Bir Nefes Daha Yazan – Yöneten : Nisan Dağ Türkiye / Almanya ortak yapım 2020 Baya uzun bir yazı oldu ama, bazı filmler kendini anlattırıyor. Bu da onlardan biri benim için. Dün gece yine, aslında bol ödüllü ama kıyıda köşede…devamıBir Nefes Daha
Yazan – Yöneten : Nisan Dağ
Türkiye / Almanya ortak yapım
2020
Baya uzun bir yazı oldu ama, bazı filmler kendini anlattırıyor. Bu da onlardan biri benim için.
Dün gece yine, aslında bol ödüllü ama kıyıda köşede kalmış bir film keşfettim. Şunu kesinlikle önden belirtebilirim ki; bu güne kadar izlediğim uyuşturucu sorununu bu kadar gerçekçi ve tam içinden işleyen tek film olmuş. Konunun özü Rap müzik etrafında dönüyor olsa da, ana tema net Bonzai. Filmi bitirdikten sonra geceden şu zamana üzerinde baya mesai harcadım resmen.
İlk olarak filmin hem yazarı hem de yönetmeni olan Nisan Dağ ile başladım mesaiye. 1986 doğumlu olan yönetmenimizin ikinci uzun metrajlı filmi “Bir Nefes Daha”. İlk uzun metrajı ise 2015’de Esra Saydam ile yönetmen koltuğunu paylaştığı “Deniz Seviyesi” adlı filmi. Bir Nefes Daha, katıldığı festivallerden baya bir ödülle dönmüş. Özellikle 28. Altın Koza Film Festivaline damga vurmuş diyebilirim.
28. Altın Koza Film Festivali: En İyi Yönetmen (Nisan Dağ), En İyi Senaryo (Nisan Dağ), Yardımcı Rolde En İyi Erkek Oyuncu (Eren Çiğdem), Türkan Şoray Umut Veren Genç Kadın Oyuncu (Hayal Köseoğlu), Umut Veren Erkek Oyuncu (Oktay Çubuk), Film-Yön En İyi Yönetmen (Nisan Dağ)
2020 Tallinn Black Nights Film Festivali: En İyi Yönetmen (Nisan Dağ)
Ödüllerinin sahibi olmuş.
Film; Rap müzik dünyasında bir yerlere gelme hayali olan, Sulukule’li Fehmi’nin Bonzai ile günden güne çöküşünü anlatıyor. Ve bu süreçte tamamen bu dünyanın dışından olan, üst tabakada yetişmiş, eski bir DJ olan Devin karakterinin Fehmi ile tanışıp, onunla bu zorlu yolculukta çalkantılı aşkla birlikte eşlik etmesini izliyoruz.
Film başladığında kafaya ilk bir iki soru takılıyor. Fehmi ile ilk karşılaştığımızda bol kaslı, iyi beslenmiş, sanki sürekli spor yapan bir tip görüyoruz. Diyorsun ki; “Bu kadar fakirliğin ortasında bu çocuk nasıl böyle bir tip olabilir?”. Sonra da tamamen o dünyanın dışından, üst tabakadan bir kız eklenip, daha ilk saniyelerde Fehmi’den etkilenip, bodozlama bu dünyanın içine dalıyor. Bu durumda da Devin’i sorguluyorsun tabii, “Bu kızın burada ne işi var?” diye.
Filmde beni en çok şaşırtan –gerçekten çok şaşırdım-, çünkü kendisini “Baba” dizisindeki “Kadircan” karakteri olarak izlerken, açık konuşmak gerekirse oyunculuğunu beğenmiyorum. Fakat bu filmde şaşırtıcı bir şekilde role bürünmemiş, rolü resmen yaşamış bir karakter olarak çıktı karşıma Oktay Çubuk. Hani yukarıda bahsettim ya kaslar, maslar…vs filmin daha beşinci dakikasından itibaren o kaslar kayboluyor gözünüzde, görmüyorsunuz, takılmıyorsunuz, unutuyorsunuz… Bu noktada Oktay Çubuk’u araştırmaya başladım tabii ki, karşıma çok fazla bir bilgi çıkmadı ama çıkan sonuçlar daha da şaşırttı beni. 1996 doğumlu olan oyuncumuz Amerikan Koleji mezunu. İstanbul Bilgi Üniversitesi Sinema Televizyon bölümünden tam burs ile iletişim fakültesine birincilik ile girmiş. Bunu öğrenince de “Fehmi” karakterine verdiği hayat ile –her ne kadar arada zorlanıp tökezlediği yerler olsa da, özellikle bir iki duygu geçişlerinde, görmezden gelip bütüne bakarak- koca bir alkışı hak ediyor benden. Bu performansı “Baba” dan takip ettiğim kadarı ile kesinlikle beklemiyordum çünkü.
