Geceleri uyumadan önce emirhan takva izlemeyi seviyorum. daha çok izlerken uyuyakalıyorum. dün gece de yine bi videosunu açmış uykuya dalarken en sevdiği 5 çağan ırmak filmini sıralarken bu film üzerinde çok fazla durdu. babam ve oğlum, ıssız adam, dedemin insanları…devamıGeceleri uyumadan önce emirhan takva izlemeyi seviyorum. daha çok izlerken uyuyakalıyorum. dün gece de yine bi videosunu açmış uykuya dalarken en sevdiği 5 çağan ırmak filmini sıralarken bu film üzerinde çok fazla durdu. babam ve oğlum, ıssız adam, dedemin insanları zaten izlediğim ve bildiğim filmlerdi ama bu filmini ilk defa duyunca uykumdan uyandım ve biraz araştırdım. googledaki resimler de gözüme ilginç gelince başladım. öncelikle şunu sormak istiyorum sayın çağan bey neden hep aynı kadro ya. çetin tekindor benim gözümde sadece dede hümeyra da sürekli bağıran kadın. bi de aşiret filmlerindeki siyah göz kalemli abla var. tamam aynı kadroyla çalışmak işini sağlama alma açısından iyi oluyor olabilir ama izleyicilerin gözünde karakterler ve oyuncuları ayırmak zor oluyor bence. şahsi fikrim yani. çağan beyin çok da umursadığını sanmıyorum.
film aslında gerilim/gizem tarzından ama yine de klasik bi çağan ırmak filminde ağlamamak olmaz. gece 2’de gözlerim dolu dolu izledim.
oldukça tiyatrovari bi filmdi. zira oyunculuklar da öyle. bu filmin sahnede izlemeyi de çok isterdim. diyaloglar, kostümler çok güzeldi. ilginç bir filmdi ama kesinlikle şans verin derim. çetin tekindorun mükemmel oyunculuğu ve hikaye anlatıcılığı sizi filme öyle bir bağlıyor ki zaten. hümeyrayı çok sevmem ama o da gayet başarılıydı. ıssız adamdaki ıssız adamda öyle. çocuklar bile o kadar güzel oynamış ki. kısaca çok güzel ve değeri bilinmemiş bir film lütfen izleyin.
carmy kendimden bir şeyler bulduğum belki de bulmaya çalıştığım bi karakter. ikili ilişkilerde berbat biri kendisi. ben onun kadar kötü değilim sanırım. insanlarla iyi anlaşırım aslında herkes beni sevsin isterim. yaptığım şeyde en iyisi olursam ve herkes beni takdir ederse…devamıcarmy kendimden bir şeyler bulduğum belki de bulmaya çalıştığım bi karakter. ikili ilişkilerde berbat biri kendisi. ben onun kadar kötü değilim sanırım. insanlarla iyi anlaşırım aslında herkes beni sevsin isterim. yaptığım şeyde en iyisi olursam ve herkes beni takdir ederse görünür biri olacağımı düşünürüm.
richardın karakter gelişimi, syd’in azmi ve hırsı, fak kardeşlerin o salaklıkları… her karakteriyle mükemmel bir dizi benim için. hepsi tek tek işlenmiş. benim gibi odak süresi 10 sn olmuş biri bile her bölümü defalarca izledi. ve bitmesin diye hala son sezonu yavaş yavaş izliyorum.
yazın garson olarak girdiğim kafede rollenmek için izlediğim bir diziydi artık her karakterinde kendimi bulduğum küçük lip’in büyüyüp koskoca adam oluşunu izlediğim bir dizi.
kimsenin favorisi olmayan claire benim dizide en sevdiğim karakter. carmy’e olan aşkı ama buna rağmen kendini seçmesi. evinin önündeki o yüzleşme sahnesi o kadar gerçekçi ki. carmy gibi sadece kendini ve işini düşünen insanları kendinden daha çok seven birinin her şeye rağmen kendini seçebilmesi. özür dilerim cümlelerim çok dağınık artık eskisi gibi kitap okuyamıyorum. uzun uzun bir şeyler de yazamıyorum. ayrıca diziyi sadece aşk temalı olarak yansıtmayayım. sadece carmy ve claire arasındaki kimya o kadar gerçekçi ki çok hoşuma gidiyor. ve zorlama bir şekilde onu syd ile shipleyen fanlara sinir oluyorum. syd çok farklı bi karakter yani aslında carmy’e aşırı benziyor ama aralarındaki şey aşk falan değil bana dostluk gibi geliyor.
syd’i çok fazla sevmiyorum ama o azmi ve hırsı çok hoşuma gidiyor.
gastronomiye ilgim olduğunu düşünmüyordum ama izlerken büyülendim resmen.
uzun uzun bir şeyler yazmaya çok gerek yok aslında. sadece bu hesapta en sevdiğim diziyle alakalı bi gönderi olmasını istedim.
bu hesabı ilk kullandığım zamanlar 15 yaşında falandım artık 21 yaşındayım ve ben artık değiştim tabi sevdiğim şeyler de. biraz büyüdüm sanırım.
