Spoiler içeriyor
eduard louis’nin bu metni, ilk bakışta bir annenin geç yaşta dönüşüm hikayesi gibi. ancak metin üzerinde durup düşündükçe bunun yalnızca bireysel bir kurtuluş anlatısı olmadığını anlarız. louis’nin annesi monique’in hikayesi, patriyarka, sınıf, bakım emeği, ekonomik bağımlılık ve özneleşme süreçlerinin birbiriyle…devamıeduard louis’nin bu metni, ilk bakışta bir annenin geç yaşta dönüşüm hikayesi gibi. ancak metin üzerinde durup düşündükçe bunun yalnızca bireysel bir kurtuluş anlatısı olmadığını anlarız. louis’nin annesi monique’in hikayesi, patriyarka, sınıf, bakım emeği, ekonomik bağımlılık ve özneleşme süreçlerinin birbiriyle nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. üstelik ezbere bildiğimiz şeylere bakıp sorgulamamızı sağlayarak. okuduktan sonra neler yazılmış metin hakkında diye birkaç yazı inceledim. bir ikisine değinmek istiyorum kendi yorumumla birlikte.
sanatokur’a yazan zeynep nur ayanoğlu özellikle mikro hiyerarşiler ve mikro iktidar ilişkilerine yer veriyor. özellikle ontolojik eşitsizlik kavramı ilgi çekici. çünkü monique’in yaşadığı eril şiddet ve ekonomik yoksunluk yalnızca maddi düzeyde kalmaz; zamanla ontolojik bir eşitsizliğe dönüşür. kadın yalnızca ekonomik olarak bağımlı değildir; kendi yaşamını kurabilecek bir özne olma kapasitesinden de mahrum bırakılmıştır. bu nedenle kırk beş yaşında politik bir özneye dönüşmesi, sadece evden çıkmak ya da bir ilişkiyi terk etmek anlamına gelmez; kendi varlığını yeniden tanımlama girişimidir. ancak burada ayanoğlu’nun vurguladığı önemli bir gerilim vardır: iktidar ilişkileri yalnızca tek yönlü değildir. güç ilişkileri el değiştirdiğinde tamamen ortadan kalkmaz, yeni biçimler alır. bu da metni basit bir özgürleşme anlatısından ayırır. taşranın sınıfı kent yaşamının sınıf katmanlarında devam eder. louis’nin dediği de budur, annem hala paris'in dışına çıkmış değildi, yakındaki ucuz marketlerden alışveriş yapıyordu. burjuvazi nimetleri hala mümkün değildir ve zaten beklediği de bu değil. kendi hikayesini mevcut koşullar içinden çekip çıkarıp var edebilmesi ve mutlu olabilmesi umut verici bir dönüşüm hikayesidir oğul için.
beyza yıldırım’ın sahneden’deki yazısı ise başka bir gözle daha bakma imkanı sunuyor. yıldırım, monique’in özne, bir ben, kimlik olarak değil, toplumsal sıfatlarla tanımlandığını vurgular: "anne, eş, bakıcı, hamarat genç kız, uslu çocuk." kadının kendiliği, kendi başına bir varoluş olarak değil, başkalarına hizmet eden roller toplamı olarak inşa edilir. judith butler’ın performatif cinsiyet dediği de budur; yani kadınlık doğal bir öz değil, tekrar eden toplumsal performanslar dizisi oluşu. monique de yıllarca bu performansı sürdürür: bakım veren, onaran, katlanan kadın. "kendisi için var olan" bir özne olmaktan çok, başkaları için yaşayan bir varlık.
monique’in çocukları için kalma ısrarıysa benim en çok ilgimi çeken yerlerden. ilk bakışta annelik fedakarlığı gibi görünen tutum, aslında bakım emeği etrafında kurulmuş karşılıklı bağımlılık ilişkini ifşa ediyor. daha önce savunma mekanizmalarında denk geldiğim kişinin kendi olma sorumluluğundan kaçış biçimlerinden biri olan fedakarlık, kendini kurban etme motifi. zizek de buna sahte fedakarlık diyordu. çünkü kendini inşa etmek, özgürlüğü üstlenmek fena halde zor ve bedel isteyen bir süreçtir. kırk beş yaşındaki bir kadının, yetişkinliğe yaklaşmış çocuklarının hayatını hala kendi varlığının koşulu olarak düşünmesi, yalnızca sevgiyle açıklanamaz zira. kadının kendi gerekliliğini bakım üzerinden kurduğunu da hissettiriyor. "ben gidersem onlar ne yapar?" sorusunun arkasında başka bir soru gizli: "gidersem ben kim olurum?" anlatıcı annesini cesaretlendirirken "yapabilirsin, hayır, kimse sen olmayınca hayatını sürdüremeyecek değil" diyerek bir adım atması için çabalar. nitekim bunu yaptığında louis’nin kardeşi annesi gittikten sonra bilgisayar bağımlılığını bırakır ve kendine çeki düzen verir. demek ki çocuğun yetişkinliğe geçebilmesi için eşdeyişle sütten kesilmesi için anne çocuğu çocuk da anneyi geride bırakabilmelidir.
