Spoiler içeriyor
... Kendini işlere kaptırıp bir felaket bekleyerek ama bu felaketi sonsuz bir geleceğe erteleyerek, fazla üzüntüye de kapılmadan karısının yavaş yavaş ölüşünü seyretme noktasına geldi. ... Acıkan Morisseau'lar karanlıkta minicik, beyaz yüzü fark edilen ölümün yanında iştahla yediler. Soba gürüldüyordu,…devamı... Kendini işlere kaptırıp bir felaket bekleyerek ama bu felaketi sonsuz bir geleceğe erteleyerek, fazla üzüntüye de kapılmadan karısının yavaş yavaş ölüşünü seyretme noktasına geldi.
... Acıkan Morisseau'lar karanlıkta minicik, beyaz yüzü fark edilen ölümün yanında iştahla yediler. Soba gürüldüyordu, rahatları yerindeydi. Ara ara annenin gözleri nemleniyordu. Ekmeğinin üstüne iri damlalar yerleşiyordu. Charlot olsa nasıl da sıcacık ısınırdı! Sosisleri nasıl da bayıla bayıla yerdi! .. Charlot toplu mezarın arka taraflarında bir yerde yatacaktı. Tarlayı rüzgârdan devrilmiş haçlar, yağmurdan çürümüş çelenkler kaplamıştı, kenar mahallelerdeki açlık ve soğuğun yığdıkça yığdığı bu ceset kalabalığını kusan, çiğnenmiş, horlanmış bir sefalet ve yas tarlasıydı burası.
...
Ama iki ay önce bir gün, birdenbire uzuvları çatırdamıştı; ve devrilen bir ağaç gövdesi gibi, bir sabah izinin üstünde enlemesine iki saat yatıp kalmıştı. Ertesi gün yeniden işe koyulmak istemişti; ancak kolları onu terk etmişti, artık toprak ona itaat etmiyordu. Oğulları başlarını sallmıştı. Kızı onu evde tutmaya çalışıyordu. İnatlaşınca, büyükbaba düşerse çocuk bağırsın diye yanına Jacquinet'yi katıyorlardı.
"Ne işin var burada tembel?" diye sordu Jean-Louis, peşinden ayrılmayan çocuğa. "Ben senin yaşındayken ekmek paramı kazanıyordum."
"Büyükbaba, ben size bakıyorum," diye cevap verdi çocuk. Bu söz ihtiyarı sarstı. Başka bir şey demedi. ...
Bu arada hâlâ içeri alınacak balyalar olduğundan, Antoine ile Catherine cesedi Jacquinet'ye bırakarak yine tarlaya gittiler. Ufaklık hiç kımıldamayan ihtiyarla başbaşa kalınca sıkıldı, arada bir yola çıkarakserçelere taş attı, iki komşu kadının önünde tezgâh açıp fularlarını sergileyen çerçiye baktı; sonra aklına büyükbabası gelince hemen içeri döndü, onun yerinden kımıldamadığına emin oldu ve tekrar dışarı çıkıp iki köpeğin kapışmasını seyretti...
Güneş yakıyordu, çekirgeler ürktü, titreşen sıcakta altın sinekler vızıldadı. Sessizlik yaşamla kaynıyor, bu verimli toprağın özsuyu gelinciklerin kızıl kanıyla birlikte akıyordu.
Beş farklıölüm, beş farklı hikâye.. Burada anlatılmak istenense şuydu; hepimiz bir gün öleceğiz, bir çoklarımız öldü, bir çoğumuz yaşıyor, birçoğumuzda doğacak ve yaşayacak ama gerçek olan şu ki;(gerçek olan bi Tanrımız gerisinin hepsi yalan dermişim hahahah) hepimiz bir gün elbet öleceğiz, hepimiz bir gün toprağa karışıp kaybolacağız. Bu bir gerçek, hem de acı bir gerçek. Ama kitapta da (alıntılardan görüldüğü üzere) gördüğünüz üzere hayat mücadelesi siz de ölene kadar hep devam edecek, hiç durmayacak. Ne pahasına olursa olsun. Bu güzel kitabıda yorumladığımaa göre şimdi diğer distopya olan kitabıma geçebilirim. Bir sonraki postta görüşmek üzere. Teşekkürler efenim. İyi sabahlar!