Filmde bazı klişe sahneler var. Ama hayatın kendisi de zaman zaman çok klişe değil mi zaten. En başta da belirttiğim gibi uyuşturucu portresini en iyi gözler önüne seren filmlerden olmuş. O illetin Fehmi ve çevresini nasıl etkisi altına aldığını adım adım izliyoruz. Bonzai’nin insanı gerçeklik algısından çıkardığı anları yönetmen bir akıllılık yapıp, gayet başarılı animasyon sahneleri ile bezemiş. Böylelikle Fehmi ile birlikte gerçeklikten kopup, o uçsuz bucaksız, kaygan, içinde kor ateşler patlatan tehlikeli dünyaya birlikte dalış yapıyorsunuz.
Gece gece kafama takılan sorulardan biri de; “Peki yönetmene bu filmi yazıp çektiren neydi?”. Sabah gözümü açar açmaz hemen yönetmen Nisan Dağ’ın geçmişine doğru bir yol almaya başladım. “Suriye’den Sulukule’ye” adlı bir belgesel çekmiş. Hemen hemen herkes bu belgeselden yola çıkarak bu filmi çektiğini söylüyor. Bence; Hayır! Daha da geçmişine doğru yol aldığımda karşıma, müzik kanalı MTV’nin Rebel Music serisi için çektiği “Turkey: Flowers of Gezi Park (Gezi Parkı Çiçekleri) belgeseli çıktı. (Bu arada kesinlikle izlemenizi tavsiye ederim. Her iki tarafın gençlerinin konuştuğu güzel bir belgesel olmuş.) İşte o belgeseli izlediğinizde filmdeki karakterler bir bir karşınıza çıkmaya başlıyor. Ve ta taaaa karşınızda Sulukule’nin Rap grubu Tahribat-ı İsyan. O zaman da anlıyorum ki, müthiş bir cast çalışması yapılmış. Kostümlerden, tiplere neredeyse birebir aynılar. Tahribat-ı İsyan’ı biraz araştırdığımda karşıma şöyle bir hikaye çıkıyor. 2008 yılında Sulukule’li gençler tarafından kurulmuş, Asil Slang, Zen-G ve V.Z ‘den oluşan bir grup. İlerleyen yıllarda profesyonellik dışı davranışlar sergileyip, gruba uyum sağlayamadığı gerekçesi ile V.Z gruptan çıkarılıyor. Bu durum da şunu gösteriyor ki, yönetmen bu gençlerden etkilenip, onlardan esinlenerek bu filmi kaleme almış. Hiçbir röportajında onlardan bahsetmiyor olsa da, bence kesinlikle Tahribat-ı İsyan’dan esinlenmiş. Zaten Rap ile ilgisi olanlar filmi izlediklerinde, her ne kadar yaşam örgüsü değiştirilmiş olsa da Sulukule ve karakterleri görünce hemen Tahribat diyecektir diye düşünüyorum.
Belgeselin içerisinde aslında Devin karakterini de görüyoruz. Gerçek hayatta o gençlere yardıma gelmiş, onlara ablalık yapan bir tip. Tabii bu senaryoda aşka dönüştürülmüş. Bence Devin karakterindeki o drama kopukluğu ve gizemlilikte hikayede yardımcı ablayı aşka çevirme zorluğundan kaynaklanmış. Böylelikle Devin karakteri hakkındaki kafamdaki soru işaretlerimde ortadan kalkmış oluyor.
Yine de dramaturji kopukluklarını görmezden gelip, çok iyi bir iş çıkardıklarını söyleyebilirim. Yönetmen çok gerçekçi bir dünya yaratmış. Hatta bazı sahneler insana, sanki orada gerçekten böyle bir an var, hiçbiri oyuncu değil de o dünyanın insanı, yönetmende kamerayı bir köşeye gizlemiş ânı çekiyor hissi uyandırıyor.
Ben filmi cidden çok beğendim. Aynı zamanda da Fehmi’lere umut vadeden bir film olmuş. Karakter, yaratılan dünya, kostüm, saç, makyaj, sanat (ki duvar resimleri bile çok iyi sokak sanatçılarına yaptırılmış.), kamera, ışık, reji, müzik (şarkıların sözleri HAYKİ ve OHASH’a ait, besteler Da Poet’e.)… her şey bir bütün olmayı başarmış. Herkesin emeğine, yüreğine sağlık.
Son sözümüzü filmin ana şarkısı olan “İnan” ile yapalım.
“İnan olucak her şey çok güzel olucak
İnat kadere inat her şey çok güzel olucak
İnan İnan İnan İnan her şey çok güzel olucak
İnat kadere inat her şey çok güzel olucak …”
İyi seyirler.