Yine Oriol Paulo ve yine ben. Uzun zaman sonra benim için yeri apayrı olan yönetmenin yeni dizisi ile geldim. Aslında çok da yeni sayılmaz ama ben yeni izledim. 2024 ekim ayında çıkmış. Tabi ben o zamanlar üniversite, yeni arkadaşliklar falan…devamıYine Oriol Paulo ve yine ben. Uzun zaman sonra benim için yeri apayrı olan yönetmenin yeni dizisi ile geldim. Aslında çok da yeni sayılmaz ama ben yeni izledim. 2024 ekim ayında çıkmış. Tabi ben o zamanlar üniversite, yeni arkadaşliklar falan derken baya yoğundum. Dizi izlemeye pek fırsatım olmamıştı. Aslında bu dizinin çıkacağından haberim vardı. Bi kitaptan uyarlama olduğunu biliyordum. Mikel Santiago'nun ayni isimli kitabından bi uyarlama bu mini dizi. Ancak Paulo'nun parmağı değdiği çok belli. Olay akışı diğer yapımlardan oldukça farklı ilerliyor. Zaman kavrami bambaşka. İlk iki bölümü sabırlı bir şekilde izlerseniz mükemmel bir dizi izleme fırsatına erişirsiniz. Tıpkı bir piyano çalar gibi önce sakin sakin sonra daha hızlı heyacanli ve trajik bir şekilde ilerliyor öykü. En sonda tıpkı notalari birleştirir gibi yapboz parçalarını birleştiriyorsunuz. Dizinin müzikleri o kadar harika ki. İzlerken bütün duyguları yaşayabiliyorsunuz. O küçük kasabanin kasvetini içimde hisserken bir yandan da Alex'le beraber gerim gerim gerildim ne olacak diye bekledim. Sizi ekran başında tutmayi o kadar iyi başarıyor ki. Daha önce de dediğim gibi sadece ilk 2 bölüm biraz sakin ilerliyor o iki bölümü 3-4 günde geri kalan 6 bölümü ise bir günde bitirdim. Özellikle son 2 bölümdeki heyacani içimde o kadar çok hissettim ki gece saat 4'te karanlıkta izlerken diziye kendimi nasıl kaptırdım bilmiyorum. Bitirince bir boşluğa düştüm.
Ben yine o kadar konuştum ve asla dizinin konusundan bahsetmedim. Hemen anlatıyorum. Bir piyanist olan Alex sessiz ve küçük bir kasabaya taşınır. Bir gün üstüne yıldırım düşmesi ile gelecektem imgeler görmeye başlar. Annesinden ona miras kalan bu şey Alex'in hayatını altüst eder. Dizi boyunca bunlar gerçek mi yoksa bi halüsinasyon mu diye hep ikilemde kaldım tıpkı Alex gibi. Çevresindeki kimse ona inanmadığı için kendini deli gibi hisseder. Ama sevdiklerini korumak için de her şeyi yapar. Dizi boyunca hep dedim ki ya şu adamı bir dinleyin hiçbir şey gelmeyecek başınıza. Ama kendimi onların yerine koyunca ben de inanmazdim herhalde.
Dizide olaylar 3. bölümden itibaren açılıyor ve her bölüm bi olay üstünde durarak bize yapboz parçalarını birleştirmemiz için birkaç parça veriyor. Benim için izlemesi en zor bölüm 4. bölümdü keşke öncesinde hassas içerik falan diye haber verselermiş. 5 tane adamın bir kadina tecavüz etmesine izlemek çok zor ve ağır oldu. Gözyaşlarimi tutamadim. Hatta daha sonrasında mahkemede kendini savunmaya geçmesini izlemek bir kadin olarak gerçekten çok zordu. Dediğim gibi bütün duygular izleyiciye çok başarılı bir şekilde geçiyor.
Diğer bölümler de ise yine beklediğim ters köşeler vardi Paulo diyince tabi ki ters köşe olaylar bekliyordum. Ama sonunu tahmin etmek pek de zor değil.
Başarılı bir senaryo, iyi oyunculuklar, mükemmel bir müzik ziyafeti ile izlemesi zevk veren mini bir dizi kesinlikle şans verin ve izleyin derim.
