NEW ORDER / YENİ DÜZEN (2020) Düzenden kurtuluş var mı yok mu? 2020 dünyasını yüzümüze çarpan fena halde gerçekçi film: Michel Franco’nun bu hafta vizyona giren filmi “Yeni Düzen” hazmı zor ama bir o kadar da unutulmaz bir yapım. Filmden…devamıNEW ORDER / YENİ DÜZEN (2020)
Düzenden kurtuluş var mı yok mu?
2020 dünyasını yüzümüze çarpan fena halde gerçekçi film: Michel Franco’nun bu hafta vizyona giren filmi “Yeni Düzen” hazmı zor ama bir o kadar da unutulmaz bir yapım. Filmden çıkınca her türlü düzene karşı olduğunuzu düşünmek serbest elbette.
Meksikalı sinemacı Michel Franco’nun 77. Venedik Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü’nün alan son filmi “Yeni Düzen” (Nuevo Orden) yakın bir gelecekte distoptik bir Meksika panoraması çizse de her anlamda çekildiği çağın evrensel izdüşümü olarak hatırlanacak. Bir yandan gitgide büyüyen eşitsiz gelir dağılımının kaçınılmaz bir kıyamete sürüklediği toplumsal yapı bir yandan da “Yeni Düzen”de doğrudan karşımıza çıkmasa da her türlü krizi ve bunalımı daha da keskinleştiren pandeminin boğucu atmosferi hiç şüphesiz filmi çok daha derinden hissetmemize yol açıyor. Anlamak ve kabullenmek istiyor muyuz derseniz, işin o kısmı çok tartışmalı elbette.
Michel Franco filmin hemen başındaki kısacık prologda hiç söz kullanmaksızın önümüze getirdiği imgelerde bir anlamda tüm hikayenin soyut bir özetini yapıyor ve aslında bir kabus gibi kurguladığı bu bölüme Meksikalı sanatçı Omar Rodriguez-Graham’ın “Guernica”yı çağrıştıran “Yalnızca Ölüler Savaşın Sonunu Görür” adlı tablosunu da dahil ederek belki de söyleyeceği her şeyi baştan söylemiş oluyor. Aslına bakarsanız iyi de yapıyor, zira kimi açılardan Bong Joon-ho’nun benzersiz başyapıtı “Parasite”ı hatırlatan filminde izleyiciye nefes alacak o denli az alan tanıyor ki, iletmek istediği ince ya da kaba mesajların herhangi bir şekilde algılanacağından şüpheliyim doğrusu.
Özetlemek gerekirse, film bir hastanenin acil servisinde başlıyor ve içeri hızla giren bir takım insanlar serviste yatan hastaları zorla yerlerinden kaldırarak yerlerine kanlar içindeki yaralıları yerleştiriyorlar. Bu kaotik girişin hemen ardından kendimizi şık bir düğünde buluyoruz. Kentin ileri gelenlerinin toplandığı bu zengin evi (“Parasite”deki evi andırıyor biraz) az önce tanık olduğumuz korkunç kaosla tam bir tezat oluşturuyor ama evin hanımı musluğu açtığında akan yeşil sıvıyı görür görmez bir terslik olduğunu hissediyoruz. Çok kısa bir süre içinde kentte bir devrimin meydana geldiğini ve yeşil sıvının da bu devrimi gerçekleştiren protestocuların (ya da aktivist, devrimci, milis… artık nasıl isterseniz) sembolü olduğunu anlıyoruz. Evlenmekte olan (nikahı kıyacak yargıç trafik yüzünden gecikmiştir) genç Marianne’ın kıyafetinin kırmızısıyla devrimin sembolü olan yeşilin aslında Meksika bayrağının baskın iki rengi olduğunu söylemeye gerek yok herhalde. Film boyunca şiddet dozu gitgide artan hikayenin, her türlü sınıfsal analizi anlamsız kılacak denli sertleşen kavgayla birlikte uyanmayı bir türlü beceremeyeceğiniz bir karabasana dönüştüğünü kabullendiğinizde filmin sonuna da geleceksiniz zaten, merak etmeyin. Ama şurası bir gerçek, “Yeni Düzen” bir zombi felaket filmi ya da her şeyin merkezindeki genç kadınla özdeşleceğiniz kanlı bir korku filmi değil, aksine adaletsizliğin, gelir eşitsizliğinin, sınıf sömürüsünün tam anlamıyla gündelik hayatımızı belirlediği 2020 dünyasını yüzümüze çarpan fena halde gerçekçi bir film. Üstelik -çoğu filmde tercih edilenin aksine- belli karakterleri izleyiciye sığınak yapmadığı gibi kapitalist düzenin (ya da yeni kapitalist düzenin) her sınıfa mensup bireyleri çürüttüğünü ileri sürecek denli de tavizsiz bir söylemi var.