Spoiler içeriyor
Cadı filmi 1630'lu yıllarda İngiltere'den Amerika'ya göç eden ve Puritan cemaati tarafından dışlandıkları için şehir merkezinden uzakta yaşamak zorunda bırakılan bir ailenin çiftliğinde geçmektedir. Aile, dine sıkı sıkıya bağlı olsa da Tanrı bir türlü onların yüzüne gülmez; ailenin yeni doğanı…devamıCadı filmi 1630'lu yıllarda İngiltere'den Amerika'ya göç eden ve Puritan cemaati tarafından dışlandıkları için şehir merkezinden uzakta yaşamak zorunda bırakılan bir ailenin çiftliğinde geçmektedir. Aile, dine sıkı sıkıya bağlı olsa da Tanrı bir türlü onların yüzüne gülmez; ailenin yeni doğanı bir kurt tarafından kaçırılır, evleri yoksulluk ve açlıkla sınanmaktadır. Ailenin genç kızı Thomasin, Tanrı'dan istediklerini elde edemeyince yüzünü başkasına çevirir: Şeytanın ta kendisine.
Filmin ne anlattığını anlamaya çalışırken filme farklı açılardan bakmak ve yorum katmak gerekiyor. Örneğin, Wikipedia sayfasında bu filmin insan ve doğanın savaşını sembolize ettiğini okudum. Başka kişiler filmin dini ve toplumu eleştiri altına aldığını söylüyorlar. Hepsine katılmakla birlikte, en başından sonuna kadar bu film benim aklıma şu atasözünü getirdi: "Bir adama kırk gün deli dersen, deli olur."
Filmin başından itibaren ailesinin Thomasin'i her şey için suçladığını görüyoruz, tıpkı bir günah keçisi gibi. Kaybolan gümüş kupadan, Caleb'in ormana gitmesine hatta Samuel'in kaçırılmasına kadar her konuda Thomasin ailesinin, özellikle de annesinin şüphelerini üzerine çekiyor ve suçlanan tek kişi oluyor. Thomasin'in cadı olduğu imaları film boyunca sürüyor, görünürde yaptığı kötü bir şey olmasa dahi.
Ailenin başına peş peşe açıklanamayacak kadar kötü olaylar gelmeye başladığı zaman, aile lanetlendiklerini düşünmeye başlıyor. Ya Tanrı onları lanetlemişti, ya da bir cadı onlara büyü yapmıştı. Cadı sıfatıyla suçladıları kişi, öz kızları Thomasin'den başkası olmuyor. Daha önce de birçok kere suçsuz yere iftira attıkları kızlarını bu sefer de cadı olmakla suçluyorlar. Oysa daha önce de olduğu gibi, aile bireyleri yalnızca kendi hatalarını kabullenmeyi reddetmekte ve suçun Thomasin'e atılmasına izin vermektedir. Çünkü gümüş kupayı alan da, Caleb'in ormana gitmesine sebep olan da, Thomasin asıl suçlunun kara keçi olduğunu söylediğinde onu dinlemeyen de evin babası William'dan başkası değildir.
Filmin sonunda bu aileden sağ kalan tek kişi Thomasin oluyor. Thomasin, kara keçi Black Philip, yani Şeytan ile bir anlaşma yapıyor. Şeytan, ona refah dolu bir hayat vaad ediyor. Thomasin, Şeytan'ın peşinden ormanın derinliklerine dalıyor.
Thomasin cadı olmadığı halde sürekli ona karşı yapılan suçlamalar, filmin sonunda Thomasin'in gerçekten cadı olmasına neden oluyor. Belki de Thomasin'in kendisi de bir zaman sonra kendi doğruluğundan şüphe etmiş ve gerçekten bir cadı olduğu fikrine kapılmıştır. İnsan zihni çabuk inanır, özellikle de sık tekrar edilen yalanlara. Neticede, bir adama kırk gün deli dersen deli olur.
Bilmiyorum senaristler filmi yazarken böyle bir mesaj vermek var mıydı akıllarında ama filmin her bir dakikasını izlerken aklımı bu düşünce meşgul etti. Ben filmi çok beğendim, aradığım çoğu şeyi buldum: film tam olarak Orta Çağ'da geçmiyor olsa da Orta Çağ'ı andıran bir atmosfer, eski İngilizce'nin tınısı, dinine sıkı sıkıya bağlı bir aile, cadılar, Tanrı ve Şeytan. Sadece filmin sonunun daha farklı, daha iyi olabileceğini düşünüyorum. Ayrıca filmin ortalarında kulubesinden çıkan cadı hiç olmasa da olurmuş. Kırmızı pelerini ile sahneye girdiğinde filmin genel atmosferine çok abes kaçan bir havası vardı. Bunun dışında bir benim bir şikayetim yok ama filmdeki cinsel imalardan şikayet eden çok insan olduğunu gördüm, kendimse bunda bir sorun görmemekle birlikte gayet yerinde ve yeterli buldum. Cadılar, Orta Çağ'da zaten cinsellikle özdeşleşirlerdi. 7'den 70'e herkesi baştan çıkarabileceğine inanılan, cinsel arzu ve çekiciliklerinin fazla olmasıyla bilinen kadınlardı. Hatta Şeytan ile yaptıkları "anlaşma", bir deftere adlarını yazmaktan ziyade, Şeytan'a bedenlerini sunmak olurdu. Bu yüzden filmde cinsel imaların bulunmasından daha normal bir şey olamazdı.
Anya Taylor-Joy'un izlediğim ilk filmi oldu ayrıca. Bu filmin öncesinde kendisinin, oyunculuğu ve güzelliği sosyal medyadaki insanlar tarafından abartılan sıradan biri olduğunu düşünüyordum. Şimdiyse kesinlikle diğer filmlerine göz atmak istiyorum.
Eğer siz de benim gibi genel anlamda geçmiş dönemlere, cadılara ve bağnaz Avrupa çiftçilerinin günlük hayatına ilgi duyuyarsanız izlemenizi öneriyorum. Eğer filmi korku filmlerini sevdiğiniz için izlemeyi düşünüyorsanız, bu film beklentilerinizi pek karşılamayacak, şimdiden söylemek gerekir. Filmde ahım şahım bir korku sahnesi yok. Eğer kan midenizi bulandırıyorsa hızlı geçmeniz gereken sahneler var yalnızca. Bunu bilerek filmi izlemelisiniz.
Eğer bu filmi izleyip beğendiyseniz size 2020 yapımı Akelarre filmini ve Robin Morgan tarafından yazılan Yanma Zamanı kitabını öneriyorum. Esenlikle kalın.
Ekleme : Filmin Orta Çağ'da geçmemiş olmasının bir nedeni var. Cadılık ve cadı avları dendiği zaman hemen Orta Çağ'a dair izler taşımasını beklememizin nedeni, çoğumuzun yanlış biliyor olduğu bir gerçekle alakalı. Cadı avları zaten Orta Çağ'da değil, Yeni Çağ'da yapılmaya başlanmış, 1480-1750 yılları arasında. Bu da burada kalsın.