“Bir kadının yanan bir evde kalmasına yol açtıklarına göre, kitaplarda bir şeyler olmalı... hayal edemeyeceğimiz bir şeyler; orada bir şeyler olmalı. İnsan bir hiç uğruna kalmaz.” Aslında oldukça popüler bir kitap. Adını duymayan yoktur. Yine de konusundan biraz bahsedeyim. Klasik…devamı“Bir kadının yanan bir evde kalmasına yol açtıklarına göre, kitaplarda bir şeyler olmalı... hayal edemeyeceğimiz bir şeyler; orada bir şeyler olmalı. İnsan bir hiç uğruna kalmaz.”
Aslında oldukça popüler bir kitap. Adını duymayan yoktur. Yine de konusundan biraz bahsedeyim. Klasik bi distopya. İnsanların mutsuz olduğu ve özgür olamadığı bi evren. Fakat bu evrende belirli kurallar var. Kitapların yasak olması gibi. İtfaiyecilerin görevi yangın söndürmek değil de o yangını çıkarmak. Yani kitapları yakmak. Bağdat kütüphanesinin yakılmasını biliyorsunuzdur belki de. Moğollar 1260 yılında bu kütüphaneyi yamalamıştır. Hatta kitapların bir çoğunu Dicle nehrine atmışlardir. Rivayete göre de Dicle nehri günlerce mavi akmıştır. Tarihten başka bir örnek vermek gerekirse İskenderun kütüphanesinin yakılmasını verebiliriz. Bu iki olayda da çok önemli eserler yok olmuştur. İnsanlığın bilim ve kültür seviyesini onlarca sene geriye götürmüştür. Yani kitaptaki konu hayal falan değil. Hatta gayet olağan. Henüz bütün kitaplar tamamen yasaklanmamış olsa da bazı çok önemli eserler birçok ülkede yasaklanmıştır. En basitinden 1984 kitabı. Demek istediğim yıllar önce yazılmış distopya kitapları yavaş yavaş gerçekleşiyor. Bu kitap 1950 yılında yazılmış. O zamanlar televizyon daha yeni yeni gelmiş evlere. Fakat insanlar bu kutuyu sürekli izler olmuş. Ön Sözden bi alıntı ile anlatayım."1950'lerde şu espri yapılıyordu: 'Eskiden kimin evde olduğunu ışıklarının açık olmasından anlayabilirdiniz; şimdiyse ışıklarının kapalı olmasından anlaşılıyor.' Televizyonlar küçüktü, siyah beyazdı ve net bir görüntü elde etmek için işıkları kapamak gerekiyordu." Bradbury sadece insanların televizyon izlemesinden geleceği tahmin etmiş. "Bu böyle giderse artık kimse kitap okumaz." demiş. Eh doğru da bilmiş. Ama ben yazarın ileri görüşlülüğünü tebrik etmek istiyorum. O zamanlarda olmayan ama yazarın hayal gücüyle yarattığı o kadar güzel şeyler varki. Bunlardan ilki "ekranlar". Günümüzün televizyon, tablet, bilgisayarı sayabiliriz. Her duvarda bi ekran var. Ve insanlar bütün gün sadece o ekrana bakıyorlar. Kitabın bazı yerlerinde ekrandaki bazı programları anlatıyordu. Ve bu programlar aslında o kadar saçma ki. Nerdeyse insanın aklıyla dalga geçecek türden. Ama insanlar o ekrana baktığı zaman beynini çok fazla kullanmadığı için farketmiyor. Günümüze en yakın örnek buydu bence. Çünkü hepimiz günün çoğunu ekranlara bakarak geçiyoruz. En basitinden kendimi örnek almak istiyorum. Okul olmadığı zaman 10 saat telefon kullanıyordum. Ve buna ek bilgisayar ve televizyon da var. İnsanları yargılarken kendi yaptığımı inkar edecek değilim. Fakat bunun kötü bir şey olduğunu biliyorum. Yavaş yavaş günlük 3 saate düşürdüm telefona bakma süremi. Kitaptaki bir diğer öngörüyse "Deniz kabukları". Bunlar bildiğimiz kulaklık hatta kablosuz kulaklık bile diyebiliriz. Daha kulaklığın bile olmadığı zamanlar böyle bir şeyi hayal edebilmek gerçekten çok iyi. Bir de "Tazı" var. Açıkçası bu yaratık beni bayağ ürkütmüştü. Hatta bence kitabın geneli insanı çok geriyor. Tazı ise bir çeşit mekanik suikastçi. Devlete karşı gelen insanları öldürmek için koşullandırılmış.
Şimdi kitaptaki en sevdiğim karakter olan Clarisse'den bahsetmek istiyorum. Clarisse gibi insanlar günümüzde bile çok az.Clarisse kitapta Montag'ı etkileyen kişi olmuştu. Bence bu kitabı okuyan herkesi etkileyen bir karakter. Clarisse bozulmamış insanı anlatıyor. İnsanın saf hali diyebiliriz. Teknolojinin, toplumun kölesi olmamış insanı. “Asosyalmişim, öyle diyorlar. Kaynaşamıyormuşum. Öyle tuhaf ki. Aslında çok sosyalimdir. Sosyalden ne kastettiğine bağlı tamamen değil mi? Bana göre sosyal olmak, seninle böyle şeyler hakkında konuşmak.” Ön bahçede ağaçtan düşmüş birkaç kestaneyi takırdattı. “Veya dünyanın ne tuhaf olduğundan bahsetmek. İnsanlarla olmak güzel. Ama bir grup insanı bir araya getirip de konuşmalarına izin vermemek sosyallik değil bence; ya sence?" Clarisse'i okurken benim de ne kadar sıradan bir insan olduğumu anladım.