Şimdi spoilerli birkaç yorum yapmak istiyorum.
SPOİLER
Son bölümde her şey Alex'in gördüğü gibi yani olması gerektiği gibi ilerliyordu. Hepsi ölüp gömülünce dedim ki helal olsun be sana yönetmen başrolü bile öldürdün mutsuz bir sonla biten bir dizi sonunda demiştim. Ama beklemediğim bir şey oldu ve Alex'e bir şans daha verildi. Bu sırf seyirciyi şaşırtmak için miydi yoksa "mutlu son" için mi bilmiyorum ama ben beğenmedim. İzledigim her yapımın klasik bir şekilde bitmesinden çok sıkıldım. Oriol Paulo filmleri asla böyle olmuyordu. Beni her seferinde şaşırtmayı başarıyordu ama bu dizi belki de bir kitaptan uyarlama olduğu için böyle bitmiştir. Sonuna rağmen yine de sevdim diziyi.
Que Sera Sera Uzun zamandır izlediğim en güzel diziydi. Abartmıyorum bayıldım. Bugün sırf bu diziyi bitirebilmek için 2 etkinlik iptal ettim. Ve asla pişman değilim. Evde oturup bütün gün bu diziyi izlemek kesinlikle daha iyiydi. Sabahtan beri aralıksız izliyorum. İlk…devamıQue Sera Sera
Uzun zamandır izlediğim en güzel diziydi. Abartmıyorum bayıldım. Bugün sırf bu diziyi bitirebilmek için 2 etkinlik iptal ettim. Ve asla pişman değilim. Evde oturup bütün gün bu diziyi izlemek kesinlikle daha iyiydi. Sabahtan beri aralıksız izliyorum. İlk sezon bitti. İkinci sezonun da yarısındayım ve uyumadan önce yorum yapmak istedim.
Öncelikle ben bu dizinin hakkettiği değeri görmediğini düşünüyorum. İlk çıktığı zaman da haberim yoktu. Kimse de önermemişti. Youtube'da rastgele çıktı karşıma. Hatta bu dizi izleyeceğim diye From Scracth diye bir şeyi açmışım. Onun ilk bölümünü izledim.🤦
Dizi bol bol gerilim barındıran bir dizi. En ufak bir şeyden korktuğum için izleme konusunda çok tereddütte kalmıştım ama dizi öyle bir akıyor ki korku sahneleri bile vazgeçiremedi beni. Bu arada korku filmi izlemeye alışıksaniz bunlar size çok hafif gelir. Ama gerilim konusunda aynı şeyi diyemeyeceğim. Çünkü sürekli "ne olacak" "noldu" diye soruyorsunuz. Bakın ikinci sezonu yariladim diyorum ve hala bir şey anlamadım.
Konusuna gelirsek. Bir tane evren düşünün gece olduğu zaman çıkan canavarlar var. Bunlar sizi yakalarsa gözünüzün yaşına bakmadan öldürüyor. Bu evrene giriş de farklı bir olay. İzlerseniz anlarsınız. Bizim adamlarımız da burdan kaçmaya çalışıyor tabi ki. Bana bir tık I am Legand havasi verdi. Aslında diğer bilimkurgu fimlerine de benzer klasik yanları var ama kesinlikle orijinal bir diziydi. Dizinin yapımcılari da Lost'un yapımcılarıymıs. Lost'u izlemedim ama efsane olduğunu bilmeyen yoktur.
Dizinin en sevdiğim yeri jenerik oldu. Evet saçma bir şekilde jeneriğe bayıldım. Normalde jenerikleri pek sevmem hemen atlarım ama şarkının ilk 20 saniyesini dinleyince çok farklı hissettim ve atlayamadım. Biraz daha dinleyince ses bir yerden tanıdık geldi ve Pixies olduğunu anladım. Que Sera Sera'yı o kadar güzel yorumlamışlar ki. Şarkıya aşık oldum. Ve sözlerine biraz dikkat edince kesinlikle diziye bu şarkıdan başka bir şarkı uyamazdı dedim.
"Que sera sera
Whatever will be will be
The futures not ours to see"
Buraya kadar okuyup hala ikna olmadiysanız yazıklar olsun diyorum. Lütfen şu diziyi gidip izleyin ve bütün arkadaşlarınıza önerin.
Ben de bu gece nasıl uyuyacağım onu düşüneyim.
