Eternity and a Day - Sonsuzluk ve Bir Gün Şimdi ne diyeceğimi bilmiyorum, detaylı yazımı yazmadan önce bir arkadaşımın listesinde olduğunu ve izleyeceğini görünce izledim. Çok öyle heyecana kapılmadan konusunu bile okumadan hemen oturdum izledim. Belki gece geç saatlerde izlediğimden…devamıEternity and a Day - Sonsuzluk ve Bir Gün
Şimdi ne diyeceğimi bilmiyorum, detaylı yazımı yazmadan önce bir arkadaşımın listesinde olduğunu ve izleyeceğini görünce izledim. Çok öyle heyecana kapılmadan konusunu bile okumadan hemen oturdum izledim. Belki gece geç saatlerde izlediğimden midir bilmiyorum ama, detayların içinde boğulmuş bir filmdi diye düşünüyorum.
Yaşlı adamımız olan Alexandre’ın ölmeden önceki bir gününe konuk oluyoruz. Bu durumu onunla birlikte yaşarken aslında geçmişin de yaşadığı ve eşini özlemle andığı geçmiş hatıralarına da bir nebzede konuk oluyoruz gibi. İçinde bulunduğu durumu şiirsel ve sanatsal anlatan hem yönetmen hem de oyuncu biraz durağın türüne çevirmiş gibiydi filmi.
Durağan olan sahnelerine de ek olarak da geçmişte 1998’te çekim hatalarını da eklersek de biraz daha bu kelimenin doğru kelime olduğunu kanıtlama yapabilirim izleyenler için. Bazen bazı noktalarda içinde kaybolduğum film, geçiş sahnelerinin hataları ile dolu gibiydi benim için. Tabii kişisel görüşlerin çok ortaya atıldığı film, herkesin beğeneceği veya sevmeyeceği bir tür olabilir de. Lâkin ben bol bol sanat kokan filmleri izlediğimden pek ilgimi çekemedi bu film. Yani kısaca sınıfta kalmıştı bu film benim için.
Gerçekten çok fazla anlamlı detaylar olması insanı bir süre sıkıyordu ki, bazen hadi geçelim bu sahneyi de diyesim gelmedi değildi. Tabii geçmedim ama, sıkıldığım noktalar çoktu. Sadece şiirsel sözcükleri çok hoşuma gitti ve bir tanesine hayran kaldım. “Bir gün, sana sormuştum, “Yarın ne kadar sürer? ” Sen de cevap vermiştin, sonsuzluk ve bir gün kadar.”
Çok anlamlı bir söz veyahut diyalog olduğunu söylemek isterim. Filmin en temel anlatımına uyan tek noktalardan birisi. Zaten oyuncumuz ve geçiş sahnelerini anlamak ve hissetmek biraz zordu çünkü anlamak için farklı bir seviye gerekiyordu ve açıkca söylemek gerekirse ben o kısımları anlamak için hiç çaba göstermedim.
İnancım şu ki bu film için, içine girdiğinizde yalnızlığın ve aşkın ne kadar açı ve tatlı olduğunu gösteriyor olmasıydı ve bunu izleyenlerin anlamlarını düşünmeden oturtmasını istemişti yönetmen Teodoros Angelopoulos. Alexandre’ın kızı ile vedası ve annesi ile vedası da bence çok duygusaldı.
Karısını özleyen ve hayattan kopmadan önce bile çocukla geçirdiği her anı seven Alexandre görmemizde beni biraz duygusal yapmasını da sevdiğim yönlerine ekleyebilirim. Neden kalp verdin sorusuna aslında kendimi gördüm demek isterim bu adamda! Sebepleri ve sonuçları açıklama yapmayabilirim. Lâkin gelecekte olacak kişi benmişim gibiydi.
Evde açtığı şarkı, yalnızlığını simgelerken insanlardan uzakta yaşayan çocuk ile tanıştığında asla onu bırakamaması özlediği sevgiyi ve devamını getiremediği aşkına alıntı yapıyordu gibi. Çok fazla bakmadığım dediğim film hakkında bunları yazmakta garip biliyorum ama hoş bir yüzümüze vurma tarzıydı. Ben veya siz bu olabilirsin tarzına verdim. Çok yazacağım bir nokta kalmadı ama genel olarak ne Festival’lere katılmış bakalım.
Cannes, Locarno, Rotterdam ve Toronto Festival çıkışlı olan film sadece Cannes’den 2 ödülle geri dönesine de şaşırmamak lazım. Şimdi sizleri filmle yalnız bırakıyorum ve düşüncelerinizi bekliyorum. Keyifli izlemeler.