Spoiler içeriyor
sevişmelerini betimleyen şu satırlar hoştu: "birlikte tüy gibi havalanıyor, yükseliyor, oralardan ok gibi inip, zıpkın gibi saplanıyor, çapkın, şakacı, çocuk yunuslar gibi dibe iniyor, dipte yılanbalıklarına dönüşüp kıvrılıyor sonra toprağı delip köpüklü dalgalara bakan yamaçlarda rüzgara çıkıyor, yeşil ve taze,…devamısevişmelerini betimleyen şu satırlar hoştu:
"birlikte tüy gibi havalanıyor, yükseliyor, oralardan ok gibi inip, zıpkın gibi saplanıyor, çapkın, şakacı, çocuk yunuslar gibi dibe iniyor, dipte yılanbalıklarına dönüşüp kıvrılıyor sonra toprağı delip köpüklü dalgalara bakan yamaçlarda rüzgara çıkıyor, yeşil ve taze, kendimize ve birbirimize dolanıp yükseliyor, dallanıyor, açıyor ve.. tekrar ve tekrar, yaprak, polen, böcek olarak dökülüyorduk."
***
bir adam bir kadın ve bir çocuklu roman. anlatıcı yazar adamın kendisi. diğerlerini konuştururken de kendi üslubuna uydurur hep. müzeyyen koçum der, eşyalar abi der, sadri alışık baba der, dönüp yine kendisi usta der müzeyyen'e çıkışımız yok mu bu hikayede? bu üslup adamın bir yandan hikayeyi yazarken öte yandan bizzat yaşıyor olmasıyla ilintili muziplikten olabilir. benim hoşuma gitti. hikaye bahanesiyle aralarda mizahi eleştirel ayrıntılar da serpiştirir. bir ara kahramanına çok kızıp kürt sendikacı sansınlar dövüp öldürüp bir kenara atsınlar, üçüncü sayfada çıksınlı bir son yazar mesela. istanbul semtlerinde oynayan çocuklar üzerinden sınıf meselesini çok inceden verir laf arasında falan, neyse.
esas adam diye tutkulu baslayan kahramanın hikayesi üçüncü şahsa dönüşerek buruk biter. ama zaten bitse ne bitmese ne? nin hikayesidir. ilişkilerin hiçbir zaman yolunda gideceğine inanan birisi değildir adamımız. evlilikten, toplumsal, kurumsal ilişkilerden kaçınan hatta yersiz yurtsuz tıpkı hikayesindeki gibi kopuk bir uçurtma misalidir. film montaj işinde çalışırken kovulmuş ve hikaye yazmaya fena halde takmıştır. hem filmlerle hem de müzikle arası iyi olduğu için istanbul'un sokaklarında avaramu diye diye oradan oraya savrulup dolaşırken veya müzeyyen'le ne oluyor diye anlamaya çalışırken hep filmler şarkılar türküler karışır araya. son imparator, charade , ben senin resmine aşığım ile sevmek zamanı, rain man , the shining , irma la douce ve casablanca filmleri dahil olur. arada kaçırdığım birkaç film daha vardır muhtemelen. en çok üzerinde durduğu kişi sadri alışık in özel bir yeri var ki, zaten kitabın kapağında müzeyyen portresinde gözünden çaresizce pırtlamış şekilde resmedilmiş. sık sık anılması da boşa değil. neticede korkulan olur. sadri alışık'ın hep üçüncü şahıs olarak ağlak kalması gibi aşk üçgenlerinde, anlatıcı yazar da yazdığı hikayedeki adam da aynı sonla bitecektir.
romana adını veren fakat müzeyyen bu derin bir tutku meselesi müzeyyen için ikna edici gelmeyecektir hiçbir zaman. ne teoride ne hikayede ne de gerçek hayatta. müzeyyen bu his ithal olmasın sakın? derken anlatıcı yazarı kendi tutkusundan bile şüpheye düşürür. acaba adamımız müzeyyen'e gerçekten aşık mıdır yoksa oyun mu oynuyordur kendince? bir aşk oyunu.. mecnun olma oyunu.. müzeyyen olanla ve bu oyunlarla yetinmediği gibi kendisi de bir kopuk uçurtma gibidir. ikisi de kaçarak kaçınarak bir an birbirlerine takılmıştır hepsi bu. adamsa dolaşıp kalır muzeyyen'e bir süre daha tek taraflı. kendisini de asla ortaya koyamaz. soramaz, anlatamaz, tutkusunu geçiremez, heyecanlandıramaz kadını. edilgen biridir daha çok. eşyalarla konuşur, kendi içine içine konuşur hep. kadın ise zaten ne istediğini bilmez, yetinmez, bir arayış halinde, özgür ruhlu, ketum ve baskın.
adamımız geyik gibi bakmak dışında bir müdahalede bulunamaz olacak olanlara... niye niye diye kendi kendine mırıldanır anca
ve hikaye çıt eder. çünkü hikayede adamın çocuğa dediğini düşündüğü gibidir her şey biraz da:
" ama bunu büyükler oynar canımın içi, diyecektim. ve üç kişiyle oynanır. dördüncü katılırsa oyun değişir ve ikili takımlar halinde oynanır. sonra ikililerden birine üçüncü biri katılır ve böylece bazıları anlar ki, asıl olan birdir ve bir esastır. fakat nedense bir'i yarım sayar ve iki yaparak tamamlamaya çalışırlar. iki lanet bir sayıdır, kendine yetmez, hep üçe koşar ve sonra sil baştan."
adam müzeyyen'e veda bile edemez. bir zarfa koyar anahtarı gönderir bakkal çırağıyla uzaktan bakarak:
"güle güle müzeyyen. ..güle güle, te ben senin sülaleni.."
***
filmi de fena değil bu arada. açıkçası sadece erdal beşikçioğlu'nu izlemek uğruna kitabı alıp okudum ve filmi izledim. kitabı okumadan izlemiş olsaydım biraz daha yüzeysel gelebilirdi. böyle birbirlerini tamamladılar hiç olmazsa zihnimde. böylesi olaysız bir kitaptan senaryo çıkarmak elbette bir marifet, ama filmler, muzikler ve o hem uçarı mizahi hem arabesk üslup da filme yansıtılsa bir de çocuklu diyaloglar da yer alabilse daha hoş ve renkli olabilirdi. yine de filmin son sahnesindeki müzeyyen'in gitmesem ne olurdu sorusuna arif'in verdiği yanıt müthiş elbette. ama yine soruyu anımsamakla yetineyim:
neyi kaçırırız giderken veya niçin gider insan? gitse ne gitmese ne?