SPOİLER
Gelelim spoilerlı kısıma. Sevgili diziyi izleyen arkadaşlar. Bakin ikinci sezonu yariladim diyorum ve bu evrenin gizemi hala çözülmedi. Kafayı yemek üzereyim. O telsizdeki adam kimdi. Sara nerde? Boyd'un konuştuğu adam kimdi? Abby haklı mı? Her şey bir rüya olabilir mi? Bu insanlar gerçekte yaşıyor mu? Aklımda deli sorular.
Bir de Julies kadar sinir bozucu bir karakter yok. Tam bir ergen. Bir insan o evrende yeni tanıştığı insanların yanında kalır mi? Hayır ailesi de bir şey demiyor. Benimkiler olsa döve döve o kasabaya götürürdu valla. Hayir ne cesaret bir de anlamıyorum. Valla küçük kardeşin senden zeki Julie. Bir de Fatima'ya gidip seni öpebilir miyim diye soruyor. Sonra da utanıp gidiyor. Tam bir ergen.
Dizide her karakterin hikayede bir rolü var. Ama anlamadığım kısımlar var. Mesela Ethan ve Victor seçilmiş kişi falan mi? Ya da Sara? Ya da şu yeni gelen çocuk? Bunların nereye bağlayacaklar çok merak ediyorum. Elimize bir sürü yapboz parçası verdiler ve hala tamamlanmadı. Büyük resmi merak ediyorum.
Tamamen canım sıkıldığı için yapılmış bir yorumdur. Prens'in ilk sezonunu sevmiştim. İlk zamanlar çok abartılıyor diye düşünüp baya geç izledim hatta. Ama başladığımda bir günde bitirmiştim ve çok eğlendiğimi hatırlıyorum. Giray'ı zaten çok severim o yüzden 2. sezonu da dört…devamıTamamen canım sıkıldığı için yapılmış bir yorumdur.
Prens'in ilk sezonunu sevmiştim. İlk zamanlar çok abartılıyor diye düşünüp baya geç izledim hatta. Ama başladığımda bir günde bitirmiştim ve çok eğlendiğimi hatırlıyorum. Giray'ı zaten çok severim o yüzden 2. sezonu da dört gözle bekledim. Çıkar çıkmaz ilk bölümü izledim ama her hafta yeni bölüm yayınlanma olayını sevmediğim için biriksin öyle izleyeyim dedim. 2. sezonun ilk bölümü benim için hayal kırıklığıydi. Çünkü ilk sezonu izlerken kahkaha attığımı hatırlıyorum. Ama 2. sezonda gerçekten doğru düzgün gülmedim. Sırf o evreni ve ordaki insanları sevdiğim için izlemeye devam ettim. Hatta yazın izlemeyi planlıyordum ama depresyona bir kala önlem alayım dedim. Açtım kalan bölümleri izledim ve son bölümden sonra ağlamaya başladım. Evet absürt komedi dizisinde burnumu çeke çeke ağladım. Buna ben de şoktayım. Peki diğer bölümlere güldün mü diye sorarsanız? Hayır. Yani kelimenin tam anlamıyla eğlenmedim. Küçük bir tebessüm sadece. Yeni katılan oyuncular fena değildi aslında. Özellikle Çağlar Ertuğrul çok farklı bi hava katmış diziye ama o kadar yapmacık ve zorlama geliyor ki artık dizi gulemiyorum. Belki de ilk sezondan sonra her şey tadında kalmalıydı. Yazın açıp ilk sezonu tekrar izlerim ve benim için dizi orda biter.
Bu sezon beğendiğim birkaç gönderme vardı sadece. Özellikle Hayalet sahnesi gördüğüm en iyi dizi göndermelerinden biriydi. Elçin Sangu göndermesi de fena değildi. Onun dışında Kazıklı Voyvoda da iyiydi. Ama ne bileyim genel olarak hah olmuş diyemiyorum hala. İçime sinmedi bir şeyler.
Son bölümde neden ağladığıma gelecek olursak. İzleyenler bilir gerçekten duygusaldı. İzlediğim her dizide favori ikilim olur. Bu çift de öyleydi benim için. O yüzden sonu çok üzdü. Spoiler vermek istemiyorum. Ben Twitter'da yemiştim ve ona da üzülmüştüm. Sanırım ben üzülmek için neden arıyorum.
Uzun zamandır ne kitap okuyorum ne yazı yazıyorum. O yüzden çok kötü bir yazı oldu biliyorum. Ama içimden bir şeyler yazmak geldi.
