Vortex Demas hastası olan anne ve eşi ile yaşadığı küçük evin içinde geçen çok duygusal bir hikâye, 30 yıllık bir evlilik ve çocuğu ile küçük bir ailenin yaşadığı zor süreci izledik bu filmle. Kendinizi empati kurarak izlediğinizde göz yaşlarınızı tutmayacağınız…devamıVortex
Demas hastası olan anne ve eşi ile yaşadığı küçük evin içinde geçen çok duygusal bir hikâye, 30 yıllık bir evlilik ve çocuğu ile küçük bir ailenin yaşadığı zor süreci izledik bu filmle.
Kendinizi empati kurarak izlediğinizde göz yaşlarınızı tutmayacağınız bir hayatın içine gideriyoruz ve zamanımızın hastalığını ne denli zor olduğunu görüyoruz. Tüm karakterin özenle seçilen analizleri ve tutkularını bu filmle açıyor yönetmen.
Yönetmenin herkesin bildiği gibi bir cinsel arzu türlerinde gördüğümüz filmlerini yaptığını biliyoruz ama bu filmde cinsellik yok, burada tamamen bir ailenin dertleri vardı. Yönetmen Gaspar Noé inanın bu filmle beni her türlü olduğu gibi kendisine hayran bıraktırdı.
Demas hastalığın zor ve acımasız bir piskoposluğun hayatını ne kadar büyük bir şekilde etkilediğini gördüğümüz yapım, iki bölüme ayrım yaparak kişilerin bakış açılarından izlememize olanak sağlarken bir insan olarak görmemiz sağlıyor hatta göz kapaklarımızın kapmama efekti ile sanki onları izliyormuş izlemini veriyordu sinematografisi ile.
Ben çok empati yaptığımızda anne rolünü üstlenen Françoise Lebrun’nun oyunculuğuna hayran kaldım. Sözcüklerin dilime dökülemediği bir anlam keşfettim ve kendinden bıkmış bir insanın hayattan nasıl kendini çekişini izledim bu yapımda. Ve yer yer olan ağlama durumlarında onunla beraber göz yaşlarım aktı.
Ya ben onun yerinde olsam ne yapardım? Sözleri gitmedi aklımdan. Çok anlamlı ve özel bir sanattı inanın sözcüklerimin bittiği o kadar çok nokta var ki Cannes’te olduğu gibi en az 7 dakika ayakta alkışlama yapabilirdim. Bunu destek verende aslında Atlas Sinema’nın verdiği o büyülü ortamıydı da.
Festival’de kaçırdığım filmi bugün izlemekte büyük bir enerjiydi. İnsanlarla bir bütün olduğum film, babayı oynayan Dario Argento’nun “Rüya ve Filmler” kitabı gibi elimden kaybolması ile bir aileyi kaybettim. Onları yeni evine değil onları bir yere habis eden oğullarını canlandıran Alex Lutz’un açısını da anladım.
Kendini yetişkinlerin dünyasına sokan ve annesine ve babasına, babalık ve annelik yapan oğlunun isyanını ve kendinden nasıl vaz geçişini de görmek beni üzdü. Umarım bu hastalık veya zaman kimseye gelmez. Duygularım çok karıştı.
Eşsiz bir filmdi. Her şeyi ile beş beşlik bir sanattı. Şarkıları, oyuncuların uyumu, karakterlerin geçmiş resimleri hele ki o evin büyülü ortamı kitaplarla ilaçlarla dolu bir hayatın yok oluşunu gördüm.
Benim düşüncelerim bitmiyor ama sizin keşfetmemenizi de istiyorum. Belki benim anlatamadığım duyguları, kelimeleri belki siz anlatırsınız. Birlikte bu filmi sanatın zirvesine taşırız belki de? Daha fazla tutmadan keyifli izlemeler diliyorum.