınız. Filmin başlangıcı bana başka şeyler düşündürtse de Patricia ve Michal'ın sohbetlerinde filmi daha iyi anladım. Hatta yatakta yapılan sohbetler ''Bunlar cidden serseri aşıklar'' diye düşündürttü. Jean-Luc Godard yazılan senaryoyu direkt filme almak yerine gerçek hayattan etkiler eklemek için doğaçlama anlara yer vermiş. Bunu sinemanın stüdyodan çıkıp sokağa indiği filmin çekimlerinden görebiliriz. Çekim demişken filmin montajını ve çekimini değerlendirmemek olmaz, sinemaya yeni teknikler, yeni bakış açıları kazandıran bu filmde bu tekniklere değinmemek analiz konusunda büyük eksiklik olur. Filmde her açıdan çekimler görüyoruz, ve doğal bu çekimler filme gerçekçi bir hava katmış. Sanki kamera yokmuş da olayları direkt orada izliyor gibi hissettim. Film siyah beyaz olmasaydı çekildiği yılı unutabilirdim bile. Bu tekniklerin filme en büyük katkısı karakterlerin düşüncelerinin açıkça yansıtılabilmesi olmuş. Öyle ki yakın plan çekimleri ile karakterleri daha iyi tanıyıp onlarla daha fazla bütünleşiyoruz. Filmde yardımcı olarak birkaç tane karakter görsek de genel olarak Patricia ve Michal'ın etrafında dönüyor. Michal bana göre açık olsa da Patricia'nın duygularını anlamakta zorlandım. Yönetmen bunu özellikle gizlemiş gibiydi. Aslında bu çok zekice geldi. Eğer ikisinin de duygularını net şekilde anlasaydık filmin bir anlamı, çekiciliği kalmazdı. Film 1 buçuk saat. Bu sürenin kısa olduğunu söyleyemem, çünkü böyle bir hikâye daha uzun şekilde anlatılamazdı. Ya diyalogların uzaması gerekirdi, ya da ek sahneler eklenmesi. Diyalogların uzaması -ki yeterince uzundu- filmin etkisini azaltırdı. Çünkü kısmen yavaş ilerleyen bir filmde uzun uzun diyaloglar izleyen herkesi sıkar, ilgisini başka yönlere kaydırır. Bu noktada yönetmenin zaman yönetimi konusunda oldukça başarılı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Filmin farklı bir havası var izlerken başka şeyler düşündürtüp, bambaşka şeyler izletiyor. Sıradan bir anlatıya sahipti benim için. Fakat sinemaya başka bir çerçeveden bakmak için izlemeye değer. Finali beklediğim bir finaldi, bu yüzden benim açımdan sürpriz olmadı.