(Biyografi filmi diye spoiler olarak düşünmedim ama Griselda'nın hayatı hakkında hiçbir şey bilmeden diziyi izlemek istiyorsaniz okumayın yorumu.) Bir bakayım nasıl bir şeymiş diye açıp bir günde bitirdiğim dizi. Yanlış anlamayın dizi çok güzel olduğu için değil ben işsiz bir…devamı(Biyografi filmi diye spoiler olarak düşünmedim ama Griselda'nın hayatı hakkında hiçbir şey bilmeden diziyi izlemek istiyorsaniz okumayın yorumu.)
Bir bakayım nasıl bir şeymiş diye açıp bir günde bitirdiğim dizi. Yanlış anlamayın dizi çok güzel olduğu için değil ben işsiz bir insan olduğum için.
Bu tarz biyografi yapımlarını sevmiyorum. Çünkü cinayeti, uyuşturucuyu ve hayatı anlatılan kişiyi çok güzelmiş gibi pazarlıyorlar dizide. Hele bir de güzel, başarılı bir oyuncu olunca insanlar hayran oluyor ona. Sanki onca insanı öldürmesi bir başarıymış, uyuşturucu satmak bir marifetmiş gibi.
Griselda Blanco'yu diziyi izlemeden önce tanımıyordum. Biraz araştırdım ve uyuşturucu işindeki en büyük kadın olduğunu öğrendim. Ne kadar doğru bilmiyorum Pablo Escabor'un bile korktuğu bir kadınmış. Zaten kendisi Kolombiyalı ve o çok meşhur Madeline Kartel grubunun üyesiymiş. 85 yılında tutuklanıp 15 yıl hapis cezası yemiş. Evet 40 küsür cinayet, satılan kilolarca uyuşturucu sadece 15 yıl. Çünkü çoğu cinayeti kanıtlanamamış. Her ne kadar iğrenç bir insan olsa da zeki biriymiş Griselda. Zaten o kadar erkek içinde bir kadın olarak sivrilmek ne güzel bir "feminizm" örneği. Dalga geçiyorum bu arada ekşi sözlükte gördüm. Tam bir feminizm örneği diyordu kadına. Çok güldüm. Örnek olduğu yere bak. Çok nefret dolmuşum ben kadına onu farkettim. Bunun nedeni de hayatını ayrıyeten araştırmam oldu diziyi izlerseniz benim kadar nefret etmezsiniz.
Neyse gelelim diziye. Dizi 6 bölümlük mini bir dizi. Çoğu kısmı doğru olsa da arada abartı aksiyonlar bulunuyor. İzleyici sıkmamak için tabi. Diziyi izleme sebeplerimden biri Modern Family'den tanıdığım Sofia Vergara'nın oynamasıydı. Yıllarca komedi dizisinde oynayan ve çoğu insanın ordan tanıdığı kişiyi bir dram dizisinde görmek şaşırttı beni. Ama kadın oyunculuğunun hakkını vermiş. Ben bayıldım. Yeniden hayran oldum kadına. Gerçek hayatta olduğu kişiden bambaşka biri olmuş. Bir röportajında şey diyordu duruşunu değiştirdiği için beli mi ne rahatsızlanmiş. Diziyi izleyince o kendine has yürüyüşü, duruşu fark ediyorsunuz. Griselda olsa kesinlikle böyle yürür böyle konuşurdu dedim.
Diğer oyunculuklar da fena değildi ama hiçbiri Sofia Vergara gibi parlamadı gözümde.
Dizinin işleyişine gelirsek başlarda Griselda'yı bir melek gibi gösterdi bize. Hatta uyuşturucu işini sanki bir haltmış gibi öve öve... Sadece beşinci bölümde ne kadar acımasız bir insan olabileceğini yaptığı birkaç hareket ile gördük. Ama gerçek hayatında eski sevgililerinin hepsini öldüren, hatta insanları elektrikli testere ile kesmekten zevk alan bir kadını "Ay ben adam öldüremem korkarım." modunda göstermek çok saçma. Şey düşündüm acaba yaşayan oğlu diziyi izleyip beğenmezse zarar görmemek için mi böyle yapmışlar ahahahahw
Bu arada Griselda hapishaneye girdiğinde 3 oğlu ölüyor. Bunlar dizide de aynı şekilde. Ama küçük oğlu ile uyuşturucu işine devam ediyormuş. Dizide bunu göstermediler. Hapishanede iken küçük oğluyla uyuşturucu satmaya devam etmiş çıktıktan birkaç yıl sonrada Madeline Cartel örgütü tarafından vurulup öldürülmüş. İlahi adalet ne denilir.
Toplayacak olursak abartılacak bir dizi değildi ama Sofia ablacimin hatrına izlenir bir şeydi. Griselda ablamızın hayatını öğrenmek istiyorsanız bu dizi yerine başka belgesellere bakmanızı tavsiye ederim. Ama öylesine dizi izliyim vakit geçsin derseniz izlenebilir.