Bir insanın kitapları yakmasındaki amacı ne diye düşünebiliriz. Çok basit aslında. İnsanları cahilleştirmek. Asıl amaç bu. Cahil bi toplumu yönetmek mi kolay yoksa düşünen, karar verebilen bi toplumu mu? İnsanların size karşı ayaklanmasını istemiyorsanız onları cahilleştirin. 2+2 nin 5 olduğunu bilsinler. Bir kitapta 2+2=4 yazıyorsa insanlar düşünmeye başlar. Onlara bu imkanı vermemelisiniz. Kitaptan alıntıyla daha iyi anlatabilirim."Bir insanın siyasi açıdan mutsuz olmasını istemiyorsan, bir meseleyi iki farklı açıdan sunma ki kaygılara kapılmasın; tek bir açıdan sun. Daha da iyisi, hiçbir açıdan sunma."
"Siyahi insanlar Küçük Siyah Sambo'yu sevmiyor. Yak git sin. Beyaz insanlar Tom Amca'nın Kulübesi'nden hazzetmiyor, Yak gitsin. Biri tütün ve akciğer kanseri üstüne kitap mi yazmış? Sigara üreticileri ağlıyor mu? Kitabı yak gitsin. Sakinlik Montag. Huzur, Montag. Kavganı dışarıda et. Daha da iyisi , yakma fırınının içinde. Cenazeler mutsuzluk verici ve paganmi? Onları da ortadan kaldır. Bir insan ölünce, beş dakika sonra, ülkenin dört bir yanında hizmet veren helikopterlerle Mavi Duman Borusu'na, Yakma Fırınlarına götürülüyor. Bir insan ölümünden on dakika sonra siyah toz zerrelerine dönüşüyor. Mezar taşı yazılarıyla uğraşmayalım. Boşver onları. Hepsini yak, her şeyi yak. Ateş parlaktır ve ateş temizdir.”
Ve son olarak Beatty'den bahsetmek istiyorum. Beatty gibi karakterler aslında her distopyada varlar. 1984'deki O'Brien veya Cesur Yeni Dünya'daki Mustapha Mond. Bu karakterler aslında kitaptaki en bilgin insanlar olurlar. Her şeyin farkındadırlar fakat genelde kötü tarafta olurlar. İnsanların bi şeylerin farkına varmasına istemezler. İnsanları köleleştirip yönetmek onlar için daha iyidir. Ve bu karakterlerle ana karakterimizin hesaplaştığı bi bölüm olur. Ki benim en sevdiğim kısımdır burası. Çünkü ne yapmak istediklerinden ve insanların ne kadar aciz bi varlık olduğundan bahsederler.
Bu kitapla beraber bir distopya aşığı olma yolunda adım adım ilerliyorum. Bana lütfen farklı ve güzel distopyalar önerebilir misiniz? Tabi buraya kadar okuduysaniz :)
Her zamanki gibi sevdiğim alıntılarla beraber yorumumu sonlandırıyorum.
📍"Belki kitaplar bizi mağaradan biraz çıkarabilir. Belki hep aynı, lanet olası, çılgınca hataları yapmaktan alıkoyabilirler bizi!"
📍“Bilmiyorum. Mutlu olmamız için gerekli her şeye sahibiz, ama mutlu değiliz. Bir şey eksik. Etrafa bakındım. Ortadan kaybolduğunu kesinlikle bildiğim tek şey, on-on iki yıldir yaktığım kitaplardı. Bu yüzden, kitapların faydası olabilir diye düşündüm."
📍“Kitaplardan bu kadar nefret edilmesinin ve korkulmasınin sebebini şimdi anlıyor musun? Onlar hayatın yüzündeki gözenekleri gösterir. Rahatına düşkün insanlar balmumundan aya benzeyen, gözeneksiz, tüysüz, ifadesiz yüzler ister yalnızca."
📍"Ne korkunç bir sürpriz” dedi Beatty. “Ne de olsa bugünlerde herkes ‘Bana asla bir şey olmaz' diye düşünüyor, bunu biliyor, buna kesinlikle emin. Başkaları ölür ama ben yaşamayı sürdürürüm. Eylemlerimin sonuçları ve sorumluluklarım yok? Oysa var. Ama onlardan bahsetmeyelim ha? Eylemlerinin sonuçları insanı yakaladığında artık çok geçtir, değil mi Montag?”
📍“Eskiden, İsa'dan önceki zamanlarda Anka diye aptal, lanet olası bir kuş vardı; her birkaç yüz yılda bir odun yığıp kendini yakardı. İnsan’ın birinci dereceden kuzeni olsa gerekti. Ama kendini her yakışında, küllerinden fırlayıp yeniden doğardı. Görünüşe bakılırsa biz de aynı şeyi tekrar tekrar yapıyoruz ama bizde Anka'nın asla sahip olmadığı lanet olası bir şey var. Lanet olası, aptalca bir şey yaptığımızı biliyoruz. Bin yıldır yaptığımız tüm lanet olası, aptalca şeyleri biliyoruz; bunu bilmeye devam edersek ve hep aklımızda tutarsak, lanet olası cenaze ateşleri yakıp ortalarına atlamayı günün birinde keseceğiz. Her nesilden, hatırlayan birkaç kişiyi daha seçiyoruz."