artdog’da kemal aydoğan’ın röportajına da baktım sahneye taşırken nasıl ele aldıklarını merak ettiğim için. oyunun yönetmeni oluyor kendisi. merkeze bourdieu’nün simgesel şiddetini koyduğundan söz ediyor aydoğan ise. nedir peki simgesel şiddet? tahakkümün açık baskı olarak değil, doğal ve meşru görünen normlar olarak içselleştirilmesi. kadının bakım emeğini kendi doğal görevi sayması.. ev içi angarya, görünmez emek.. mütemadiyen tekrar eden bir kısır döngü kadını eve hapseder. işin ilginç tarafı bu görünmezlik, teknolojik gelişmeyle ortadan kalkmıyor. ev içi teknolojilerin yaygınlaşmasına rağmen kadınların haftalık ev içi emek sürelerinin ciddi biçimde azalmamış olduğunu gösteren raporlar acayip şaşırttı beni. robot süpürge, bulaşık makinesi ya da çamaşır makinesi fiziksel yükü hafifletiyor ama bakım emeğinin ağırlığı mekanik işlerden daha fazlasına yöneliyor bu kez. planlama, duygusal emek, çocuk takibi, aile organizasyonu ve zihinsel koordinasyon yine kadının üzerinde şu an. kadın ücretli işgücüne katıldığında bile çoğu zaman yalnızca ikinci bir vardiya ekleniyor ev işleri.
beni en çok düşündüren şeylerden biri sınıf meselesi oldu. daha dogrusu sınıflı toplumun sınıflı eğitim sistemi. kapitalist sistemin işlediği her yerde aynı şeyler yaşanıyor. annesi annemiz, kardeşleri kardeşlerimiz adeta. louis için eğitim, taşradan çıkışın neredeyse tek meşru kanalı ve bunu bir ölçüde başarıyor evet, ancak kardeşlerinin ebeveyn yaşamını yinelemesi tesadüf değil. bourdieu’nün habitus ve eğitimde yeniden üretim kavramları ile düşünürsek eğitim sistemi teorik olarak mobilite vaat ederken, pratikte çoğu zaman mevcut sınıfsal düzeni yeniden üretiyor. alt sınıf çocuğu yalnızca ekonomik kaynaklardan değil, tahayyül ufkundan da mahrum bırakılır çünkü. bilgisayar oyununa saplanan ve gelecekten umudunu kesen çocuklar veya alkol bağımlısı ağabey yalnızca bireysel kayıp hikayeleri hele ki iradesizlik hiç değil. kimsenin ondan başka bir hayat istemediği bir düzen içinde çocuk da kendisi için başka bir gelecek imkanını arzu etmeyi düşünmeyi bırakır. zamanla da sistemin ona reva gördüğü seçeneklerle uzlaşır, eğitim halk için kendini üretmek için çocuklarda adeta rıza üretme rejimi olarak iş görüyor. başarısızlık çoğu zaman çalışmama sonucu değil burası senin alanın değil mesajının içselleştirilme süreci ve çocuğun bana verilen imkanı değerlendiremedim suçlu olan benim fikrini kabullendirme mekanı.
özetle louis’nin kitabı yalnızca bir annenin hikayesi değildir. ben söz etmedim burda ama bir "ibne" oğulun heteronormatif toplumda hem aile içinde görünmezlik çabası, öfkesi, utanç, suçluluk içinde büyümesi hikayesi hem sınıfın, patriyarkanın ve bakım rejimlerinin insan hayatlarını nasıl biçimlendirdiğinin hikayesi.. birçok açıdan bakılabilir sosyolojik kaynak.
yine de umutlu bir metindir bu. gerçek hayata ayakları sağlam basan, koşullar içinden kendini çekip çıkaran bir özne oluş süreci. sonunda annenin de oğulun da kendileri olarak kendileri adına sohbet edip mutlu olabildikleri ve bunu her şeye rağmen kendi eylemleriyle hak ettikleri bir metin.