Ferhan Şensoy'u izlemeye başladığımdan beri kitaplarını okumak istiyordum. Geçen izlediğim 40 Ambar oyunundan bu kitaptan bahsetmişti kendisi. En çok okunan ve en fazla baskısı çıkan kitabıymış. Ben de o zaman eklemiştim listeme. Zaten 40 Ambar oyununda hikayenin çoğunu anlatıyor. Kitapta…devamıFerhan Şensoy'u izlemeye başladığımdan beri kitaplarını okumak istiyordum. Geçen izlediğim 40 Ambar oyunundan bu kitaptan bahsetmişti kendisi. En çok okunan ve en fazla baskısı çıkan kitabıymış. Ben de o zaman eklemiştim listeme. Zaten 40 Ambar oyununda hikayenin çoğunu anlatıyor. Kitapta daha ayrıntılı sadece.( Ve de daha abartılısı.)
Ben de bugün kütüphaneye herhangi bir Ferhan Şensoy kitabı var mi diye bakmaya gittim. Ve şansımdan sadece bu kitabı vardı. Hem de 92 yıllı 2. baskı. En son kitabı 90'larda biri almış. Sonra ben kitabı tozlu raflarından çıkarmışım sanırım.
Kitap aslında anı türünde geçiyor ama olayların ne kadarı doğru ne kadari yanlış bilmiyorum. Ama hızlıca size bahsedeyim. Belki Biyosfer 2'yi duymuşsunuzdur. Ben duymamıştım ama bu kitaptan sonra araştırdım. Oldukça bilindik bir projeymiş. 80'li yılların sonu 90'lı yılların başında yapılan kendi ürettikleri oksijenle hayatta kalma projesi gibi bir şey. Bir nevi biz yapay bi oksijen ortamı oluşturursak uzayda da bunu kullanırız diye düşünmüşler. Ve bu projeye ne paralar yatırılmış bir bilseniz. Ama proje başarısız olmuş. Deney için kullanılan çoğu hayvan ölmüş. 2 insan da oksijensizlikten bayılmış mı ne. Şimdi diyeceksiniz bunun Ferhan Şensoy'la ne alakası var. Hemen geliyorum oraya da. Ferhan Şensoy'u izleyen Teksaslı bi kadın Ferhan Şensoy'a ortak proje fikriyle geliyor. Benimde Teksas'ta projem var gel beraber bir şeyler yapalım diyor. Neyse Ferhan abimiz gidiyor. Bu tiyatronun asil sahibi daha doğrusu para babası olan kişi bu Biyosfer 2'yi yapan kişi. Biyosfer 2'de bir nevi Nuh'un gemisi. Ferhan abimiz de diyor ki benim de böyle bir fikrim var. Nuh'un Gemisi diye bir oyunu gemiyle turneye çıkıp oynayalım. Onlar da biz bunu Türkiye'de yapmayız diyorlar. Ferhan abimiz de çekip geliyor. 40 Ambar'da anlattığı olay böyleydi. Kitapta biraz daha Amerika'da kalıyor ve Amerika macerasını daha dolu dolu anlatıyor. Verdiği isimlere ve tarihlere de bakınca olaylar doğru gibi geliyor.
Kitabı çok eğlenerek okudum. Zaten bir iki sayfa okuyum diye elime aldığım kitabı bütün işimi bırakıp bir oturuşta bitirdim. Ferhan Şensoy'un böyle bir etkisi var. Bir başladı mi bırakamıyorsunuz.
Kitabın dili de kendine has ve çok güzeldi. Başlarda birkaç yazim hatasını görünce hemen anladım "Bu Ferhan Şensoy'un özel dili" dedim. Bir de onun sesiyle okuyunca o cümleleri daha bi anlamlı oluyor.
Kitap bol olaylı bol karakterli hiç sıkmadan ilerledi. Diline bayıldım. Kesinlikle diğer kitaplarını da okuyacağım.
Ah Ferhan abim ah. Her defasında kendine yeniden hayran bırakıyorsun insanı. Her izlediğimde yanlış zamanda doğduğum için çok üzülüyorum. Ferhan Şensoy'u bir kerecik sahnede canlı canlı izleyebilmek için ne çok şey verirdim. Özellikle de bu oyunu. 40 Ambar'da sevdiğim birkaç…devamıAh Ferhan abim ah. Her defasında kendine yeniden hayran bırakıyorsun insanı. Her izlediğimde yanlış zamanda doğduğum için çok üzülüyorum. Ferhan Şensoy'u bir kerecik sahnede canlı canlı izleyebilmek için ne çok şey verirdim. Özellikle de bu oyunu. 40 Ambar'da sevdiğim birkaç kişiyle gece boyunca Ferhan Şensoy'u izlemek benim için mükemmel bi an olabilirdi. Ama ne yazık ki hala internetten izliyorum.
