"Belki de hayat yanlış anlayınca güzeldi. Sadece yanlış anlayınca. Ama her şeyi..." Yanlış anlaşılmaların şerefine... diye başlayayım ben de bakalım. Tek kelimeyle özetleyecek olursam bu kitabı, "çarpıcı" derdim. Çarpıcı ve çarpık hayatları anlatıyor. Sarsıcı diyemeyiz, sarsmaktan ziyade hakikaten çarpıyor. Canınız…devamı"Belki de hayat yanlış anlayınca güzeldi. Sadece yanlış anlayınca. Ama her şeyi..."
Yanlış anlaşılmaların şerefine...
diye başlayayım ben de bakalım.
Tek kelimeyle özetleyecek olursam bu kitabı, "çarpıcı" derdim. Çarpıcı ve çarpık hayatları anlatıyor. Sarsıcı diyemeyiz, sarsmaktan ziyade hakikaten çarpıyor. Canınız çok fena yanıyor.
Sıfır sansür, her şey ortada. Anlatılan şeyleri okurken geriliyorsunuz, üzülüyorsunuz, birlikte küfrediyorsunuz, acı çekiyorsunuz, mutlu oluyorsunuz, nefret ediyorsunuz, korkuyorsunuz, zevk alıyorsunuz, ölmek istiyorsunuz, her şeye inat yaşamak istiyorsunuz... Yaşayabileceğiniz her duyguyu yaşıyorsunuz kısacası.
Derda'nın hikayesini okuduktan sonra Derdâ'nın hikayesine geçmek biraz zor oldu açıkçası. Bana, kızın yaşadıkları daha zor geldi nedense ama erkeğin de hayatı azımsanmayacak kadar zorluydu tabii ki. Kaç kişi bunlara katlanabilir ki... Neyse girmeyeceğim buraya daha fazla. Kitapta her şey tüm açıklığı ile var zaten. Bana ne hacet...
Son 13-15 sayfa daha değişik olabilirdi.
Genel olarak çok iyi olduğunu söyleyemem ama çoğunluktan iyi olduğu kesin.
Mesela niye Oğuz Atay, neden başka birisi değil? Hiç düşündünüz mü? Ben onu anlamadım mesela. Oğuz Atay'a saygı duruşunda bulunmuş yazarımız ve bunu hak eden de bir isim muhtemelen ama neden yani, neden?
Bu kitapta Oğuz Atay'ı görmem ile bir zamanlar onun çalıştığı okulda okuduğumu, onun geçtiği yollardan geçtiğimi öğrenmem hemen hemen aynı zamana denk geldi. Kitaptaki onca "tesadüf"ten sonra bu da benimkisi olsun bakalım. Henüz hiçbir kitabını okumamış olsam da okuduktan sonra aşağıdaki satırların benim için daha çok anlam kazanacağından eminim.
"Hâlâ okuyorsan hâlâ yanımdasındır. Ama eğer, bütün bunların sadece birer tesadüf olduğunu düşünüyorsan, hemen gidebilirsin. Hayatlarımıza devam eder ve her şeyi unuturuz. Hayır, yalan söylemeyeceğim! Ben hayatıma devam edemem ve hiçbir şeyi unutamam! Çünkü Oğuz Atay'ı da okudum, seni de tanıdım... Diyebilirsin ki, bir insanı, fotoğraflarından ve hakkındaki haberlerden ne kadar tanıyabilirsin? Haklısın. Belki de çok az... O zaman şöyle demeliyim: seni az tanıyorum... Az... Sen de fark ettin mi? Az dediğin, küçücük bir kelime. Sadece a ve z. Sadece iki harf. Ama aralarında koca bir alfabe var. O alfabeyle yazılmış binlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harf arasında. Biri başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. Senin ve benim gibi... Bu yüzden, belki de az çoktan fazladır. Belki de az, hayat ve ölüm kadardır! Belki de, seni az tanıyorum demek, seni kendimden çok biliyorum demektir. Bilmesem de öğrenmek için her şeyi yaparım, demektir. Belki de az, her şey demektir. Ve belki de benim sana söyleyebileceğim tek şeydir...
Seninle buluşmak için Oğuz Atay'ın mezarının başından daha uygun bir yer gelmedi aklıma. Çünkü okuduktan sonra arkana bakmadan gidersen, ben de bu mektubu gömeceğim toprağına..."
Hah bakın işte, kitap okumanın da en çok bu yönünü seviyorum sanki... Her kitabın seni başka bir kitaba, başka bir yazara ya da aynı yazarın başka kitaplarına yönlendirmesi, bir şeyleri araştırmaya ve birilerini daha yakından tanımaya vesile olması, bir yerlere gidip kendi gözlerinle görme isteği uyandırması... Bunlar çok güzel şeyler. Oğuz Atay'ın kitaplarını okuduktan sonra mezarını görmek için bir istek var mesela şu an içimde. En kısa zamanda bunları gerçekleştirmek dileğiyle diyeyim o zaman...