Ferhan Şensoy'u keşfettiğimden beri oyunlarını bir günde bitirmemek için zor tutuyorum kendimi. Sınav senemde olmasan hepsini izlemiştim ama yaza erteliyorum. Bugün de oyunda Ferhan Şensoy'un söylediği bir şarkıyı dinledim internette ve sırf ona bakmak için açtım. Ve 3 saatlik oyunu bir oturuşta bitirdim. Bakın bende dikkat dağınıklığı var. Hiçbir şeye bu kadar odaklanamazdım. Bi oturuşta 50 sayfadan fazla kitap okuyamam. Ama Ferhan Şensoy bir kere bile takılmadan, şaşırmadan öyle sürükleyici konuşuyor ki siz de onunla beraber sürükleniyorsunuz.
Bu oyun daha çok müzikal tadındaydı. Bu yüzden daha bir sevdim. Derya Baykal'ın sesinin bu kadar güzel olduğunu bilmiyordum. Beni çok şaşırttı. Söylediği her şeyi şaşkın bir şekilde dinledim ve bayıldım. Ferhan Şensoy'la aralarındaki enerji de güzel. Onları izledikçe o kadar özendim ki. Böyle sahnede olmak, insanlara seslenmek, onları eğlendirmek çok güzel bir şey.
Oyun barda geçtiği için seyircilerle iç içe. Bir müzikal kısmı var, bi barın içinde geçen olaylar var bir de Ferhan Şensoy'un anlattığı hikayeler var oyunda. Oyunculuğa nasıl başladığını anlattığı kısma bayıldım. Ve ben kendisinin bu kadar donanımlı biri olduğunu bilmiyordum. Galatasaray lisesi mezunu, bir kompozisyon yarışmasında seçilip Fransa'ya gidiyor ve Fransa'da katıldığı tiyatro seçmelerini kazanıyor. Orda da turnelere katılıyor. Anlattıkça anlattıklarının doğru olma ihtimali azalıyor kafamda. Vay be diyorum bunları da yaşamış mıdır? Ama tiyatrocu tabi elbette bir şeyleri abartarak anlatacak. Ama bu ne kadar donanımlı bir insan olduğunu değiştirmez.
Sürekli aynı kişiden bahsedip diğer oyuncuların hakkını yemeyelim. Yukarda da bahsettiğim gibi Derya Baykal da çok iyiydi. Ama ben hep Derya Baykal'ı itici bulmuşumdur. Asla ısınamadım o kadına. Oyunculuğunu da pek sevmem ama sesi güzeldi. Bunun dışında bir tane oyuncu vardı. Tanımıyorum kendisini kim olduğunu da bulamadım. Arada çıkıp bir şeyler anlatıyordu. Ellerini mimiklerini kullanışı bana Ferhan Şensoy'u anımsatti. Hatta bazi harfleri uzatarak bazılarının da üstüne basa basa söylemesi geleceğin Ferhan Şensoy'u dedirtti bana. Bunun dışında garson kızlar, şef, Ahtapot, bardaki kız hepsi çok başarılı oyunculardı. Hepsine hayran kaldım.
Ne olursa olsun 90'lı yıllar güzelmiş. Sanatta kısıtlama yokmuş. İnsanlar birbirini eleştirebiliyormuş. İçki içip eğlenebiliyorlarmış. Gece 12'de sonra müzik dinlenebiliyormuş. Gençler gençmiş, insanlar mutluymuş.
Spoiler içeriyor
Öncelikle lütfen beni yargılamayın. Beyza Alkoç'un kitabının filmi çıkacak sen de gidecek deseler gülerdim. Ama gidiyormuş insan. Büyük konuşmamak gerekiyormuş. Şaka bir yana ben de ortaokul zamanlarında Beyza Alkoç'un Karantina kitabını okumuştum. Ve itiraf edeyim o zamanlar bana o kitap…devamıÖncelikle lütfen beni yargılamayın. Beyza Alkoç'un kitabının filmi çıkacak sen de gidecek deseler gülerdim. Ama gidiyormuş insan. Büyük konuşmamak gerekiyormuş. Şaka bir yana ben de ortaokul zamanlarında Beyza Alkoç'un Karantina kitabını okumuştum. Ve itiraf edeyim o zamanlar bana o kitap çok güzel geliyordu. Bakın ben şeyi anlamıyorum. Bir insanin zamanında okuyup sevdiği şeyi şimdi herkes kötülüyor diye sevdiğini söyleyememesi çok saçma. Çekinmeyin arkadaşlar ya. Wattpad okudum demekten utanmayın. Sonra ekleyin klasik de okuyorum, Wattpad de okuyorum. Bu beni kalitesiz bir insan yapmaz diyin. Susmayın yani. Her neyse 12-13 yaşında okuduğum konusunu bile hatırlamadığım bir kitap benim için Karantina. Bu film de yazarin diğer bi kitabından uyarlama. Bu kitabı okumamıştım. Ama filme beraber gittiğim kuzenlerim okumuştu ve güzel olduğunu söylüyordu. Biz de kızlarla kafa dağıtmak için gittik. Kimse olmaz diye Pazartesi öğlen gittik ama salon dolmuştu. Oppenheimer'ı aynı salonda 7 kişi izlemiştik. Canım memleketim şaşırtmıyor.
Filme gelecek olursak. Eh işte bir filmdi. Yani konu bütünlüğü yok, oyunculuklar kötü, saçma sapan replikler... Yine de kendini izletti. Çıktığımda verdiğim paraya pişman olmadım açıkçası. Başrol oyunculardan Derya Pınar'ın oyunculuğunu beğendim. Ben hatta genel olarak o kızı çok sevdim. Prens'teki oyunculuğu da başarılıydı bence. Geleceği parlak bu kızın(engin bilgilerimle) Başrol erkeğin kasıntı tavrı beni çok sinir etti. En nefret ettiğim karakter tipi gizemli, havalı kasıntı erkek. O kadar sinir bozucu oluyor ki. Bir kere de şöyle komik, içten, eğlenceli bir başrol erkek yapsanız noluyor? İlla filmdeki erkeklerin hepsi mafya gibi takılacak. Sonra da 13 yaşındaki kızlar bu tiplere aşık olacak ve böyle birini arayacaklar🤦
Bu arada diğer oyunculuklar daha da kötü. Yan karakterleri yoldan toplayıp getirmişler sanırım. İzmir'in arkadaşlarının oyunculukları beni bitirdi. Her konuştuklarinda küçülüp mısır kutusunun içine girmeyi diledim. Ama olmadı.
Neyse dedim belki paraları azdır. Konuya bak sen yağmur dedim. Devam ettim izlemeye. Filmin ikinci yarısından sonrasi o kadar saçmaydı ki. Bir kitaptan uyarlama olduğu için bütün her şeyi aynı anda anlatmak istemişler sanırım o da şöyle olmuş.
"Ege sen aynı baban gibisin."
"İzmir ben katilim."
"Ege abin eski sevgilini hamile bırakmış."
"Ha!"
"Bir de katil olan sen değil abin."
"Ha ben boşuna burdayım o zaman."
"Hee buraya gelsene"
"Yok sen gel"
"Tamam peki"
Yemin ederim son yarının özeti bu. Zaten izlemezsiniz diye spoilerlı anlattım.
Bir de kitaptan alınma ve asla "edebi" olmayan edebi diyaloglar var. Onları yazamam ama onlar da çok komikti. Ya biriyle görüntülü konuşuyorsunuz ve şey der misiniz?
"Aramızda 3391 km var dedim."
"Aramızda 4 rakam var dedim."
"Aramızda bi dünya var dedim."
Ben aşık olmadığım için mi anlamıyorum? Siz sevdiğiniz insanla böyle mi konuşuyorsunuz?
Peki Yağmur hiçbir bir şeyini mi sevmedin bu filmin diye soracak olursanız. Sevdiğim kısımlar var. Mesela müzikler güzeldi. Hatta keşke başroller konuşmasa ve hep müzik çalsa dedim. Bi de ne bileyim kendimi genç gibi hissettim izlerken. Uzun zamandır hayatım çok sıkıcı ve çok kötü geçiyordu. Yaptığım tek şey şu lanet sınavı kazanmak için ders çalışmaktı. Sinemaya gidip ordan da hamburger yemeye gitmeyeli o kadar uzun zaman olmuştu ki. Bu etkinliği bu filmle yaptığım için bu filmi sevdim sanırım. Bir de gençlik filmi olduğu için bana genç olduğumu hatırlattı.
Beyza Alkoç'u sevenleri linçlemeyin. Çoğu daha küçük bırakın istediklerini okusunlar zamanla klasik de okurlar, şiir de, deneme de... Bırakın gençliğini yaşasın millet.